25 Ekim 2016 Salı

Oslo


Daha önce bahsetmiştim, Oslo’ya Liz Koch ve Anna Verwaal’in workshoplarına katılmak için gittim. Liz ile psoas awareness çalışmaları, Anna ile de “Womb to tomb”  adında bir çalışmaya katıldım. Detaylar sonra... Öncesinde dört günüm vardı, onu da Trolltunga’ya giderek değerlendirdim. Burasıyla ilgili ilk kez yazılar okumaya başladığımda gitmekten başka bir şey düşünemiyordum. Aşırı zor ama inanılmaz bir deneyim oldu. Trolltunga yazım şurada ve dahası youtube kanalımda . Kocaman bir videosu var. Tüm macerayı özetler nitelikte:)

Trolltunga’dan sonra soğuk, kar, kış, buz algım tamamen değişti. Normalde kış insanı olan ben, havalar soğumaya başlayınca karlı rüyalar görüp kar yağsın diye can atan ben, çalışmaya başladığım ilk yıl kıştan nefret etmiştim. Çünkü İstanbul’da kar, kış tam bir eziyet. Kuzeyde öyle değil. Hatta burada “There is no such thing as bad wheather, only bad clothing.” Yani kötü hava diye bir şey yok, sadece kötü giyim var. (çeviriyi kest) Sapasağlam kıyafetler, ayakkabıları doldurup gittim. Zaten ilk kez backpack var sırtımda. Yolculuğun bir kısmı hiking bir kısmı yoga ve workshopta geçecek, bu cosyliğe bıraktım kendimi. Oh mis.
Şehre aşık olmam uçakta başlıyor. Daha inerken.
Kaçınılmaz atıştırmalıklar!



Şehirde streetart namına gördüğüm tek şey:)Otobüs garının oralarda, çok alakasız bir yerdeydi bu da. Hatta insanlar etraftaki yazılı, çizili yerleri temizliyor ve boyuyor. Yani belediye görevlisi gibi halleri yoktu. Senin benim gibi insanlar kendi apartmanlarının, evlerinin çevresini temizliyordu. 


Nerede Kalınır?


İlk kez Airbnb’de kaldım şu tatlı evde. Gördüğüm andan itibaren aklımdaydı. Stüdyoya da çok yakın. Şehrin neresinde olursa olsun ulaşım çok rahat zaten.  Bu evden daha uygun fiyatlı opsiyonlar mevcut tabii. Ben hem son hafta yaptım rezervasyonları (bu benim alışkanlık oldu sanırım) hem de workshop zamanı rahat gidip geleyim diye o çevredeki en beğendiğim yeri seçtim. Çok da işime yaradı. Evi kiralayan Raul ve Kız arkadaşı Andrea çok tatlılardı.

Yine de ben bir dahaki gidişimde Grünerlokka bölgesinde kalırım. Hatta yaşamak isterim:) Şehrin en sevdiğim kısmı burası oldu. Birbirinden hoş tasarım mağazaları, dekorasyon dükkanları, kahveciler, cafeler. Boş bir yarım günümde, çalışma saatlerinde yakalayabildim bu canlılığı ve gayet keyifliydi. 


Grünerlokka'da design storelar
Grünerlokka'da sanat galerileri
Burada pek anlaşılmıyor ama 3 boyutlu tablo, biblo karşımı yaratıcı cheezy art. Sonra tekrar uğramak üzere ayrıldım ama vakit olmadı. 

Yeme-İçme
Dışarıda bayağı az yedim diyebilirim tüm yolculuğu düşününce. Marketten alışveriş yapıp kahvaltı ve öğlen yemeklerini evde yedim çoğunlukla. Zaten İstanbul’da özen gösterdiğim glütensiz, şekersiz beslenmeyi sürdürmek başka türlü çok da kolay olmazdı. Kahvaltı ve öğlen yemeklerine pek az vakit olduğu için dışardaki atıştırmalıklar benim için uygun değildi pek. Market alışverişi de daha mı ucuz oldu derseniz sanırım evet ama buraya göre gerçekten çok pahalı:) Buraya dönüp bir ton alışveriş yapıp verdiğin para komik geliyor sonradan. 




En üst kat bizim ev(!) :)
Son akşam enfes sofra ve keyifli sohbet.
(Tam Şukufe Teyze Facebook durum güncellemesi tamlamaları, ama öyle)
Ulaşım için de haftalık Oslo Pass aldım ben. Müze vs değil de sadece toplu taşıma için geçerli olanı. Here adlı app’i uygulamaya başlayınca da işler süper yolunda gitti. Offline çalışan ve rota gösteren. Hangi otobüs, tramvay kaçta gelecek, nereye nasıl gidecek her şey var. Bana harika bir tavsiye oldu buJ (herkes biliyor mu, söylesenize yahu) İlk gün hatta Apple Map’im internetsiz kaybolunca birilerine yol sordum. Kızlar kendi rotalarını değiştirip beni eve giden son otobüse kadar bıraktı.

Norveç’liler ile ilgili sevdiğim bir çok şeyden biri de bu işte. Çok kibarlar ve bence gayet sıcaklar. Zaten yardımcı oluyorlar her şeyde. Herkes İngilizce konuşuyor. Toplu taşıma ya da dışarıda oldukça sessiz konuşuyorlar. Onlar için başkalarını rahatsız etmemek ve onların alanına girmemek çok önemli. Kişisel alana çok saygı duyulan, bayıldığım hal ve tavırlar. İstanbul’a dönerken daha uçakta başüstü dolaplara çantamı yerleştirmeye çalışırken tepemden atlayan Türk’ler bunu sevme nedenini bir kez daha yüzüme çarptı.

Gerçekten çok güvenli yer. Bu duygu gerçekten tasasız dolaşmaya, kendini bırakmaya yardımcı oluyor. Sürekli oyum nerede, çantam güvende mi durumu yok. Zaten kocaman bir mesafen var. İtiş kakış yok. Telaş yok. Sakinlik ve huzur oh. Andrea başka şehirde yaşıyor. Gittiği spor salonunda, Peru’lu sevgilisine göstermek üzere çektiği bir fotoğrafı gösterdi bana da. Kadının teki çantasını girişte bir yerde bırakmış. Ağzı açık, cüzdanı açık. Kimsenin dokunacağı yok zaten. Bunun gibi elli bin tane güven hikayesi. Benim bir ay önce burada Kanyon Mac’te arkadaşımın soyunma kabinlerindeki dolabından parası çalındı. İnsaflı hırsız kimlikleri bırakmıştı saolsun. Yine Andrea bir polis çevirmesinde onları alıp gideceği yere kadar götüren polise o an yaptıkları işin pelüş ayılarından uzatmış, bir art niyetsiz, teşekkür niyetinde. Polis iyi niyeti takdir edip ayıyı almamış. Farklı gözükebilir diye. Şaşırarak abartıyor muyum? Bizde de örnekleri var ama ben mi hiç duymadım. Paylaşırsanız sevinirim cidden:) Bu ülkeye gördüğüm eeennnn yeşil, eennnn güvenli, enn bilmem ne derken durup durup düşünüyorum abartıyor muyum diye? Deneyimlerinizi, tavsiyelerinizi, hepsini duymayı isterim. Benim Kaş’tan sonra ikinci yarim oldu Norveç. Yazlarım orada, kışlar burada geçsin:)
Norveçliler dışarıda olmaya bayılıyor. Doğada. Uzun yürüyüşler, hiking, Hytte(kabin) denen evlerde doğal hayat tadında vakit geçirmeler, cross country (bu en çok yapmak istediğim şeylerden biri şu anda), kayak. Daha okullarda tüm yılın gezileri Ağustos ayında belirlenir ve o tarih geldiğinde yağmur da kar da olsa gidilir hepsine. İptal etmek diye bir şey yok.

Oslo-Odda yolunda Edland adındaki yerdeki Hytte'ler.
Hatta buna hazır olun! Norveçliler kışın bebek arabalarıyla dışarı çıkıp eve döndüklerinde bebek arabada uyuyorsa arabayı kapının önünde bırakırlar. Bebekler hem temiz havada biraz daha kalsın, hem soğuğa alışsın, hem de dışarı pek sessiz oluyor (sakin şehirlerden bahsediyoruz, çok sakin!) rahat uyusun diye açıklıyorlar. Tabii Oslo’da pek görülmüyor sokak ortasında ama apartmanda rastladım ben. Ya da kafeye girip oturdular, çoçuklar dışarda bebek arabasının içinde bırakılıyor. Bunu ilk anlattıklarında inanamadım. Niye ya cezalı mı çocuk diye:P Ama sonra aldığım kitaplarda da okudum aynısını.:) Yine güven ve soğuk algısı!

Bu kitaplar da iki farklı expatın Norveç izlenimlerini müthiş tatlı ve komik bir dille anlattıkları kitaplar. Görünce aşık oldum. Aşırı saçma fiyatından dolayı ilk teredüüt edip birini aldım. Sonra havaalanından dönerken dayanamayıp diğerlerini de aldım. İyi ki almışım! Sokaklar adım başı kitapçı dolu bu arada. 


Try a BLIND DATE with a book!
Bu kitapçıya bayıldım gerçekten. Bu kitaplar kaplanmış ve hepsi 69 NOK. Üzerlerindeki açıklamalara göre rastgele seçiyorsun.Bir de şu Trump'ın Twitter vecizelerini ilgili kitaplara cover gibi iliştirmişler. Bence harika pazarlama! 




Bir de kitapçı çalışanları okudukları kitaplara kendi yorumlarını yazıyorlar. Herkesin bir rafı var. Yine tüm mağazada kitapların üzerlerinde bu yorumlardan bulabiliyorsun. Harika:)




Kitap deyince Kahve!

     -Tim Wendelboe

Stephanie and I
Instagramda biraz anlatmıştım. Tim Weldelboe daha önce öğrenciyken kahvecide çalışmaya başlıyor. Hatta kahve bile sevmiyor. Daha sonraki yıllarda bu işte ustalaştıkça yarışmalara katılıyor. İkincilik derken birinciliği yakaladıktan sonra kendi adıyla kahve dükkanını açıyor. Oslo'da gittiğim en hoş kahveciydi. Bunda Stephanie'nin katkısı büyük. zaten kahve tadım menüsü var burada, tavsiye ediyorum ama. Ben Cabellero aldım ve beğenmezsen başka veririz vs dediler. Sonra bayağı Airpress'in püf noktalarını, kahveleri tadarken nelere dikkat etmek gerektiğini vs bir sürü şey anlattı. Bunun da videosu yakında geliyor. Kanalıma üye olup haberdar olun!:P  Diğer tattığım Gicherori de çok güzeldi. Ben Caballero çekirdekleri almakla yetindim. bir de mentollü ve kahve kokulu sabunlarından:) Kısacası burası kahve içmekten çok daha hoş bir deneyime dönüştü.






Bunlar da hikinge gittiklerinde ateş üzerinde kahve pişirme araçları. Edinmek lazım:) 


Bir diğer kahve gereçleri dükkanı.
(Ekranı kocaman kalplerle doldurmayı bilen??)
     -Mocca


Bir ders öncesi koşturarak gitme fırsatı bulduğum Mocca! Oslo'da şöyle bir şey var. Kahve güzelleştikçe mekan sadeleşiyor. Oturacak yer daha az. Geniş alanlar. Kahve kusursuz. Mesela Espresso House var zincir halinde. Gece en geç saate kadar açık olan kahveci bunlar açık olduğu için gidip iki kere vakit geçirdim kahve eşliğinde. Ama kahvesini içemedim her seferinde! Felaket. Ben bu arada sade kahve içiyorum. Süt ve şekerle kahveyi kirletmek çok acımasızca:) Zaten genelde kahveyi böyle tatlandırmaya çalışanlar iyi kahve ile karşılaşmamışlar gibi geliyor. O acılığı giderme iştahıyla yapılıyor gibi düşünüyorum. Halbuki iyi kahve soğuyunca bile acılaşmayıp, tadını koruyor olması gerekiyor.

Burada artık kahveyi paket alıp yolda biraz soğuyunca içmeye başladım. Ve gerçekten inanılmazdı! Dönüp bundan da almak ile derse yetişmek arasında can çekiştim. Ders kazandı ama yine sonra vakit bulup gidemediğim yer oldu! (Bir dahakine)


Brunost denen Norveç peyniri
Oslo’daki vaktimde gündüzlerim hep eğitimde geçti. Bu yüzden müze vs gezme vaktim olmadı, zaten kapalı yerlerde olasım da yoktu. Ama akşam çıktığımda da dükkanlar ve çoğu mekan da kapanmış oluyordu. Gitmek istediğim 2-3 kahveci daha kaldı mesela! Trolltunga’dan döndüğümde bir tam günüm vardı ama onda da akşam 4’e kadar uyudum yorgunluktan:) Kalkıp kendimi Vigeland Park’a attım sonra. 

Vigeland Park









Normalde ben tavsiye isteyip bu kadar ön planda bir yer tavsiye edilince hmm peki diyorum. Ama gidince anladım nedenini. Park o kadar güzel ve etkileyiciydi ki.Şu fışkiyenin etrafındaki minik heykelleri bile tekrar tekrar gidip inceleyebilirim. Doyamadım. Tam da güneşin batma saatlerinde, güzel havada orada olmak şahaneydi. 

Her yaştan insan spor yapmak için oradaydı zaten. İnsanlar gruplar halinde spor yapıyor, koşuyor, takım antremanları yapılıyor. Bayıldım. Ben Oslo'da yaşasam fitnessa ya da bir yere spora gitmem. Böyle gruplara katılırım. Aşırı keyiflilerdi. Daha sonra bir akşam ben de gittim koşmaya. Bayağı karanlıktı ve bu sefer çok fazla kişi yoktu. Haha ve şarjım bitti koşarken, ne müzik ne harita. Neyse gayet kolay buldum evi de sonra:)
  


Akşam koşusu
Bu da bir başka sabah Opera koşusu

Son olarak da lezzet ve ortamına bayıldığım mekanlar

     -Justisen


Gözü kapalı seçim yapılabilir. Harikaydı.Hatta buranın açık bir avlusu var ve etrafında barlar var. Hafta sonları farklı farklı müzik türünü bulabilirsiniz. Ben başka yemeğe katılınca cumartesi günkü jazz performansı yalan oldu. 




     -Cafe Laundromat


Kocaman porsiyonlar ve lezzetli yemekler!





Canım Deniz Bagan da eğitimin en güzel katkılarından bana.
     -Grill's Ville


Efsane burger


PS: Bu yazının büyük çoğunluğunu Lyon'a gelirken uçakta yazdım. Ve abartıyor muyum dediğim yerlerde haklıyım gerçekten. Keyfim yerinde ama Norveç halini istiyorum çokça. 


 
Take The Fake Cake