7 Ekim 2017 Cumartesi

Korku vs Fobi

Blue Cave- Meis Island
Şimdi psikoloji ile ilgili bir eğitimim yok ama yıllardır bu konuda çokça okuyan, yoga, psikodrama, psikoterapi süreçlerinden geçip kafa yoran ve kendiyle çalışan biri olarak biraz deneyimlerimden bahsedebilirim.

Korku ve fobi konusunu açalım artık. Fobi, korku değildir arkadaşlar. Kitabi anlamda şöyle temel farkları görüyorum. Korku, her insanda bulunan ve yeri geldiğinde faydalı da diyebileceğimiz bir içgüdüsel tepki. Çünkü hayatta kalma olasılıklarını arttıran bir etken. Fobi ise, bir durum karşısında istemsizce içine düşülen endişe, ekstrem kaygı hali. İnsanlar bunun etkilerini bedenlerinde hisseder. Sırtından, vücudundan geçen elektriklenmeler, tansiyon düşmesi, baş dönmesi, neler neler. Evet hayat kalitesini de düşürür.

Neler var mesela? Kedi, köpek fobisi, yükseklik fobisi, örümcek fobisi, böcek fobisi, kapalı alan, kalabalık alan fobisi, uçak fobisi vs vs.

Genelde çocuk yaşta aile içi endişelerden dolayı edinilir. Ve insanın fantastik zihninin arka odalarında bir şeyleri sembolize ediyor olur. Tabi ki kişinin hikayesine göre değişecektir ama mesela yükseklik fobisi mesafeli anne, baba ile büyümüş birinin hikayesi olabiliyor. Böcek fobisi temizlik kaygısı, elalem ne der gibi konulara uzanabilir.

İnsanlar çok uzun süre hatırlamıyor bile gerçekten ilk ne yaşamıştım da bu şiddetli(!) korku bende oluşmuştu diye.

Mesela birkaç sene önce köpekleri aşırı severim ama eski sevgilimin köpeği kuduruk bir anında ısırdı beni. Nedeni, ağzında kedilerin mama kabıyla dolaşırken yanına yaklaşmamdı. Hayvan “yemeğini” alıcam sanıp en temel içgüdüsüyle elimi ısırdı, diğer hamlesinden kaçabildim. Tanıyor olmasına rağmen. Ondan sonraki birkaç ay, köpeklere yaklaşmadım bile ve bu insanların nasıl olur da korkuyor olabileceğini yüreğimde hissettim.

Şimdi sen kalkıp böcek,kedi, yılan, örümcek fobisi yüzünden zor anlar yaşayan birine şu aşağıdakileri diyorsan, çok afedersin götlük yapıyorsun. Siktir git allahsen!

“Aaa ben uçaktan korkuyordum. En sonunda baktım olmayacak, bindim. Yendim ben fobimi”
“Ama korkunun üstüne gitmek istersin belki, ha?”
...... (Örnekler aklımdaydı unuttum. Geldikçe ekleyeceğim buraya)
“Ay öyle kaçarak olmaz. İçinde kalman lazım.”

Bir de bu var. Yoganın aşırı popüler olduğu günümüzde bir “içinde kalma” durumu. Zor bir pozdasın, oralarına buralarına nefes göndeeerrrr ve kaaaalll. Bu bize hayattaki zorluklara karşı nasıl davrandığımızı gösterir aslında. Acaba onlara karşı tavrımız da böyle mi? Acaba değiştirebilir miyim, daha rahat bir alan bulabilir miyiiiim? Ohm.

Ama aynı yoga sana diyor ki, kendi sınırını bil. Bil ki eklemlerini, bi yerlerini sakatlama. Bence en önemlisi de duygusal, sezgisel (hatta zihinsel) dünyanı sakatlama! O pozda dayanabileceğinden hadi bir nefes daha fazla dur ve çık.

Kendini sakatlarsan kimi hoca der ki “A ama ben bunları vurguladım, sen niye zorladın ki kendini?” Bak şaşmaz. Ben bu noktada sorumluluk alan hoca görmedim aslına bakarsan.

Şimdi o fobi dediğin hadi uçaktan atlayalım da yükseklik fobin geçsin, bak yılanı bir kere dola boynuna geçer. Yok, o öyle herkese uyacak bir reçete değil senin siktiriboktan, kulaktan duyma, aptal belgesel programlarından öğrendiğin bilgi. İlaçlar nasıl ki kişiye özel, bu mevzu ile baş etme yöntemleri de öyle.

Ne içinde kalması allahsen. Benim derdim hep kalmaktı zaten. Şimdi bana gitmenin iyi geleceğini de en iyi ben biliyorum. (Çok şükür)

Mesela geçenlerde Leros’ta yaşadığım bir şeyden ötürü fobimi bavuluma tıkıp geri döndüm. Leros feribotunda internet+telefon kapalıyken telefonda biriken mesajları açıp okuduğumda insanların ikiye ayrıldığını gördüm: 1) Aman düzenimiz bozulmasın, huzurumuz kaçmasın, gerginlik çıkmasın, paradan haber ver!’ciler 2) Burçe iyi misin? Ne kadar korkunç bir şey yaşamış olmalısın, kafayı yerdim ben olsam. Sıçarlar parasına vs. Sen iyi misinciler?

Noldu yoga? Mistiklik, spiritüel mevzular nereye gitti? Sahi hatha yoga ne diyor bu konulara?

Fobi korku değildir. Fobisi olan insanlara gidip ay ben uçaktan korkuyordum, geçti. Yendim. Aman korkunun üstüne git. Korkunun içinde kal. Yüzleş. Demeyin bence.

Aşırı gülünç durum. Dramatik hatta. Trajikomik.

Bravo ya, korkuların içinde kalabiliyorsun ama gerginlikten ölüm gibi korkuyorsun, nasıl yapalım? Birinin hakkını araması gibi normal bir süreç senin para çarkına çomak sokar mıyı geçtim, diğer gerçekleri de gülünç manüplasyonlarla savunuyorsun?

Siz siz olun korkularınızı, sınırlarınızı kimseye teslim etmeyin. Size başka yol yokmuş gibi tepenize çullanan, size suçlu hissettirmeye çalışan, gerzek sorumluluklar yükleyen kişi kim olursa olsun öeğh sikerler diyebilin.


PS: Fobisi olan arkadaşlarınıza siktirik fotolar yollamayın. Sağduyulu olun. Kendi aklınızı kendinize saklayın. Benle kakışmayın. Olaysız dağılın şimdi.


24 Eylül 2017 Pazar

On the road

Kaş
-Yaşıyömüsün sen yeaaaa?
-Yaşıyorum. Senin gibi yaşamıyorum ama.

Ergen çemkirmesi gibi giriştim yazıya ama senin gibi yaşamamakla demek istediğim şu: yaşıyorum ama senin günlük rutinini paylaşmıyorum. Ya da bir şeylerle senin ve çoğunluğun baş ettiği yöntemler yerine kendi yöntemlerimle başediyorum. Etmeye çalışıyorum en azından.

Çok acayip, üniversiteden bir arkadaşım, liseden, oradan buradan, ne kadar geriye gidersem gideyim hepsi bana dönüp Burçe’nin bu yanını hatırlatır. Bana bir gün bunu demiştin, hep sorguluyorsun. okurken de çalışırken de hep “yapıyoruz ama niye” vs vs. Demek ki kendi yolumu aramakta ve yaratmakta, sorgulamakta iyiyim. Eskiden beri tanıyan insanlardan sıkça bunu duyuyorum. 

Yine de yöntemlerimle başetmeye “çalışıyorum” diyorum çünkü hala yeterli gelmiyor. Hala kendimi dışarıdan, bir başkasından, birilerinden ayırmaya çalışıyorum. Hala kendi seçimim mi, kendi inanışım mı, kendi sınırım mı yoksa aileden gelen inanış mı, ha bu yörenin suyu mu, genel geçer bu mu, “olması gereken”, usul bu mu, bu benim seçim mi diye dönüp dönüp bakmam gerekiyor. 

Bu aralar birileri çıkıyor karşıma. Hiç hesapta yokken. Evden ne diye çıkıyorum, kendimi nerede buluyorum, kimlerle tanışıyorum. Hikayeler geliyor önüme. Zaten uzun zamandır insanların hikayelerini dinlemek çok ama çok hoşuma gidiyor. Birkaç gündür bana ilham veren bir sürü hikayeyle tanıştım.

İstanbul’dan son parasını bile harcayarak Kaş’a gelmiş. “Nasıl olsa iş bulurum, olmadı iki gün sokakta yatarım ya” diye çıkagelen Kaan, Kaş’a geldiği gün iş buluyor. Sonra Akyaka’da tanıştığım gezerken takı yapıp satmaya başlayan, buradan para kazanan, en son yine Kaş’ta görüştüğüm Cansu; Kaş’a geliyor öylece nomad mantığıyla. Geldiği gün oturduğu cafede tesadüfen bir arkadaşı çalışıyor ve onda kalıyor vs. O zaman konuşuyorduk. Yani bıraktığın an oluyor. Ve baksana güzel oluyor yani. Yasla sırtını evrene. Böyle pamuk pamuk bulutlara yaslanmayı hayal et şimdi.

Sonra Metallica ile tanışacağım diye kafasına koyan Irmak’ın hikayesi. Kafasına koyduğunu yapma hikayesi. Ya da şunu istiyorum dedikten sonra olayların büyüleyici bir şekilde şekillenmesi ve evren çarkların işlemesi. Mektup geldi dünden adlı yazımda bahsetmiştim ya, tam ona çiçek gibi örnek.

Şimdi burada kendime iki şey çıkarıyorum. Bize dayatılan, öğretilen sahip olma, garantileme mevzuları var. Evin olsun, düzenli gelirin olsun, sigortan olsun... Olsun mu ya cidden? Ben şimdi hazırı tüketmeye beş kala, tam da tükenmeden bir şeye başlamalıyım kafasıyla, çok da kendimi ait hissetmediğim şeylere bulaşmaya çok yatkınım. Her an aslında istemediğim bir işe girişebilirim bu garantiye alma korkusuyla kendimi. Ama çok acayip bir şey var. Bana acayip tabi, yeni farkediyorum.

Yahu yapmak istediğim, hayalim olan birkaç şey var. Kafamda çok belli. Arabaya atlayıp atlayıp, yollara düşüyorum ya, hepsi yolda şekilleniyor, güçleniyor, besleniyor. O zaman çok cesurca hayal ediyorum. Sürüyorum ama en çok istediklerim o zaman gözümün önünde en canlı haliyle beliriyor. O zaman kendimin en iyi halini gerçeklemek için yapmak istediğim her şeyi biliyorum, buluyorum. Yapacak gücü hissediyorum. Hemen kafamda haritalar oluşuyor fıtı fıt, hoop onu oradan öyle böyle yaparım ederim. Hepsi de mümkün. Ama ne zaman ki geliyorum oturuyorum yerime, Kaş’ta, İstanbul’da vs vs. Aah uzunca geveledim ama söylemekten bile korktuğum şey şu:

Ben aslında yapmak istediklerimi söylemeye bile korkuyorum. İki, üç gündür zikrettiğim şeylere aldığım cesaretlendirici tepkilerden, bir sürü şeyden sonra anlıyorum. Öyleyse yazsam mı buraya.
Bir nereden başlayacağımı bilemiyorum. İki cesaret edemiyorum. Üç istemeye bile cesaret edemiyorum. Ama bak yukarıda bahsettiğim ve henüz burada bahsetmediğim bir sürü insan bana müthiş ilham veriyor cesaret etmek ve istemek konusunda.

İsteyemiyorum bile LAN!

Yapmayı gerçekten istediklerim. Detaylara girmicem ama dur etrafta seslendircem bunları, detaylarını bile. Madalyonun iki yüzü perçinleniyor işte böyle. Bir ben diyorum, bir de karşıdan duyuyorum.


Vay arkadaş nasıl oturduk, yazı nereye gitti yine.. Kafanın haritasını kendine gösteren şey bu yazma işi. Mis.

14 Eylül 2017 Perşembe

Röportaj: Cihan Dernek - Kurumsaldan Lezzete Kaçış

Füme Kaburga, Pizza Locale, Alsancak
Şimdi sizle çok ilham aldığım bir hikayeyi paylaşmak istiyorum. Kurumsal hayattan tanıdığım arkadaşım Cihan'la ilk dükkanları olan Pizza Locale'de Alsancak'ta buluştuk geçen gün. Dükkanı açtıklarından beri takipteyim ama ancak gelebildim. Cihan'la konuşacaklarım size de ilham verebilir diye düşündüğüm için de bu buluşmayı röportaj haline getirdim. Pizza yediğimde ilk şu fotoğrafı çekebildim. Hem leziz pizzamdan hem de çok çok keyifli sohbetten aklıma gelmedi, fırsat olmadı ne Cihan'ı ne dükkanı fotoğraflamaya. Ama siz özellikle Instagram hesaplarını takipte olun. Oldukça yaratıcılar ve hala yolunuz düşmediyse hemen en yakın Pizza Locale'ye gidip denemeye Füme Kaburga'dan başlayın derim. Artık İstanbul ve bir sürü yerde daha açılıyor. 

Bitmedi! 22 Eylül'de de Pub Locale İzmir Bornova'da açılıyor. İddialı snackler ile geliyorlar!

Sen kimsin?
Cihan İzmir doğumlu, ilkokul, ortaokul, üniversite dahil hepsini İzmir’de okumuş ve burada yaşamayı kafasına koymuş. Daha sonra ne yapması gerektiğine tam karar vermemiş, biraz hayatın akışına bırakmış bir arkadaşımız. Okul, askerlik, bankacılık kariyeri. İstanbul, kurumsal hayatta bir yerlere gelmek istiyorsan mutlaka gitmen gereken bir yer. Burada şube başladım, İstanbul’da Genel Müdürlükte çalıştım.

Neciyim diyorsun?
Eski bankacı, yeni esnaf.
Esnaflık çok uzak değil. Çünkü ilkokul, ortaokul,lisede bit pazarı dedikleri, elektronikçiler çarşısı gibi yerlerde çok çalıştım, tezgahtarlık yaptım. Çok uzak değilim yani esnaflığa.

Ticareti biliyorsun?
Ona çok ticaret denmez ama en azından müşteriye nasıl davranılır, bir dükkan nasıl açılır, kapanır, nasıl paspas atılır, neye dikkat etmen lazım. O tip şeylere küçük yaştan aşinayız.

Ailede var mı böyle?
Var. Babam inşaat mühendisiydi. Kendi atölyesi vardı. Orayı kapattı. Daha sonra Elektronikçiler Çarşısı’nda bir yer açtı. Radyo vs elektronik. O işe girdi. Ben de onun yanında gördüm biraz.

Şimdi bilmeyenler için söyleyelim. Nedir konseptin? Kaçış.
Üniversiteden tanışan, kurumsal hayattan sıkılan iki arkadaşın burada samimi bir ortamda huzur içinde iş yapma isteği. Aslında finansal beklentilerle ortaya çıkmış bir proje hiç değil. Günde 20-30 tane pizza yapsak, kendimiz yaparız, kendimiz satarız şeklinde kurulmuş bir şey. Hatta şu an dükkanın önünde insanların oturduğu tahta yerler var.(Alsancak) “Ya nasılsa çok iş olmayacak, bir tarafa Eren geçer, bir tarafa ben geçerim kitabımızı okuruz, o kadar boş olur ki” mantığıyla kurduğumuz bir yer.
Hem ürün, hem fiyat, samimiyet, iyi iş, kendini yenileme, müşteriye olan davranış. Bunların hepsi bir yerde birleşiyor ve insanlar da karşılığını veriyor. Sağ olsunlar başında beri, karşılığını verdiler. Biz de açılış amacımızı gerçekleştiriyoruz.

Hep İzmir’e dönmek istiyordum diyorsun. Peki pizza mıydı aklındaki? Pizza ne zaman, nasıl çıktı? Ya da dönelim ama n'apalım.. Nasıl başladı hikaye?
Benim üniversiteden arkadaşım, şu anki ortağım Eren Ankara’daydı. Onun profesyonel işi buydu. Bunun gibi markalar yaratıyordu Ankara’da. Bunu bir grup için yapıyordu. O da Ankara’da çok sıkılıyordu. Ankara’ya gidip geliyorum. Oturuyoruz, yiyoruz, içiyoruz. Ama hiç pizza yapmamıştı o da. Biz böyle gidip gelirken konuşuyoruz, fikirlerimden bahsediyorum. Dönmek istiyorum, sıkılıyorum, n'apcaz, ne edeceğiz?

Benim gibi süreçlerin oluyor muydu? J “Bir projem var” gibi ya daJ
Yok öyle çok çılgın projeler yaratmıyordum. Belirli şeyler üzerine n'apabilirim daha çok. Çok bilmeden bu iş, özellikle bu sektör oldukça zor. Orada zaten benim ortağımın tecrübesiyle ben bu işe girmeye karar verdim. O olmasaydı ben kendi başıma bu işe girmezdim, çok net.
O “Ben de İzmir’e dönmek istiyorum, eğer sen ciddiysen, ben senle bu işe girerim” dedi. Çünkü ortaklık çok kolay değil ama birbirinin üzerinden yük alınca hayatı kolaylaştıran bir şey. Onun bu konudaki tecrübesi, ben de finans, muhasebe tarafında olurum dedim.

Puzzle’ın parçaları güzel denk gelmiş gibi..
Aynen. Pizza da şöyle, Eren’in zaten kafasında vardı birkaç şey. İzmir’e geleceğiz, İzmir’de ne eksik diye düşündük. Buranın dinamikleri çok farklı, İstanbul gibi değil. İnsanların alışkanlıkları farklı, alışkanlıkları değiştirmek çok kolay değil. Fiyat algısı önemli, damak tadı önemli, çok kolay bir grup değil İzmir.
Eksik olan ama herkesin hoşuna gidebilecek, alışkın olduğu, aşina olduğu ne olabilir? Pizza restoranları vardı. Pizza yapması çok zor değil. Tek tip ürün her zaman daha kolay. Pizza nasıl yaparız? Fast food zincirleri insanların beklentisinin altında kalıyordu lezzet olarak. Elde açma, günlük ürünler, dondurulmamış ürünlerle yapılan yemeklere doğru kayıyor beklenti.

Sizde alkol?
Bu dükkanda yok(Alsancak). Olan dükkanlarımız var.
Fine-dining bir konsept değil. Rezervasyon yok. Fast casual diye geçiyor bu segment. Fast food gibi hızlı. 8-10 dakikalarda yemeğin masaya servis edildiği ama ambiansın casual dininge yakın olduğu, insanların kendini rahat hissedebildiği, oturma süreleri 30-45 dakikalar ortalamasında, ödenen fiyatlar 8-12 dolarlar civarında, kişi başı. Bu segment her geçen gün Türkiye’de de dünyada da ciddi bir yer almaya başladı. Biz buraya konumlandıralım kendimizi; hem fiyat olarak herkesin ulaşabileceği bir yerde olalım, hem de günlük ürünlerden, taze ürünlerden yapılan, dondurulmuş ürünlerin, hazır sosların kullanılmadığı bir şey olsun.İnsanlar geldiklerinde iyi bir kalite tatsınlar dedik.

İlk Alsancak’ta açıldı..
İlki burada açıldı. Buna karar verdikten sonra bir 8 ay menü denememiz sürdü. Hamura karar verdik, soslara karar verdik. Eren’in bu işi yaptıkları için mutfakları vardı. O hamur formülleri çıkardı. Ben İstanbul’dan geldiğimde deneye deneye..

Sen evde yemek yapan biri miydin?
Yok, hiç.

Danışmanlık aldınız mı? Menü vs.
Eren’in zaten işi bu olduğu için, hepsini kendimiz denedik, insanlara tattırdık.

Ondan önce sever miydin, gideyim burada bunu yiyeyim, şuranın şusunu yiyeyim.
Severdim. Ama tamamen şahsi..

Kendine gurme J
TabiJ Yurt dışında rota belirleyip oranının busu. Zevk alacağımı düşündüğüm şeyleri deneyeyim, merak ederdim yani.

İstanbul’dayken evlendin, eşin de İzmir’li miydi? Buraya gelirken nasıl oldu? Eşin nasıl bakıyordu, İzmir’e dönmeye?
O İzmir’li değil ama ailesinin bir kısmı burada. Zaten seviyordu burayı. İstanbul’dan bıkmıştı o da benim gibi. Oturduk, ortak karar aldık. Hatta ilk altı ay burada işleri oturturken o İstanbul’daydı. Zaten burada ev hazır değildi.

Orada çalışmaya devam etti?
Aynen. Altı ay sonra geldi, evi de hazırlamıştım ben. Bizim muhasebe, raporlama tarafıyla ilgilenmeyle başladı.

Mutsuz muydun mesela? Kurumsal hayatta o son damla durumu oldu mu, ya yeter artık kendi işimi yapacağım dediğin?
Bende bardağı taşıran durumu değil, baştan beri buraya dönük bir şey yapma isteği vardı. Yoksa maddi kazanç olarak da, çalıştığım insanlar da kötü bir noktada değildi. Ama genel olarak benim yapıma çok uygun değildi. Pencerelerin açılmadığı otuzuncu katta, bilgisayar karşısında yetti bana.

İnsanların o döngünün dışına çıkamamasının en büyük nedeni ne sence? Çünkü sorsan herkesin hayali bu, herkes mutsuz, herkes o şeyden geçiyor: işe gidiyorum, eve geliyorum, ben de bir şeyler yapacağım ama. Oradan çıkmanın yolu ne, ya da niye çıkamıyorlar?                        Bence, gördüğüm kadarıyla, cesaret edemiyor insanlar. Tamamen bilmedikleri bir dünya, mutlaka ailesi ticaretle uğraşan vardır. Onlar zaten bir şekilde atıyorlar kendini. Yıllar geçip, pozisyonda ilerledikçe, maddi gelir, şirketin sana sağladığı ek faydalar giderek artıyor. Hele bir de çocuğun olduysa, aile kurduysan bu tip kararları vermek daha da zor hale geliyor. Ben de belki beş sene daha çalışsam bu kararı vermem daha zor olacaktı, böyle bir riske girmek istemeyecektim. Bence insanlar o tecrübe eksikliği nedeniyle cesaret edemiyorlar. Ama biz Eren’le gelirken her şeyi göze almıştık. Günde 20-30 pizza satalım, kalanla da mutlu olurum ben diye düşünerek geldik. Kurumsal hayatın getirdiği maddi şeyleri karşılaştırdığın zaman bizim için yeterliydi.

Ortağın evli mi, onun için de benzer bir risk durumu var mıydı?
Evet o da evli. Tabi onun da çocuğu olmadığı için bu tip kararları vermemiz biraz daha kolaydı.

Çocuk önemliJ
Çok zor yani neticede kendini tamamen ona kanalize ediyorsun. Bu tip kararları vermek zor.

Alsancak’tan sonrası nasıl oldu, hikayesi nasıl buranın. Artık İstanbul’da da var. İlk açılışı ne zamandı?
Ekim 2015. İlk günden itibaren dükkanda sıralar olmaya başladı,

Yer yok, rezervasyon da almıyorsunuz.
Zaten çok az masa var. 5-6 grup gelince doluyordu. Sonra dışarıya bir iki masa attık. Ama tabi fiziksel şartlar sınırlı. Dediğim gibi yaptığın işi iyi yapmaya çalışırsan, mutlaka insanlar bunun karşılığını veriyor. Bizim de hem samimiyet, hem lezzet, hem işin üzerine eğilmemiz, fiyat dengesi vs bunların hepsi birleşti. Aynı zamanda sosyal medya, mesela İzmir’de çok kullanılmıyordu bizden önce. Biz sosyal medyayı İzmir’de en iyi kullanan gruplardan biriyiz diyebilirim.

Evet. Açıldığı zamanki menüleri hatırlıyorum, fotoğrafları. Hem tasarımı, hem görsel, hem esprili, aşırı keyifli
O işi de ortağımın eşi İstanbul’da bir ajans yönetiyordu. Biz gelince işte böyle aile işi gibi oldu. Aslı finans tarafına, ortağımın eşi Burçin sosyal medya tarafına falan herkes bir işin ucundan tuttu. İşte fotoğrafları şöyle paylaşalım böyle paylaşalım. Şimdi o grup da büyüdü. O işle uğraşan 2-3 kişilik bir ekip var.

Sonrası nasıl oldu. Açtınız ve insanlar gelip bir yer daha açın mı demeye başladı?
İnsanların talebini karşılayamamaya başladık. Geliyor ve 10-15 masa sıra var. 10-15 masa sıra yani neredeyse bir, bir buçuk saat bekleme süresi demek. İnsanlarda memnuniyetsizlik oluşmaya başlıyor. Orada etkiyi terse döndürmemek lazım.

Beklemeye de çok yer yok..
Sağda solda oturacak birkaç yer var ama kaç kişi kaldırır orası. Biz napıyorduk mesela. İnsanlar zaten aç geliyorlar. Beklerken sinir katsayısı daha da yükselmesin J diye böyle büyük bir pizza yapıp insanlara dağıtıyorduk beklerken boş durmayın diyeJ

Aa ne kadar güzel.. Ağzınız tatlansınJ
Elimizden ne geliyorsa onu yapmaya çalışıyorduk.

İlk heyecanlandığın gelişme ne oldu? Ne bileyim, basında bir yerde çıktığın zaman, ya da bütçeyi yakaladığın zaman? Ya da biri geldi de.. noldu?
Burayı açmadan önce, tadilat bitti, fırını, mutfağı kurduk. Daha sandalyelerin bir kısmı var, bir kısmı yok. Daha açılmadık zaten resmi olarak. Ama habire pizza yapıyoruz. Yeni yeni bir şeyler deniyoruz. Menüyü oluşturduk kafamızda ama daha menü bile basılmamış. Biz de yeni bir şeyler deniyoruz. Denedikçe de kendimiz bir dilim yiyoruz. Bir tane pizza yapılıyor neticede. Bir dilim Eren, bir dilim ben, usta deniyoruz. Ondan sonra sokaktan geçeni çeviriyoruz: “Abi al şuradan bir dilim, dene. Yorumlarını alalım. Bir daha yer misiniz?” diyoruz. Sağa sola göndermeye başladık, esnafa, yoldan geçene..Sonra arada bir insanlar içerde bir çalışma var, bunlar açıldı herhalde diye girenler oluyordu. Kimseyi geri çevirmemek için: “Bizim menümüz basılmadı, resmi olarak açılmadık. Ama denemeler yapıyoruz, size de ne çıkarsa onu verebiliriz.” Kimseden de para almadık. Bazıları “ya olur mu öyle şey” deyip bahşis falan bıraktı, kimisi “ya tamam siz açın, biz bir daha gelelim” dedi. Güzel, samimi bir ortam oldu. Çünkü işinin başında duruyorsun. Dört kişi başladık biz. Bir usta, servisteki arkadaşımız Ahmet, Eren ve ben. Bulaşığa da biz giriyoruz, dükkanı da biz temizliyoruz, tuvaleti de, pizzaları da biz yapıyoruz. Eren daha çok mutfağa giriyor. Ben daha çok kasa ve servis tarafına giriyorum. Hepimiz bir ucundan tuttuk.

Daha açılmadan ablamların arkadaşları 8-10 kişilik bir grup geldi. Biz pizzaları deneteceğiz insanlara ve yorum alalım. Daha açılmadık nasıl olsa. Olumlu olumsuz bizi yönlendirin. Biz o dört kişi 8-10 kişiye güç bela yetiştirebildik. Tabi insanlar böyle bir beklentiyle gelmedi, ne çıkarsa onu yiyecek. Süre beklentisi yok. Demo sunumu gibi. Ne çatal bıçak, ne masa, ne servis yetişti. Dedik mutlaka destek almak lazım. Ertesi gün iki kişi daha aldık. Böyle böyle büyüdü olay.

Sorunun cevabı, oradaki insanları ikinci kez tekrar görmeye başladığım zaman “Tamam, bu iş oluyor. Demek ki insanlar memnun. Bir daha geliyor.” demeye başladım.  Yüzler gülüyor falan. Bunlar başlayınca dedik ki doğru yoldayız herhalde.

Sonraki projeleriniz neler? Pub Locale var sırada.
Pub aslında İstanbul’da İzmir’de örneklerini gördüğümüz, yurt dışında da örnekleri olan klasik pub projesi. Bir barı var, oturma yeri olan, hafif bir müzik var. Bunun yanında snack menüsü var. Klasik pub kafası, kokteyllerin olduğu.. İlk biz Pizza Locale’yi açtığımızda bu sokakta, bunun yan tarafına bir yer denk getirip, şöyle ufak, 3-4 masalı, sadece bira ve bir iki snack’in olduğu, o dükkandan çıkınca kendi kafamızı oyalayabileceğimiz..

Kendinize mekan açıyor gibiJ
Aynen biz zaten hep kendimize açıyor gibi açıyoruz yerleri. Öyle bir düşünce hep vardı. Franchise’larla birlikte devam edelim biz dedik, İzmir’de de ihtiyaç olduğunu düşünüyorduk. Daha henüz ilerleyecek yeri var çünkü.
İlki Bornova’da açılıyor 22 Eylül’de. Sonra Bostanlı’da düşünüyoruz.

Güzel, ikisi de bana daha Alsancak’tan yakınJ
Snackler iddialı. Ben silindir kalıbın içindeki nachosu gördüm instagram hesabında. Efsane. Orada da keşif süreci yine aynı şekilde mi gidiyor?
Zaten kafamızda bir şeyler vardı bu projeyi çıkarmadan. Eren bu konularda baya yaratıcı. Sürekli araştırıyor ve sürekli yeni bir şeyler deniyor. Her pubda olan standart snackler yerine biraz daha ön plana çıkabilecek, insanların özellikle İzmir’de çok fazla alışkın olmadığı, ya da arayıp da kolaylıkla bulamadığı şeyleri biraz daha ön plana çıkaralım dedik. Ona göre bir menü hazırladık. İnşallah o da beklenen etkiyi yaratır.

Bakmayın boş gibi durduğuna. Dolup dolup boşalıyor. İki dk içinde dolmuştu yine tüm sandalyeler. Ben pizzaya girişmiştim ellerimle:)
Bu arada hikaye yarım kaldı. İlk şubeyi açtın. İkinci, üçüncü franchiselar geldi. İstanbul’dasınız da artık.
Bu bizi biraz aşmaya başladı, yetişememeye başladık. İnsanlarda memnuniyetsizlik oluşmaya başladı bekleye bekleye sürekli. Marka bizi zorladı açıkcası, oraya götürdü bizi. Önce kendimiz mi açalım, franchise mı yapalım diye düşünmeye başladık. İkisinin de artısı, eksisi var. Kendin açarsan daha yavaş büyüyeceksin, yatırımı kendin yapıyorsun, kendin uğraşıyorsun. Tabi kazanç da tamamen sana ama biz işte burada bekleyen insanları tatmin edebilelim diye bir yol seçtik sadece. Franchise yolunu.
Ustaları biz yetiştiriyoruz. Pizzaların aynı çıkmasını sağlamak çok önemli. Aynı zamanda hizmet standartları. Biz devamlı bütün dükkanlarımızda fazla fazla adam çalışıyor, yeni açılacak dükkanlar için.

Onu diyecektim. Geldiğimde dükkanda çok fazla ve genç eleman çalışıyordu.
Hem servis personeli hem de mutfak tarafında sürekli adam yetiştiriyoruz ki, yeni şube açtığımızda buradan hazır personel gidip tıkır tıkır hiç bir problem yaşamadan bizimkiler pizza çıkarıyor, servis ediyor, hesapları alıyor oluyorlar. O standardı sağlamak çok önemli.
Biz hala dondurulmuş ürün göndermiyoruz. Hamur vs hepsi yerinde yapılıyor. Alsancak’taki standart neyse o kadar dinlendiriliyor hamur, öyle servis ediliyor.

İlk franchise ne zaman?
Açıldıktan bir sene sonra. Eylül 2016’da Bostan’lı açıldı. Ondan sonra tıkır tıkır ilerledi.

Zorlukları neler? Esnaf olmanın ya da kendi işini yapmanın?
Çok zorluğu var. En zor kısmı personel. Giderek artan personel sayısı var. Devamlı açılacak yeni şubelerin personellerinin eğitimleri. En çok zamanı bu alıyor. Onun dışında da açılan şubelerin standardizasyonunun yönetilebilmesi. Sonra da bu çok zaman alıyor. Genel olarak hizmet ve ürün standardının sağlanması. Ve personelle ilgili problemlerin çözülmesi diyelim.

İK J
Aynen. Yavaş yavaş belki departmanlaşmaya gitmek gerekicek bu şekilde büyümeye devam edersek.

Peki hiç hayal kırıklığı olduğu mu? Ya da büyük anlamda zorlandığın an, ne bileyim yenik hissettiğin ama değişen ya da değişmeyen haller?
Çok ekstrem bir şey olmadı ama sürekli bir şeylerle uğraşıyorsun. 7/24 hayatın bu oluyor. Ben şu an beyaz yakalı halimden çok çok daha fazla çalışıyorum. Ama daha mutluyum. Önemli olan o.

Kendine çalışıyorsun
Ama her şey sana soruluyor, her şeyin muhattabı sensin. Güzel bir yorum, tabi mutlu ediyor. Muhattap sensin, ama bir hata yapıldıysa, onun da muhattabısın. Biz her zaman insanların memnun ayrılmasına çalışıyoruz. Hata yapılmaz değil, mutlaka oluyor. Ama öyle ufak şeylerin hesabını yapan bir işletme değiliz biz. Önemli olan mutlu ayrılsınlar. Ben müşteri olarak gittiğim yerden ne bekliyorsam, onu sağlamaya çalışıyorum insanlara da. Orada samimiyet çok önemli. Şubelerin hepsi de bu şekilde. Pozitif geri bildirimler dur ben napıyorum demene de yardımcı oluyor zaten.

Hm onu diyecektim. Eleştiri duymayı ister misin, uygun üslupta tabi J Pozitif şekilde eleştiriden bahsediyorsun.
O kesinlikle, biz zaten açığız buna.

Peki senin kişisel özelliğin olup da, bu işte çok avantajına yaradığını düşündüğün ne ya da neler var?
Çok yumuşak bir yapım var, özellikle müşteriye karşı. Yıllarca, küçükken çalışmam sebebiyle. Samimiyim zaten. İnsanlara sen öyle davranınca herhalde onlar da öyle oluyor. Bir eleştiri bile olsa hep pozitif oluyor her şey.

Basketbol devam ediyor mu?
Ediyor. Corporate Ligue’e benzer şeyler oluyor burada da, ona benzer devam ediyoruz arkadaşlarla, yaz kış.

Tatil yapabildin mi?:)
Beyaz yakayken daha çok yapıyordumJ Daha sınırlı şimdi. Ama İzmir’in avantajı yarım saat mesafede gidebileceğim on farklı yer var neredeyse.

En sevdiğin neresi?
Çeşme. Yazlığım da orada. İstanbul’dayken de oraya kaçıyorduk hafta sonları. Burada bile işleri ayarladın, hop akşam git.

Nasıl bir Çeşme tatili seninki?
Kafa dinleme. Bahçede oturup mangal yapmayı seviyorum. Daha sakin tarafını tercih ediyorum.

Şu an kaç kişisiniz. Core ekip?
Yani artık şubelerin kendi ekibi var. Ama bizim şubede 20 sigortalı çalışan falan var. Buna sosyal medya ekibi dahil değil.

İstanbul’da özlediğin bir şey var mı? Sürekli gidip geliyorsun zaten ama. Hani olur yaJ
İstanbul’da özlediğim arkadaşlarım var bir tek. Onlar da buraya geliyor. Fazla bir şey yok.

Güzel. Duyduğuma sevindimJ Nasıl bir patronsun? Az çok tahmin edebiliyorum ama.
Çalışanlara sormak lazım.:)

Nasıldır ilişkin? Hani mesafeyi şey yapalım da vs ..?
Belli kurallar var kesinlikle olması gereken. Dükkan içindeki hal, hareketler. Hem müşteriye karşı, hem çalışanlar arasında. Bunun gibi bir iki nokta var. Bunlar olmazsa olmazlar. Bu noktalar ihlal edilmediği sürece biz bütün çalışanlarla abi kardeş gibiyiz, birbirimize hitap ediş şeklimizden davranışlarımıza kadar. Patron havası yok ama o dediğim noktalar ihlal edildiğinde başka. Herkes onu bilecek ve dükkanın o şeyine göre davranacak. Burada çok güzel bir ahenk var. Dediğim gibi hala her şeyi birlikte yapıyoruz. Temizliğinden, dükkanın önünü süpürmeye. Çalışan o her taşın altına elini soktuğunu gördüğünde gerçekten sahipleniyorlar işi.

Son olarak da bizim gibi böyle aklı karışıklara, efendim hala işine devam edip de “of ya şu an şunu yapıyor olsaydım” “ya bunlar da ne güzel hayat yaşıyor” diyenlere diyecek neyin var. Tavsiye de olabilir..
Şöyle, dışarıdan göründüğü gibi değil. Hiç bir iş kolay değil. Her işin çok zor yanları var. Sorumluluk daha fazla ama daha mutlu hissediyorum kendimi. Eğer ki ben yatarım, çok rahat ya deniyorsa,  öyle olmuyor. 7/24 orada olmayı göze alarak girmeli bu işe. Bir sürü şeyle birden uğraşacaksın. Ne bileyim temizlik yapmak, müşterinin söylediği bir kötü söz bunlar rahatsız edecekse hizmet sektörüne hiç girme. Onlara söylemek istediklerim..

Beter olunJ))
Bunları göze alın. Tek başına zor bir iş. Bunların hepsiyle tek başına uğraşmak çok zor. O yüzden benimki gibi tecrübeli bir ortağınız varsa, o sizin hayatınızı çok kolaylaştırıyor. Onun söylediğiyle de ben onun hayatını çok kolaylaştırıyorum. Bizde otomatik olarak paylaşılıyor işler. Spontane, ne gerekiyorsa işin ucundan tutuluyor. Ben daha iyi yaptım vs olmuyor. Tek başına yorucu ve stresli olabilir. İyi bir ortakla hayat kolay hale gelebilir, bizde olduğu gibi.


Size nerelerden ulaşalım?:)
instagram: @pizzalocale

Teşekkür ederizJ

3 Eylül 2017 Pazar

Gün 12: Bir Vadiden Geçerken

Sarıbelen Adası
Bu tutarlılık işini ilk kim çıkardı ortaya da övdü böyle? N'oldu da hayatımıza erdem diye girdi? Bu konuyu araştırmak isteyecek kadar meraklı ama araştırmayı gerçekleştiremeyecek kadar üşengecim şu an. Ya da hep, bilmiyoruz. Araştırıp aklımda tutamayacak kadar balık hafızalıyım. Hayır tutarsızlıktan ben de şikayet ederim bu arada. Etmez olur muyum.

Geçen İstanbul seferlerimden birinde İstanbul için “bokum gibi şehir” yazdım. Diyalog şöyle:
-Çok ayıp, lazım olur bir gün.
-Lazım olursa benim olur. Nolcak.

Küçük yerlerin yerlisi, küçük yerlere sonradan gelip yerlisi olmuş kişilerde de şöyle bir bakış vardır.
“Yea geldi ama bakalım, tutunabilecek mi. Önce bir kışı geçirsin de bakalım.”
“Geliyorlar buraya iş kuruyorlar, olmuyor gidiyorlar. Neyse sen sağlam duruyorsun ama. İyi bir şey.” (Benim gelecek planım olmamasına, Kaş’tayım, Kaş’lıyım iddiam olmamasına övgü. )

Böyle meh meh söylemler.. Genelde işini oturtmuş ya da yerlilerinden geliyor. "Bakalım." Neye bakıyorsun?  (Yok elalem ne der kaygısı yok bu hikayede, soracak olursan)

Sonra ilk ehliyet sınavına girerken, kursun çalışanı bir ablamız var. Kaş’lı. Onun seçtiği bir etiket bu. Bir piknik masasında oturmuş, 45 derecede ben sınav sırası beklerken diğerleri konuşuyorlar kendi aralarında:
“Ya Kaş’a pahalı diyorlar, niye pahalı olsun ki. Bu insanlar şu kadar ay para kazanacak kazanmasın mı.”
“Kaş kaliteli, olsun o kadar.”
“Kaş’a sonradan gelip bir de Kaş’lıyı beğenmeyenler var”
“Kaş’ta ucuza da yemek var.”

Sonra bana zıplattı konuyu abla.
“Senin tuzun kuru tabi. Bak sesi çıkmıyor hiç”
“Yeni Kaş’lıyım ben, dinliyorum."

Cidden dinliyorum. Bu kadının sataşmasına raketle vurup geri gönderme ihtiyacı duymuyorum, öyle. İstediği elektriği alamadı. Tuz kuruluğu, kalite, Kaş. Bunların hepsiyle ilgili söyleyecek tonla lafım var. Anlatmamın bir önemi yok. O an.

Sonra İstanbul’lu olmak var. Yeterince İstanbul’lu olamamak, İstanbul’lu sayılamamak. İstanbul’un neresinden olmak var. Kaç kuşak, kaç? Var.

Bana adli sicil kaydını getir de bir rahatlayayım. Hayır konumuz nereli olduğumuz değil. Tutarsızlıktı. Dur.

Geçen yazmışım, diyorum ki "farketmez" demek yasaktır. Ne kötü bir şey farketmez demek. Öyle olunca, gerçekten farketmeyen durumlarda ve sonuçtan mutsuz olacakken söylenen farketmezlerin arasında bir uçurum oluyor diye anlatmak istemişim. Yazmışım. Okumuş bizimki.

Bir soruya da farketmez diyorum iki gün sonra.
“Vmweçtnlkg FARKETMEZ! Vselkrngoşeı”

Divane misin yahu. Bir rahatla allahsen. Böyle kimseleri yaz sıcağında, yüzüne fırından yeni çıkmış lahmacun sarıp güneşin alnında bırakmak istiyorum. Tam olarak cezaları bu olsun evet.

Geçen gün izlediğim Ye, Dua Et, Sev’de aşk ile hayatında kurduğu dengesi bozulan ve aşktan uzak kalmaya çalışan Culya Rabırts’a gurusu şöyle bir şey diyordu: Denge, dengesizlik barındırdığında ancak sağlanabilir.

Ya ben sana tutarlılık sözü mü verdim, senet mi imzaladım. Sen yoksa yoga yapan her kişinin ilk aşağı bakan köpekten itibaren aydınlandığını, bir tazelik, huzur geldiğini ve olayın o olduğunu mu sandın miniğim. Agresif değil sesim, böyle zındık zındık yazdığıma bakma. Kurstaki ablayı da özenli tarif etmeye çalıştım. (Dildeki şiddet acayip bir konu. Şiddetsiz iletişim ara ara aklıma düşer. Geçen de Pınar araştırıyordu bunları. Ufkumuzu açtı yine. Neyse)

Yani bu tutarlılık arayışında da bir şiddet yok mu sence? Bana değil yani. İnsanın kendine şiddeti?

Şimdi ben üç gün yoga yapmadım ya. O bana o an çok iyi geldi.Ya da öyle olduğuna inanmak işime geliyor ve zihnim bana buna inanmamın çekişkiyi ortadan kaldırıp, rahatlayacağını fısıldıyor.  Sonra geri dönmesi aşırı zordu ama. Dediğim gibi ne yogasızlığı, ne zayıflığı, ne tutarsızlığı övüyorum. Ama var öyle şeyler. Kucaklıyorum onları. Yumuş yumuş, ne çok sert, ne erimiş çikolatalara sarıyorum onları. Evet çikolatalara. Belki de böreklere.

Yoga yapmadığım gibi gluten, şeker de yedim. Bence glutenin yanında ya da glutenden ziyade, ayın ya da kendi menstural döngümün neresindeysem ona göre de karnımdaki sertlik, şişlik değişiyor. Makarna, börek yediğimde ertesi gün yumuşak karın, ya da haftalarca yemediğim halde şiş ve sert bir karna sahip olabiliyorum. Ama alkol önemli etken tabi. Yani sen dediklerimi okuyunca çok mutlu oluyorum. Valla bak, bir şeye yaradığı için. (Yeri geldiği için söyleyeyim: göndermeye çekindiğin yorumların beni ne kadar buraya bağlıyor tekrardan bir bilsen.) Ama kendi deneyimlerine güvenip, kendini gözlemlemek gibisi yok. Benim bile kendimle ilgili gözlemlerim, bildiklerim değişiyor sürekli. İstanbul’a olan aşk-nefret ilişkim mi değişmeyecek?

Clarissa P. Estes'in Kurtlarla Koşan Kadınlar’ını aldım elime bugün. Diyor ki:
Hayat/Ölüm/Hayat doğası bir canlanma, gelişim, çöküş, ölüm döngüsüdr, bunu da her zaman yeniden-canlanış izler. Bu döngü, bütün fiziksel hayatı ve psikolojik hayatın bütün yönlerini etkiler. Her şeyde (hem Güneş’te, novalarda ve Ay’da, hem de insanlar ile hücreler ve atomlar gibi en küçük yaratıkların işlerinde) bu ardı arkası kesilmeyen dalgalanıp durulma hali bulunur.
İnsanlardan farklı olarak kurtlar, hayatın, enerjinin, gücün, besinin ve fırsatların iniş çıkışlarını şaşırtıcı bulmaz, bunları birer ceza olarak görmezler. Zirveler ve vadiler oradadır ve kurtlar bunlara mümkün olduğunca verimli, olabildiğince çaba harcamadan inip çıkarlar. İçgüdüsel doğanın, tüm olumlu nimetlerinden ve tüm olumsuz sonuçlarından geçerek yaşamlarını sürdürme ve bu arada da kendisiyle ve diğerleriyle ilişkiyi koruma gibi mucizevi bir yetenekleri vardır.”

Evet belki bir vadide yürüyorumdur. Kendine şefkatle yaklaşmak önemli. Ancak 28günyoga ile gördüm ki o şefkati gerektiğinde göstermek, ama çok da kapılmamak lazım. Şefkat kisvesi altında neler olup bittiğini bil. Sabah yataktan çıkmadan kitap okumak, açıp dizi izlemek istiyorum. Ama biliyorum ki ilk iş yoga olmazsa aşırı zor geliyor yoga yapmak. Ayın 17sinde Leros’taki shadow yoga kursuna kadar sal gitsin dedi şeytan efendi. Ye, iç, yoga yapma, yazma, bir şeyler bir şeyler. Şimdilik yogamı yapıyorum çok şükür. Ama zorlanıyorum her sabah, çok.

Valla kaş’lının sevmediğim yanları var. Sevdiğim yanları da var ama? İstanbullunun da öyle. Kendine “şefkat” gösterdiğini sanma sanrısı ile disiplin yakalama arası bir nokta olmalı; Sevip sevmeme arasında; Dengeli ve dengesiz olurken; Tutarlı, tutarsız dururken bir denge olmalı ha ne dersin?


31 Ağustos 2017 Perşembe

Gün10: Mektup geldi dünden

Sarıbelen
Motor sınavı
Todo’daki sarıbelen boğazı
Rakı
Kutlama
Bilmek
Öğrenmek
Hüngürük
Son yüzüş
Kapluş
Komşu
Yol
Yolculuk
Yolluk
İstanbul
Yavrular
Yogasızlık
Suçluluksuz
Yeme içme
Gülmek. Çok gülmek. Kıkırdamak. Bunu sevmek.
Hayal etmek
Yollara düşmek
Yerinde duramamak
Plan yapamamak
Savrulmak mı
Sanmamak
Yoldayken karar vermek
İstanbul’a gidememek değil
İstanbul’a dönememek
İzmir’e değil, Kaş’a gelmek
Uyuyup uyanmak
Yogaya dönmek
Yuvaya dönmek
Mutlanmak
Kitaba dalmak
Kendini bulmak
Mutlanmak

Bugün hayatımın geri kalanının ilk günü,
Her gün öyle ya..

Bazen öyle küçük şeyler, öyle büyük, uzak gözükür ya. Aslında hiç de öyle olmadığını fark ettiğin an.


Bilmem gereken bir şey var mı? diye sorup duruyordum. Geçen gün bir cevap geldi. Bilmem gerekenlerin geliş zamanlamasına öyle güveniyorum ki şu aralar. Hatta Bilmem gereken bir şey var mı? diye sorarak işi hızlandırmış olduğuma bile inanıyorum. Evrenin bana hizmet ettiğini, işimi kolaylaştırdığını düşünüyorum. Yok, hiç kaderci değilim. Aksine hep şansımı kendim yarattığıma inandım çocukluğumdan beri. Daha orta okulda yıllığıma “Bazı insanlar kendi şansını kendi yaratırmış. Sen de onlardan birisin yazmışlardı.”

Evet evrenden torpilli olduğuma da inanırım ama öyle bir yerdeyim ki. “Evrenden ne istediğini bir belirle önce” diyor herkes, her şey bana. Ben kendime. Yok aslında terapistim dedi bunu bana.

İş mi istiyorsun? Ne zaman, günün hangi saatinde çalışmak istiyorsun? Çalışırken ne giymek istiyorsun? Kimle beraber olmak istiyorsun? Boyu, kaşı, gözü, huyu, suyu nasıl olsun? Nerede yaşamak istiyorsun?

Öyle bir iş, eş ve ev var. Sen önce ne istiyorsun, onu bir belirle de evren neye hizmet edeceğini bilsin. Hatta baya spesifik ol. Boşlukları evren kendi bildiğiyle dolduruyor çünkü. Hayır secretcılık değil bu. Sanırım sen bil ki ona göre seç’cilik.

Bugün Dolce far niente günüydü. Hiç bir şey yapmamanın hoşluğu. (Sweetness of doing nothing). Dünden beri okuduğum yazı, kitap; izlediğim video, film, dizilerde hep karşıma bir şeyler çıkıyor. Hepsi doğru zamanda.

İki gündür çıkanlar bana kendime dürüst olmam gerektiğini hatırlatıp durdu. Mesela Charlie Chaplin’in 70. Doğum gününde dedikleri. Sonra istediklerim konusunda bolca cesaret verdi Ozan Önen’in Babam Beni Şahdamarımdan Öptü’sü. Düşündürdü Meltem Güner’in youtube’daki videoları.

Biraz daha öncelerine gidelim. Aklımdaki olasılıklar bir kurumsallık olgusundan kaçarken başka bir kendimden uzak noktaya denk düşüyordu belki. Gidip insanlarla konuşup, dinleyip, sorup bazı sorularıma cevaplar buldum. Sıcak-soğuk oyunu vardı ya. Benim gidip her köşeye yaklaşıp, içine girip, şöyle bir havayı koklamam gerekiyor. Eh hayat tabi öyle her olasılığı, her tecrübeyi edinebileceğimiz kadar uzun değil. Yoksa herkes ol, her şey ol. Kafamdakileri uzaktan da olsa bir görüp “yok bu benlik değil” deyip koydum kenara.

Dahası belki de yeteri kadar cesur olursam, bir karar vermem gerekmediğini gördüm. Karar verirken gerçek doğama sadık kalıp, gerçekten ama gerçekten istediğimi ortaya yeni çıkarıyorum. Kendime yeni yeni itiraf ediyorum. Ben şunu istiyorum diye. Henüz söylemeyeceğim. Tılsımı bozulmasınJ

Ah ne kadar zorlandım bugün yazarken. Başım patlıyor.

Motor sınavını geçtim. Kaç yıldır, ve Kaş’a geldiğimden beri adım atmak istediğim Sarıbelen Adası’na yüzdüm. Evde duvarlara bir şeyler astım. Yarın kalkıp gidecek bile olsam. Bilmiyoruz. Yapmak istediğim şeyle ilgili kendime dürüst cevaplar verdim. 7 Ağustos’a göre daha dürüst. Şimdilik en dürüst halim. Bir sürü şey duydum, öğrendim, gördüm. Çok zaman kazandım. Çok şanslıyım.

Yogaya Pazar, Pazartesi, Salı ara verdim. Yazmadım. Yedim içtim. Suçluluk duymadım. Döndüm. Normalde yoga yaparken 65% orada olabiliyorsam, dün döndüm. 95% oradaydım. Yogasızlığı övmüyorum. Hatta bugün hala ceremesini çekiyorum. Yataktan kalkınca yapmamak istiyorum. Oturup yazmamak istiyorum. Bir yandan eksikliğini deli gibi hissetmeme rağmen. Bugün böyle paslanmış gibi hissediyorum. Uzun süre koşup, koşuya ara verip, döndüğündeki ilk an gibi.

Dahası, önüme hiç bir şey çıkmasaydı da tamamdı benim için. Ama bunu dünden itibaren söyleyebiliyorum kendime. Charlie'cim sağol sen de. Pınar sen de sağol. İyi ki attın yazıyı. 


Eylül’e sayılı saatler kaldı. Hava hafif serinledi. Kırk derecelerde değil artık. Bugün bir de mis gibi esiyor. Marinaya doğru dalgalar sürükleniyor önümde. 


25 Ağustos 2017 Cuma

Gün5: Pretender

Kaş
“Ne kadar süre burada kalacağınızı bilmiyorsunuz. O yüzden en iyisi teslim olun.” dedi D Hoca. Dizler bükülü, vaişaka’da bekliyorduk zaten kim bilir kaç nefestir. Sekizi geçmişti. Surrender! Sonra çoğu zaman vaişakalarda geldi bu söz aklıma. Bugün de olduğu gibi.

Saatimi kalkmak gereken en geç, en erken saate kuruyorum. Yoga yapıp, kahvaltı edip evden çıkabileceğim bir saat. Zira sınava gideceğim. Ve ondan önce uyandığımda bana hediye oluyor. Bugün 6:30'ta uykumu almış şekilde uyandım.

Geçen gün birini arayıp bir şey soracağım. Bülbüllere danıştım. Beste dedi ki: You have “no”; “yes” you can get.  Yani zaten “hayır” var elinde, ama belki “evet” cevabı alırsın.

Bugün motor sınavında da öyle. Kalmak evet ama geçerim belkiJ Konumuz bu değil tabii. 

Niyet ettim zaten at pozuna. Yogamı yapmaya devam ederken, daha başlardayım, birileri, bir şeyler kulağıma fısıldıyor: “Çökmeler çok zor ve sıkıcı değil mi ya?” Sıra at pozuna gelince yaptım yine bugün. 4X3. Mesela bunun da sınırları belli, kaç nefes. Öylesi de kolayıma geldi yine. Gidip de sınırda hissedince bir nefes daha fazla alayım diye düşünmeden. Zaten odamda yoga yaparken mayurayı yaparken yerdeki karelerin çizgilerinde ellerimi nereye koyacağım da ayaklarım süpürgeliklere tam gelebilecek, ati kranta yaparken çizgilere göre matımı nasıl sereyim de ne soldaki kapıya çarpayım, ne de komodine; matta soğumalara geçtiğimde nerede durayım da kollarım sağa sola çarpmasın. Hepsi 4X3 hesabı gibi, kendi kalıbına sadık. Ya da kendi kalıbına mahkum. 

Hım. Teslimiyet. Bir şey yine bana yogada şunu düşündürdü. Ben ilişkilerimde de çok temkinli olabiliyorum. Teslimiyet zor bir konu. Çünkü kurulan her ilişki güzellikleri kadar, riskleriyle de geliyor. Ben o riski almaya hazır mıyım? Hm. Zorlanıyorum yani. Eh teslim olmadan güzellikleri alabiliyor muyum? Olduğu kadar. Verebiliyor muyum, onu da bilmiyorum. Yoga yaparken daha netti kafam. Şimdi yazarken darma duman.

Defne Hoca dün eski yazılarından birinde tam sözleri bu olmasa da "eski kalıplar duruyordu ve ben yogacı'yı oynuyordum" yazmış. A ben mi o acaba. Hani bazen? O zaman bu şarkının vaktidir. 

SINAVA GİTTİM GELECEĞİM! Hem o yolun (Kaş- Kınık) virajlarını niye sevmiyorlar ki? Benim en sevdiğim yollar virajlı, deniz kenarı, orman içindeki yollar. Bak hediye cepte bile.



24 Ağustos 2017 Perşembe

Gün4: Çök Biraz Daha

Limanğzı, Kaş
Saatimi beşlere kurduysam da alarmı kapatıp uykuya döndüm. Yediyi on geçe kalkıp ancak başlayabildim yogama. Udiyalar bazen kendiliğinden olur, karnın oyulur ya. Bugün hiç öyle değildi. Baya çekmeliydi benimkiler. Karnım şiş zaten. Günlerdir ödem. Aşırı da yemiyorum. Ama alkol olabilir nedeni. Aşırı da içmiyorum. Duygudur, duygu. Çalışmamın sonuna doğru biraz daha yumuşamıştı.

Kendimi bir sürü düşünce içinde kaybolmuş buldum çokça. Belki de yine öyle bir halde purnadan kalkıp ellerimle bir çember çizip vahniye geçtim? Hayır ya ne vardı? Böyle değildi. Aa? Neyse vaişakadan devam ettim azıcık öne sarıp. Ve at pozu ekledim bugün. O da 4X3 ya, ilkini atladım. Unuttum. Derste çok fazla ve daha uzun çökmeler yapıyoruz. Evde nasıl zor geliyor. Herhalde tembel bir öğrenciyim. Mesela D Hocanın dersinde öğrendiklerimi ne kadar yaptım diye düşündüm bugüne kadar. Evet konuştuklarımız, kafamdaki sorulara aldığım cevaplar hep aklımda. Ama onları da belki geçiremedim hayatıma. Hatta öyle.

Sonra Defne Hocanın Çok yazısını hatırlattı Tansel. O ve önceki yazılarından bildiğimiz, ne kadar çalıştığı. Yoganın dönüştürücü ya da gerçek yoga olması için belli ki çok ve gerçekten çalışmak gerekiyor.


Bir de dün öğlen yazsam başka, akşam yazsam bambaşka şeyler anlatasım vardı. Şimdi yorgunum. 

Henüz tanışmamış olan varsa Manuş Baba ile tanışın isterim.. Dönersen Islık Çal, Eteği Belinde'ler dinlensin. Ama ben şunu paylaşacağım. Neşeniz bol olsun:)



 
Take The Fake Cake