22 Ağustos 2017 Salı

Gün2: Çelişkiler

Sabah 6 alarmından bile önce açtım gözlerimi. Yatakta telefondan işaret bekliyorum ama bir yandan da kalkıp yoga yapmak dünyanın en anlamsız şeyi gibi geliyor. Daha geç yapabiliyorsan yapmalısın, ya da kalkıp erkenden dışarı mı çıkacaksın? O zaman erteleyebildiğin kadar en geç saatte uyan yap. Niye bu saatte kalkıyorsun ki? Tam herhalde dalmıştım, Beste iki kere aramış. Onu görmesem tekrar uyuyacağım, kesin. Allahtan sözleştik. Kalktım bir şekilde ve zihnin saçmalığı adlı piyesim bittiğinde akli melaikelerimi selamladım. Geçtim samapada’ya!

İnsan tam bir hikaye uydurucu. Kendisi ile çelişmemek için önce kendini inandıracağı tonla gerçeklik uydurmaya bayılıyor. Bilişsel çelişki diye ilk okuduğumda çok şaşırmıştım zihnin bu çalışma mekanizmasına.

Uzay boşluğunda iki nokta olsun erken uyanmak (A noktası) ve yatıp uyuma isteği(B noktası). O aradaki boşluğu bir güzel dantel gibi işliyor zihin. Kendi işine gelen delilleri alıp koyuyor oraya.

Aynı şunun gibi. Geçen Özgür’ü darladım. Gel, Sinan da dönüş biletini yaksın. Pazar arabayla İstanbul’a döneriz. Çünkü yolda olasım var. Bakacağım dedi. Dün ben daha yogama başlamadan eve köklerimi salmış gibi hissediyordum. Önceki gün manzaralara doyamamış, Kaş’ta olmanın tekrar tadına varmışlığın etkisi. Yeniay gerilimini atlatmış, regl döngüsünden çıkmış ter temiz kafayla yogaya dönmüşüm. Durasım var. Bloga yazıyı atmıştım ki Özgür biletini almış, geliyor. E benim dönesim yoktuAma şimdi gitmek için hayırlar vardır, zaten dövme yaptırmak istiyordum yaptırayım, zaten şunu da yapacaktım, e bunu da diye listeledim. Hayır hiç kötü bir plan değil. Özgür’cüğümün gelişi zaten yeter bana. 

Benim plan yapabilme kabiliyetim iyice yirmi dakikanın altına düştü. İleriye dönük, çok istediğim bir şey bile olsa, o an geldiğinde “canım istemiyorsa”, “o modda” değilsem vay halime. Çok istediğim bir konsere bilet almışım, aylardır bekliyorum diyelim, evden çıkmama bir saat var. Ben o an oturmak istiyorum. Böyle sakin. Yoo kötü değilim, depresyonda da değilim. Modum kötü de değil. Ama o değil. Anlatabiliyor muyum bilmiyorum. Bu başıbozukluk, başı boşluk ne olacak acaba. İleriye dönük plan yapalım dendiğinde de boğazımı sıkıyorlar. Bir arkadaş Şubat’ta şuraya gidelim mi ya dediğinde benim için öyle bilinmez ki. Nasıl he diyeyim ya? Çalışırken de tatil planlamakta çok zorlanırdım. Neyse. Önümde tek planlı şey shadow yoga dersleri, nasıl? Bir MG'nin Yazarlık Atölyesinin ya ilki, ya ikincisi..

Yoga sonrasında ilham ödevlerinden, cümlelerinden bazılarına göz attım. Oturup yazıp çizmeye çalıştım. Etraf şu an yandaki otelin havuzunda bağrışan (saat 7:40 am) çılgın gençlerinin sesleri dışında müthiş sessiz. Hava yumuşacık, deniz çarşaf gibi. Rüzgarsız ama ne soğuk ne sıcak. Mayıs gibi. Işık yumuşacık, henüz tepemize dikilip ekranı göremeyecek kadar gözümü kör etmiyor.

Farketmez cevabı

Ne demek farketmez! Birkaç arkadaşımla bu dehlize düşüyorum. Arkadaşlar nolur farketsin. Benim için farkediyor çünkü. Orta yolu bulmaya, ortak şeyler yapmaya kolay adapte oluyorum. Sevdiğim ve sevmediğim şeyler de çok bellidir başta, yeni şeylere merak duyup, tavsiye dinlemeye açık kapılarım olsa da. Ama farketmez kadar beni zora sokan bir şey yok.

Çünkü bir, iki, üç ben istediğim ya da istemediğim şeyi söylemeye devam edip, yanımda hiç bir şey söylemeyince, bu sefer ay mutsuz mu, ay hep benim dediğim mi oldu, bak o da şunu mu istedi de dflfkekjfekj. Kaçının lütfen. Farketmiyorsa kendinize en yakın gördüğünüz şıkkı işaretleyin. Böylece gerçekten farketmeyen anlara güvenebilelim biz de.

Başkasını mutlu etmek için girilen konforsuz anlar, alanlar. Ya da mutsuz etmemek için katlanılan içerdeki zulüm.

Zor muyum ben acaba? Yoksa ben de farketmezci miyim? Yukarıdaki iki konu nasıl bir araya geldi. Birbiriyle çelişti mi. Belki de karşımdakinin kendi duygularının sorumluluğunu aldığına daha bir güvenmem ve kontrol etmekten, müdahale etmekten vazgeçmem mi gerekiyor.

Zeynep’in yazdığı gibi ben de yazarken, cümleyi bitirdiğinde farketmiş oluyorum bazı şeyleri. O yüzden buraya yazma motivasyonunu buluyorum kendimde biraz da. Çünkü bir word’de yazdığım şeyler var, onları buraya atmak, resmiyet kazandırıyor gibi. Aklından geçen binlerce şeyin harflerde bir nüshasını bulup, o günkü silüetinde indirgenmesi başka bir şey. Çoğu zaman fotoğraf seçip attktan sonra daha netleşiyor dediklerim, kendi kafamda en azından.

Gün1: Canlanan Keşfetme Heyecanı

Çukurbağ Yarımadası
Photo: Sinan Ataş
Yogama döndüm. Sabah erken kalkmaya niyetlenmiştim. 6:30da alarmla kalktığımda Beste bülbülü sabah 6'da kalkmıştı, mesajını gördüm. Uykuya yenik düşüp, 8de kalkıp zar zor attım kendimi samapada’ya.

Bütün istemeyerek yataktan kalkmama rağmen, yerime geçtiğimde oradaydım gerçekten. Nasıl kalkamadığımı da anlamıyorum o zamanlarda. Udiyanasız, mayurasız, ati kranta ve twistsiz sakince yaptım tüm balakramayı.

Sonra dün tamamlamıştım öykümü. Kalkıp üzerinden geçtim. Sonundan memnun değilim ama şimdilik nihayete erdi bu öykü de. Önceki öyküm de aldığı yorum ve eleştirilerle yeniden yazılıp, başlık almayı bekliyor benden. Olsun. Dursun. Öncekine gelen yorumlar şimdikileri de etkiliyor. Kümülatif gidiyor bu süreç.

Dün akşam eve dönerken hadi yürüyüşe çıkalım dedim. Eve girdiğimde hevesim kaçar gibi olsa da, Kaş’a geldiğimden beri yapmayı istediğim, “aman başka zaman, daha dur neler yaparız” dediğimden, sıcak havadan hiç cesaret edip yapmadığım şeylerden biri bu. Yarımada koşmak, yürümek.

Güneş ışınları eğik gelmeye başlamış, en güzel renginde. Mis gibi, Coldplay şarkıları tadında bir gün.
Başladık yarımadanın Meis’e bakan ucuna doğru yürümeye. Sonra hadi buradan aşağı inelim diyip şahane bir gün batımı noktası bulmuş olduk. Hava da püfür püfür esiyor. Manzaranın güzelliğini tarif etmek zor. Fotoğraflar yetersiz.

Daha da güzeli rastgelelikle karşımıza çıkması. Yok aslında oraların güzelliği baki. Arabayla bazen yolu uzatıp, bir de şu taraflardan geçeyim göreyim istiyorum ara ara. Spontanlıktan gelenin güzelliği başka. Dünkü mevzu, canlanan keşfetme heyecanı sanırım.

Bunu yogama da taşımayı diliyorum. Daha çok çökme, daha çok merak, daha düşünmeden, hissederek. Ezbere bağlıyorum çünkü.

Daha yogaya başlamadan, yollara düşme isteğim körelmişti. Onun yerine durayım. Düzenime, rutinime gömüleyim isteğim geri geldi.

Ya da dilemekten, istemekten vazgeçmek?
Yok yok. Denedik gördük. Öylesi rotası olmadan, nereye gittiği belli olmayan haller. En azından rota belli bir yere doğruyken kaybolmak süreçte.

Öyleyse niyetlerim şunlar. Bunları belirleyince daha kolay oluyor işler.
Yeni bir öykü daha, her gün yazmayı sürdürmek.
Bir roman, bir de öykü kitabı bitirmek, iyi mi?
Hissederek, ezbere bağlamadan yoga. Erkene çekemedim bir de. Ben bir Beste’ye yazayımJ
Her gün ar-ge’ye vakit ayırmak. Son günlerde yapamaz oldum. Salladım bu kısmı.
Bir de 31’indeki Burçe’yle randevumuz var.
O arada da yeme, içmeye de dikkat edeyim.


Önceki ay hislere, içsel mevzulara niyetlenmiştim ama zihin işi gibi olmuş. Bence onları değiştiren dönüştüren günlük rutindeki bu diğer işleyişler olabilir. Bakalım.


21 Ağustos 2017 Pazartesi

Mehter Adımı

Kekova
Dün bu ay için yazdığım niyetlere göz attım, önceki yeniay yazımı okudum. Ne diyeyim, mehter adımı..
Her sorumun cevabı korku mu, sevgi mi?; suçlama mı, sevgi mi?; şiddet mi, sevgi mi?
Bir öğrensem. Bir bilebilsem. Hep iki ileri, bir geri bende durumlar.
Olsun. Bisiklette pedallamaya devam.

Bugün yeniay. Yogasız bir gün daha. Ben artık pratiğin ince ayarına döneyim istiyorum.
Bu arada karşısında ölü taklidi yaptığım bir konu tekrar gündemde. Bu Cumartesi motor sınavına giriyorum yine. Geldi çattı.
Yerim dar geliyor, atlayıp arabaya gidesim var yine. Neyse dün arkadaşım geldi, duracağız birlikte. Ya da yollara düşeceğiz birlikte. Motor sınavı kalmaya bahane allahtan.

Yazıyı markete gitmeden yazsaydım coşkudan uçuyor olurduk. Köşeyi dönerken bir gerçekle daha rastlaştık. Kendimle. Şimdi onu sindiriyorum. İyi oldu tabii. Gözümü çevirdiğim kibir konusunun kafası geliyor yavaştan. Kibir kutusuna damlalar birikiyor. Bir sonraki yanılsama/gerçekle karşılaşana kadar.

Mutlu bir yeniay ve yeni bir hafta olsun. Yine de hala, benim içim umutla dolu yahu. Coşkulu bir yandan. Güzel şeyler olacak gibi hissediyorum.

Aklım da öykümde. 

Ama bugünün şarkısı çok belli:

19 Ağustos 2017 Cumartesi

Gün 27: Oh be

Blue Cave-Meis Island
Ben kendimi yeni şeylere zor adapte edebiliyorum. Bakma sen böyle değişim, gelişim mavraları atıyorum ama o kadar kolay değil o işter. Bana göre yeniliğe, değişen şartlara uyum kolay olmalı. Evrim sürecinden en micro düzeye in. Tam orası işte. Bir tatile gittin, şartlar böyle mi. Boşver adapte ol, maksimum mutluluk senin olsun!

Gel gör ki, bir bana göre olanlar var, bir de benim olmalı dediklerim, kalbimin aktıkları. Hep yapmam gerekenler var;  bir de canımın çektikleri, kanımın fingirdedikleri..

Dün kitap okuyamadım, dikkatim dağınık diye yazdım. Nedenini gece yanıma aldığım kitaplardan birini çekip okumaya koyulduğumda söyleyebildim kendime. Çünkü Lüsyen’in yarısına geldim ve devam etmekte zorlanıyorum. Benim maymun iştahım yeni aldığım kitaplara atlamak istiyor. Ayrıca dün Murat Gülsoy’un Büyübozumu’ndan okumak istediğim (okumam gerektiğini düşündüğüm!) yerler vardı.  Öyle olunca önce kafamda okuma sırasına giriyor bunlar. Keşke aynı anda beş tane kitabı okuyor olabilsem. Böyle damardan verseler serum gibi. Çünkü benim okumam gerektiğini düşündelkfnawlnglrng. Yoruldum.

Açtım Ozan Önen’in Babam Beni Şahdamarımdan Öptü’sünü. Bir bölüm okuyup, okumam gerekene geçeceğim diye düşünürken daha ilk bölümde aldı beni! Oturduğumda  00:00 gibiydi. 3ü geçmişti ben uyurken. Okuyorum. Duruyorum. Duruyorum bildiğin. Sindiriyorum. Çok sevdiğim romanlarda da böyle olur. Hem çabucak okuyup yutmak istiyorum hepsini, hem bitmesin. 4-5 bölüm okudum toplamda, üç saatte. 

Dün blogu yazarken aslında silmeye meylettiğim yerler vardı. Kesip, sonra amaan diye ekledim tekrar. Daha ilk bölümü okumuştum ki “oh be” dedim. Doğru yerdeyim. Napıyorsam iyi yapıyorum. Nereye gidecekse bu yol da iyi gidiyor. Hayır diyordum bunu zaten kendime. Ama bu madalyonun iki yüzü var. Birine ben diyordum ama diğerine de birinin demesi lazım. Ozan demiş işte. İki taraf perçinlendi birbirine oh.

Baya bizim sanghadan gibi. Okusanıza? .(Balkonda yazarken aşağılardan deniz kenarından Barış Manço’nun Alla Beni Pulla Beni’si duyuluyor. Ne güzel. )

Sonra sabah yine kuzenlerle dalışa gittim. Reglimin dördüncü gününde hala kırmızı çadırdayım ve yoga çalışmasız başladım güne. Dalıp, yüzmüyorum da. Sabah kurmacastana’mızı okudum teknede, yazayım dediysem de başaramadım.

Sonra eve geldiğimde artık yine o tek başıma kalmam gereken, can depolamam gereken vakit geldi çattı. Geriliyorum ve yedek canlardan yemeye başlıyorum uzun süre, günlerce sosyalliğe maruz kaldığımda. Bir haftadır da kuzenler olduğu için biraz sorumluluk hissediyorum. Tamamen “hath çocuklar siz halledin ben kapandım içime” diyemiyorum.

Neyse yolladım onları öğleden sonra dalışa, ben evde oturdum kaldığım yerden yoga okumaya. Hocamın “Yoga ve Ben” yazı dizisindeki anlattığı eski Defne Suman’da hep kendimi gördüm. “Kibirli insan kendinin bir şekilde ötekinden daha özel olduğuna inanır.” diyor yine hocam.

Benim pek çok halim, inancım cidden böyle mesela. Sinsi bir mikrobum ben. Bunu da güzel paketleyip, yogik bir şekilde sattığıma inanıyorum. Ama başkalarının inanmadığının da farkındayım. Kibirli olduğumu söyleyip duran annemin de mesela ilk kez haklı olduğunu kışın yaşadığım bir yenilgi sonucunda farketmiştim. Kibirli de olmamam gerekiyor ama daha yolun başı, bakalım.

Ben mesela kibir, alçak gönüllülük, kendini bilme arasına pek hakim olmadığımı düşünüyorum şu an. Ben kibir bombasıydım ve hala öyleyim bence.

(Aşağısı saçma bir “allaaaahım bitmesiiin bitmesin bu rüyaaa”ya bağladı. Bozdu. Hayır yarımadanın burasında şarkı duyduğumuz görülmemiş şey. Sevindim az önceki allanıp pullanmaya da bu ne? Yok efendim yok adapte olamayacağım. İdare edemem.)

Başka neyde böyle yapıyorum acaba? Aklıma gelen cevapları gün batımında kırmızı şarapla yutuyorum. Alkolde çözülsün. Havaya da iki güzel kelime savuruyorum.


Oh be.


PS: Şimdi comfortably numb çalıyor. Dj benim uzun yol araba yolculuklarımdaki kafaya girmiş. J

18 Ağustos 2017 Cuma

Gün 26: Evrenle Uyumlu

Bu sabah 6:30da uyandım kendiliğimden. Baktım erken uyanma takımı diye kurduğumuz bülbüller whatsapp’ta şakımaya başlamış. Attım ben de kendimi balkona. Oturdum laptopun başına. Yine canım öyküye eklemeler yapmak istiyor, yoga okumak yerine. Aslında aklımda sürekli o var bugünlerde. Hatta yaratıcı yazarlık atölyelerine devam etmek. Daha önce yazdıklarımın sonunu getiremiyor, paylaşamıyordum. Üç aydır neler neler paylaştım, paylaştık. Yazıp yazıp kendime saklıyordum. Şimdi arada of fazla mı açtım yahu desem de geçip gidiyor.

Yoganın hayatımı disipline etmesinin ekmeğini yiyorum. Paylaşabiliyorum ya da o pratiği yapma güdüsü uyandı, bir nehir gibi akmak istiyor bir şekilde. Neyin çıktığının bir önemi yok. Sanghanın oluşturduğu güven ve destek ortamının da payı büyük tabii. Paylaşımlarımın devamını getiremezdim yoksa.

Sonra mesela dünkü yazımdaki mevzulara kendimden bolca örnek verebilirim ama Ayça’nın öyküsünden bir karakteri örnek göstermek gelip durdu dilimin ucuna. Biraz şizofrenik bir durum kurgu yazmaya çalışmak. Karakterler ile ropörtaj yapmakJ Onların gelip hayatımıza yerleşivermesi. Okuduğum kişilerden bu karakter benim hayatımın bir parçası işte.

Sabah sonra baktım vakit gelmiş, kuzenleri dalışa yetiştirdim. Kırmızı çadırda üçüncü gün. Günün yogasızlığından mı, kırmızı çadırdan mı. Street fighter Blanka halliceyim. On beş yaşındaki kuzen beye, Ayça’nın “çocuklara dalacam” demesi gibi tersleniyorum. “Yavrum valla durum böyle, kusuruma bakma, özür dilerim tersleyip durduğum için” dedim. Sorun yokmuş.
Geçen gün bir mevzuya "Buna uygun karikatürün yok mu?" diyen Ayça'ya gelsin bu karikatür de. Haha. Ne çok Ayça dedim:)

Teknede de ağrı, mide bulantısıyla uğraştım. Bazen birinin “git eve dinlen” demesi lazım. Böyle deli dana gibi çırpınırken dışardan bir sesin, birinin senle ilgilenmesi kadar güzel bir şey yok. Bırak aklın iplerini, itaat et, mis.

Bazen de neyi nasıl söyleyeceğimi bilemem. Basit bir şeye çözüm gelmez aklıma. Sheldon Cooper gibi robotlaşırım. Birinin fıt diye söylediği şey kapılara anahtar olur. Yardım istemeyi, kendim için bir şey istemeyi zaten bilemem diyeceğim ama müthiş bir destek, dayanışma grubu bu sangha işte. Öğretiyor bana bir sürü şeyi.

Nasıl hissediyorum biliyor musun sangha? Evrenle uyumlu. Ne söyletiyor bunu bilmiyorum. Ne demek olduğunu da. (Başlığı en son ekledim:) )

Eve döndüğümde okumakta çok zorlandım. Dikkatim çok dağınıktı. Bu ara unutkanım bir de. Bikinileri suya koyup musluğu açtım geçen gün. O arada başka bir şeylere dalıp bir gelip bakıyorum ki, sular taşmış, küvet dolmuş, küvet de taşmak üzere. B12, sen misin canım? Ya da ocakta bir şey unuttum unutacağım, son dakika yetişmeleri.

Günün sonunda iyiyim. Sanki büyük kötü şeyler yaşamışım gibi yazıp duruyorum ama alles klar! Her şey yolunda. Bir de hayatımın bir döneminin parçası olmuş Bon Jovi’nin Jon’u gelsin size. Çok uzun zamandır duymadığın şarkıyı dinlemek kadar keyifli bir şey var mı?

Size Kaş’ın pofidik parçalı bulutlarına bakarak, gün batırırken yazdım. 


17 Ağustos 2017 Perşembe

Gün25: Yoga, Hastalık Korelasyonu

Kaş Liman
Canım sangha, burada ya da dışında iyi ki varsın. 

Bak bu fotoğrafı bugün çektim, gün batımında. Ben hala her gün batımında Kaş'a aşık oluyorum. Şansıma şükrediyorum.

Bugün erken denmeyecek bir saatte, 10’a doğru kalktım. Gece hiç uyuyamadım. Önce sıcak, sonra açılan uyku. Hadi izlenilen Game Of Thrones’un son bölüm heyecanı vs derken. Sabah 6yı gördüm uyurken. Sonra kalkıp kahve eşliğinde laptop önüne oturduğumda bugün yoga okumak yerine(kırmızı çadırda gün iki) öyküye ekleme yapmak geldi içimden. Oturduğumda iyice cheezy bir aşk hikayesi, bu ne ya dedim, yazasım yoktu. Sonra gati yine işe yaradı, bir şeyler yazdım. Gün içinde yine bir bölüm ekledim. Günlük hayattan kopasım var. 

Şunu söyleyeyim. Ne yapmak istiyorum değil de, neden yapmak istiyorum, onu çok iyi anladığım dönemler. Evde geçirebildiğim şöyle vakitler o kadar kıymetli ki! Daha yapmak istediğim bir sürü şeye hizmet etmeli ve alan tanımalı benim işim, uğraşım, “ekmek param”.

Bu aralar annemin bitmek bitmeyen ağrıları beni yine aralıksız hastalık, yoga ekseninde düşüncelere sevkediyor. Bunların korelasyonu eksi bir olmalı. Zıt yönlü! Yazmak istediğim konulardan biri bu uzun zamandır. Şimdi büyük laflar edip, ahmaklık yapmak istemiyorum. Size sanrılarımı anlatayım azıcık. Baya korkuyorum hatta büyük konuşmaktan. 

Şimdi bizler yoga yaparak daha bir iç görü sahibi olmaya başladık. Vücudumuza karşı daha hassas, kendimizi, bedenimizi, nefesimizi daha bir net hissetmeye, daha farkında olmaya başladık. Ya da başlıyoruz. Önceden bana söylesen anlamama imkan yoktu, o dönem içinde bulunduğum ruh halinden dolayı griple, ateşle yattığımı.

Ben çalışırken sürekli hastaydım. Ama sürekli. Tatil yaparken bile yanımda soğuk algınlığı için vitamin,nurofen, sandozlar; bağırsak bozma ihtimalime karşı reflor; midem için nexium vs vs ilaçlar taşırdım. Ofiste çekmecemde de hazır bulunurdu. O zaman söylesen, bu gripler, yükselmeyen enerji, cansızlık hali, sırt ağrıları.. anlamazdım işte duygusal karşıkları olduğunu.

Zaten eğitmenlik eğitimi alırken ve sonrasında da uzun süre omuz, boyun ve üst sırt bölgemdeki ağrılarla cebelleştim. Daha önceden orada olmasına alıştığım ağrılar çözülüyor, ben de yüklerimden azade oluyordum. Taşıdığım ve altında ezildiğim iş, arkadaşlar, ailedeki gereksiz sorumluluklar vs vs.
Dönüşüm birbirini tetikledikçe, bedenimde derinlere girdikçe hayatın yükleri, o yüklerle uzlaşma sağlandıkça beden değişti, gelişti. (Tabi her vakit geçtikçe eh daha çok yol var diyorum, orası baki)

Eh peki madem hal böyle, e biz yoga yapanlar hep sağlıklı mı olacağız? D. Hoca buradayken de gündemimdeki bir soruydu bu ve ona da sordum.

Tekrar haddimi aşmaktan, cehaletimden imtina ederek, kimseyi kırıp, incitmeden yinelemek isterim.
Mesela çok “iyi yoga yapan” biri öyleyse hiç kanser olmazmış gibi geliyor. Saçma bir önerme ama..
D. Hoca’ya mesela sizin hasta olduğunuzu duysam hayal kırıklığı yaşarım diye özetlemiştim tüm bu anlattıklarımı en sonunda. 

Çünkü yaşadığım şeyler, etrafımdaki insanlarda gözlemlediklerim bana insanların hastalıklarını, bazen kazaları, hatta ölümlerini bile seçtiklerini düşündürmek için güçlü kanıtlar sundu. Ya da bunları benim algılayış, kabulleniş biçimim bu yönde.

Ama bu bahsi geçen kişiler bizim meraklı, gerçekle yüzleşmeye hevesli bakışlardan uzak, uykuda hayat süren kimseler. O hastalık neye yarıyor mesela? Kimi, ne şekilde etrafında tutabiliyor? Ona ne sağlıyor? Ya da onu nelerden azade hale getiriyor? Neler hoş görülüyor bu sayede. Vsvs 

Eh böyle olunca da hocalar sanki hastalanmaz, çünkü onlar böyle yüzleşmelerden kaçmayacak, görmek isteyecek, ya da kendi bedenine duyarlılığı olan kişilerdir gibi geliyor. 

D. Hocamız da hak verdi dediklerime ama tüm şefkatiyle bana bir sürü örnekten bahsetti. Çok sevdiği bir arkadaşını, hayata bağlılığına rağmen, çok bilge biri olmasına rağmen, yüksek bir merdivenden düşüp, yanındayken bir kaza sonucu kaybettiğini söyledi. Bu şekilde, benim dediğim gibi olmayabilir yani mevzular. Ya da kanser gibi bir hastalığa yakalanmak bile mümkün.

Bu sorgular benim hem kaybetme korkumdan, hem de ölüm korkumdan kaynaklanıyor bir yandan. Hatta hastalanan anneme sinirleniyorum bile. Önemli bir şeyi yok çok şükür, şimdilik. Ama onun hastalığından beslenmesini istemiyorum işte. Defne Hocanın yazılarından bana işlemiş bir bilgi. O öfkenin bir arka perdesinde ne var? Korku mu? 

Konu üzerinde diyeceğim birkaç şey daha vardı, ama konu zaten nasıl buraya geldi anlamadım bile. Her seferinde düşünüyorum böyle bağlantı gördüğüm birine nasıl bahsetsem diye. Annem olunca da iş daha değişik tabi. Dün okuduğum shadow yoga notlarında da bilgiyi basitinden başlayarak verin diyordu. Daha önce ders verirken gördüğümde de böyleydi. Hassas konular. Ben düşüneyim. Ama siz de yorumlarınızı, sorularınızı eksik etmeyin. Kafam daha bir toparlanır. 

Bu arada bugün yoga okumadım ama yapılacaklar listemde fena gitmiyorum. Thanks to yoga and beloved sangha! 

26. günde görüşürüz. Ayı karatıp, güneşin tutulmasına az kaldı. 

16 Ağustos 2017 Çarşamba

Gün24: Önemlililililili Yar

Photo: Adrian C Murray
Instagram: @adraiancmurray
Kırmızı çadırdan merhaba!

Size bunu yazarken benim eşek arım geldi. Kaş’ta değişik tipte bir arım var. Evcil hayvanım bir arı evet. Geliyor. Eve girip, turlayıp gidiyor sonra. Ben de çırpınmıyorum. Doğayla uyumlu yaşayacağım ben!

Bazen acaba minik bir drone mu bu? Biri beni izlemeye evime her gün gönderiyor mu diyorum. Manyaklığa bak.

Bugün JP Sear’ın How to MakeEverything About You videosunu izledim. Bu sarkazma bayılıyorum ben. “Nasıl her şeyi bizle ilgili hale getiririz?” Her şeyin benim hatam olmasını sağlarım, kötü şeylerin bile. Çünkü eğer benim hatam ise, benle ilgilidir. Benimle ilgiliyse de önemli hissederim. Tüm ilgiyi kendime geri çevirip, kendimi kurban gibi göstermeyi severim. Kelimenin tam anlamıyla kendimi suçlu konumuna düşüremeyeceğim pek şey yoktur.

Bak dur dur yazdıkça neler geliyor aklıma.
Şimdi yanlış bir şey mi yaptım, yanlış bir şey mi söyledim durumlarım vardır. Bende bunlar içimden geldiği gibi davrandığım zamanlarda çok olur. Eğer içimden geldiğince davranıp, pek de kendimden emin olamazsam, üzerime yakışmadı gibi bir arafta kalırsa, başlar bu plak. Bazen bir yerde kalkıp yürüyemeyeceğimi hissettiğim zamanlar olur. Ta ki ben gerçekten ben gibi hissedene kadar.

Niye her şey seninle alakalı olsun ki Burçe’cim? Kendini böylesine önemli hissetme ihtiyacı nereden geliyor? Niye doymamış orası? Ya da kim öğretti sana önemli hissedilmesi gerekliliğini?

Mesela şöyle bir çocukluk anım var. Hatırlamıyorum tabii ama duyarak büyüdüm.

Şimdi kurmaca okurları/yazarları rica edicem gülmek yok bak!

Ben daha küçükmüşüm, böyle konuşmayı bilmiyor henüz ama yürüyorum sağda solda. (Ne acayipmiş o da?) Annemin bir arkadaşı bizde, salonda oturuyorlar. Bana sorular soruyor. (Balerin diyelim.) “Aman da balerin mi olcan sen büyüyünce” gibi bir şey soruyor. Hoş beş ediliyor bilmem ne. Ben sonra gitmişim. İçerideki dergilerden birini tutup getirmişim. “Türkiye’nin İş Kadınları” gibi bir şey. Ih demişim. Ben iş kadını olcam. Ahahaha. Öyle sıradan bir şey olamam di mi. Kocaman bir şey olcam. Annem anlatsın bunu size. Annem daha heyecanlı ve abartarak anlatıyor. Canım yaJ

Şimdi böyle bir hikayesi olan Burçe başka bir şey olabilir mi. Olur inşallah. Bugün instagramda takı sayfalarında kaybolmuşken yine içimden geçirdim. Yah keşke tasarım okusaydım diye. Yaş 27. Okullar okunup bitirilmiş, çalışılıp bırakılmış. Sar başa. Ne olsam, ne yapsamJ

Bir yandan müthiş özgürlük. Havadaki ihtimallerin kokusunu çok seviyorum. Bir yandan komik de. Proje makinası gibiyim. Rock FM’de Rabarba programı ile tanıdığımız canım Mesut Süre’nin bir jingle’ı vardı. Boza Shot! Sonunda da off 6bin lira lazım fln diyordu. Buldum twitlerini de ahaha.

Durun arkadaşlar nereye gidiyorsunuz?

Serbest çağrışım ile yaptığım konuşmada çıkanlara gülüyorum. Napayım gülmeyip? Kendimi mi keseyim? Alındığım şeylere bakıyorum, dönüp çuvaldızımı kendime saplıyorum. Yoluma devam ediyorum. Glutensiz ve şekersiz hem de. Zordu önceki haftalarda. Bütün gün bir şey yiyesim var. En kötü sakız ciğnemeliyim. Bitmeyen bir oral tatmin arzusu. Gören 20 yıl sigara içip yeni bıraktım sanır.

Sonra bugün regl’den ötürü yoga yapamıyorsam, yoga okuyayım dedim. Hoca’nın Şirince’de bize attığı, derlenmiş shadow yoga notlarında kaldığım yerden devam ettim. Bazılarını okudum ama tekrar okuyorum. Kaçıncı kez bilmiyorum ama orada hep parlayan paragraflar oluyor benim için. Öğrenip, öğrendiğimi sandığım, öğrenip unuttuğum, artık uygulamadığımı farkettiğim bir sürü noktayı görmek çok iyi oluyor.

Ama bu henüz napacağını bilmeyen, ama şu aralar yaptığını seven ben sizle hocamın alıntıladığı bir alıntıyı paylaşayım. (Kızım bize ne senden yazısında bulabilirsiniz.)

Ruhumuzun ele avuca sığmayan akışını gözlemek, onun karanlık derinliklerine kadar inmek, türlü hallerindeki bunca incelikleri ayırdedip yazmak, zannedildiğinden çok daha zahmetli bir iştir. Sonra bir taraftan bu işin o kadar başka, o kadar garip bir zevki de vardır ki insanı dünya işlerinden, hem de en değerli dünya işlerinden çekip alıyor.(Montaigne)

Bir de yazmaya niyetli biz kurmacastana’cılar için ve daha neyle uğraşıyorssak, ona ilham olması için şu linki de paylaşayım:


 
Take The Fake Cake