26 Haziran 2017 Pazartesi

Bir Yoga Günlüğü II - Gün 2: Angel's Share


Biz aslında yoga ile birlikte bir dil öğreniyoruz. Sevgi dili. Barış Manço söylemiş: insanın ilk öğrenmesi gereken dil, tatlı dildir diye? Defne Hocam’ın bize öğrettiği sayısız şeyden biri de bu. Ne şans!

Dün yazdığım yazıya cevaben sevgi koymuş yine karşısına. Ex-Bey’in aslında beklediği şeyin sevgi, sevecenlik olduğunu söylüyor. Güzel dedi, yine bir yol açtı bana hocam.

Aslında kimse kimseyi incitmek istemiyor, herkes kendi yarasını korumakla meşgul diyen yine Hocam. Eh ben artık insanların bir dedikleri, sonra demek istedikleri ve diyemediklerinin daha bir farkında olduğumu düşünüyordum. Daha rahat okumaya başladım oralardan geçe geçe. bBu hikayedeki kırılganlığı görebiliyordum ama sevgi metnini okuyamamışım.

Böyle katı bünyeli; kalkan halini almış göğüs kafesi ile karşında duran, aslında karnına dokunsan hüngür şakır çözülecek halde olan; küsmeye meyilli; kendini mütemadiyen ve herkese karşı koruması gereken insanlar var. Ben onların kulüp başkanıydım dün diyeceğim yakın tarihe kadar. Küskünlerin en küskünü, alınganların en alınganıydım. Biri höt mü dedi tası tarağı toplar kabuğuma çekilir, küser, gurur yapardım. Yaramı korumak için. E karşımda da böyle biri olduğunda tanıması kolay oluyor artık ama dur daha öğrenecek çok şey var Burçe’cim. Fikren bilsen de verdiğin tepkilerle, deneyimleyeceklerinle neler çıkacak acaba buralardan. Diyoruz ya yoga ilişkileri de düzenleyen bir araç diye. Bak işte yoga hayatı düzenledi, yazı geldi. Paylaştım, keşfe yönlendirme geldi.

Bir taraftan da alışmadık kıçta don durmaz ya. Benim önüme sevgi koyduklarında da alamıyordum ki onu. Anlamıyordum. Şimdi ise severim, söylerim, kızarım, kıskanırım, özlerim, sevmem.. (öyle ya yeri geldiğinde sevmemek de lazım).. Hepsine yer var ve ben bu halimi çok seviyorum. Daha doğrusu bunların hepsini yapmayı öğreniyorum hala. Eskiye göre çok daha iyiyimJ Şimdi kendimi mıncırmaya giriştiğime bakmayın. Demek istediğim: hiç böyle değildim. O yüzden sevmeyi bilmek bana müthiş bilgece geliyor artık. En çok öyle kimseler olsun istiyorum etrafımda. Ama böyle konfeti gibi saçılan göstermelik bir şeyden bahsetmiyorum. Sevgi göstermeyi bilmek de bir o kadar bilgelik!

Viski eskitilirken birkaç yıl meşe fıçılarda bekletilir ve buharlaşma nedeniyle her yıl %2sini kaybeder. İskoçlar bu havaya karışan kısma meleklerin payı der. (Angel’s share. Hatta bu isimle bir film var tavsiye ederim!)

Bir kere bu sevgi tozlarından yutmuş olmak gerekiyor, elbette çocukken, ailede. Sağlıklı bir sevgi ile muhattap değildiysek de (ki %90’ımız değildik benim gördüğüm), öğrenilebiliyor. O zaman hop diye koyabiliyorsun o sevgiyi. Bence çok devrimsel bir şey. Gerçek sevgi. Ve korkusuzca onu ortaya koyabilmek. Hele ki böyle canını sıkacak, öfkelendirecek yerlerde çıkarıp şişesini açıp havaya sevgi tozlarının saçılmasına izin verebilmek.

Alınıp küstüğümde ben buradayım diyen ve sevgi yeşerten hocam, yeri geldiğinde işte basit/günlük/karmaşık hallerde böyle ışık tutarak, yeri geldiğinde yazılarıyla, varlığıyla ve duruşuyla bize bu dili öğretiyor. Kendimize ve hayata karşı tutumumuza; içinde dönüp durduğumuz günlük ya da önemli olaylara bakışımıza; yogadaki pozlara ve disiplinimize, ilişkilerimize; her yere sirayet ediyor bu dilin tatlılığı. Ya da nihai hedef bu diyelim.

Artık evet, yavaş yavaş kabuğumun çatırdayıp özümün sızdığını hissediyorum. Bu yeni dilin çok çok etkisi var tabi bu sürece. Yogayla yoğrulup, doğru yönlendirildiğimiz bir yoga okulumuz(!) var iyi ki.

Ben yarın sevgi-benlik- kendini bilme gibi bir şeyler yazacağım sanırım. Buraya not düşeyim. Bunları yazarken bir sürü çağrışım var, söylemesem eksik kalır gibi gelen.

Bir de o kadar sevgi yazdım ki. Bu sevgi pıtırcığı yazım bana bile okuması zor geliyor. Alışmadık kıçta durmuyor mu don yine? Olsun pıtırcık olsun. Kalayım içinde. Oh biraz buralarıma da sevgiiii oooohhh.


Yoga ve niyetlerde de durumlar şöyle: Gglutensiz, şekersiz beslenme kısmı işliyor. Yoga çalışmamı da yapıyorum aksatmadan. Ama istediğim saate çekebilmiş değilim. Sadece Gün 0’da sabah 6da uyanıktım. O da yeniay olduğu için yoga yapmadık. Dünkü rakı ertesi sabahında alarmla uyandım ama “Ya çok yorgunum sonraa” diyen sesime malesef teslim oldum. Çeşme’de yoga günlüğü yazarken, telefondan sangha’yı takip etmeye çalışırken ne orada, ne Çeşme’de olabildim. Zaten öykü yazma girişimleri de güme gitti. Çünkü artık iyice kenara kuytuya kapanmam lazımdı. Hayır aslında sabah 6da kalksam, yogamı yapsam, sonra yazı, sonra günlük. İşte bunlara yer açmayı öğrenmem lazım. O yüzden bugün ayaklarım yere bassın bir an önce diye Kaş’a geldim dün. Hocamın yazdığı gibi düzen ve rutin isteyen minik bebek ağlıyor işte! Bu sefer yine gece yol sonrası danslı, içmeli mevzulardan sonra ancak sabah 8de yapabildim yogamı. Bilmem gereken bir şey var mı? diye sormuştum. Cevaplar ayetler halinde akıyor işteJ Bir de başladığım öyküye çalışsam şimdi. İçimde yazmamak için elli takla atan sesi kısabilsem. Girişsem... 

25 Haziran 2017 Pazar

Bir Yoga Günlüğü II - Gün 1 Narsiste Karşı Spontanlık?

Ayca'nin yazisina cevap yazayim derken baktim uzadi, benim bugunku yazim cikti. Ayca bir kusluk- yuzlesme hikayesini anlatmis. 

Ben boyle bir konusmaya oturacaksam, ya da bir yuz yuze gelme soz konusu ise Defne hocamin bir yazisinda ve sonra defalarca dile getirdigi sey geliyor aklima. Olan bitenden bagimsiz, kendi duygularini paylasmak. "Bu bana şöyle hissettiriyor. " Ama ve zatensiz. "Sen de boyle boyle"siz. 

Zaten bu "Ne hissediyorum su an?"a gercek ve samimi cevabi bulmak en zor olan. İyi, kotu hissediyorum degil: Onemsiz hissettiriyor, degersiz hissettiriyor, yalniz hissediyorum, kiskaniyorum vs artik her neyse. Kendi kendine duygunun adini koyunca iyilesmenin buyuk kismi geliyor. Diger turlu ofkeleniyorum ama alti bos bir ofke. Neye kizdim tam? Ve hayatlar boyle geciyor!

Bu ilk bakis seklim. Hep boyle cozuluyor mu mevzu? Hayir. Simdi Ayca'ya yazarken kendim icin de dusunuyorum. İki gun once İstanbul'dayim. Bir suredir hayatima sosyal medya kanallarindan tekrar sizmaya yeltenmis eski sevgiliyi ele alalim. Niyetim mesaj kaygisi degil, kendimi cozumleme. Hayatimda yok, hic de eksikligini hissetmiyorum. Ben o arada bir suru sey yasamis, cokca degismisim. Artik merhaba merhaba benim icin. Varligi yoklugu bir.

İstanbul'dayken goruselim goruselim diyor zat-i muhterem. Hatta ben Kas'tayken bile oraya gel buraya gel?!?
"Nerdesin, ben buradayim gel." 
"Ne alaka canim, gelemem" Arkadaslarimla oldugumu biliyor hem.

Haddimi astim, kusura bakmalar, vay efendim acaba gorusmemek mi lazim, saygi duyarimlar, laf sokmalar,sakaya vurmalar neler neler. Her turlu duygudan gecisini okuyorum oldugum yerde. 

Simdi denk gelirsek gorusuruz, noldu ne bitti paylasiriz, pekala. O kadar. Daha fazla paylasacagim bir sey yok zaten. Benim programimi birakip, kalkip gidecegimi ne dusunduruyor bu adama? Bu buyurgan tavirdan hic hoslanmadim. 

Hayir agresif, küs degilim. Ben nerede durdugumu biliyorum. Ne isteyip, ne istemedigimi gayet iyi biliyorum. Planli olsa gorurum seni, bana da uygun olursa diyorum. Mevzu kapandi.

"Benim yerim belli, gelirsen gorusuruz" diyor tekrar. 

Bu nasil bir patolojik bir haleti ruhiye? Hayret! Goruselim goruselim, sonra geliyorsan gel ben burdayim. Manyak misin:) 

Bu kibre yer yok benim hayatimda. E gitmiyorum dedin bitti. Yerinde, zamaninda uygun tavri da koydum. Ertesi gun aklima gelince yine ofkelendim ama? Dediklerime ragmen adamin hala ayni nakarati caliyor olusuna herhalde. 

Hayir farkindayim onun halinin. Oyle kendinden emin, guclu bir durus degil bu. Bana da ait olmayan, aslinda benle alakasi da olmayan(?) bir zaaflar, zayifliklar hali.

Ayni tekrara mahkum boyle iliskilerden, dongulerden cikmak; o tekere comak sokmak, kaliplari kirmak bizim yogadaki isimiz. İste bunu yaparken kendimizle ilgili cikarsamalar en guzel hediyeler. Yoksa yuzler, yerler, hikayeler degisiyor ama biz variz. 

Dusunuyorum, bu buyurganliklar bana ne hissettiriyor? (Belki yazi bitmeden gelir onume.. )Bu isin cozumu "ne hissediyorum" mu sadece? İkinci kez acip telefonu posta mi koyayim? Ayni 10dk icinde dedim diyecegimi, ikinci kez demedim diye mi ofke? Acip ertesi gun diyecek bir sey yok artik. Uzay bosluguna firlattim gitti. Bukowski'den şu geliyor aklima ahahaha.



Abimle de konusmuyoruz bu ara. Ayrica anlatirim:)

Hepsinin ortak paydasi nasistik kisilik bozukluguna yuz tutan yanlari. (Yumusatayim.) Bu narsist hale benim kizginligim. Onun da bende bir karsiligi var elbet. Hikayesi var. Bugune ait de degil. Zaten boyle olur. Bir zincir halinde birine kizip patlamaya baslayinca, diger insanlarla da iliskiler benzer konulardan, ortak paydalardan zora girer. 

Ben narsist babanin kizi, babam yerine narsist abimi o figur olarak secmis kendim, hayatima vakti zamaninda narsistleri sokmus ben! Onlarin cicilerini pıspişlayip, ne iyi yaptin, ne guzel dedin diye parlatilmasi gerekir. Dikkat edin hikayeler hep onlarla ilgilidir. Kalkip sormazlar sen naptin, nasil gecti, ee sende ne var ne yok diye. Onlarin hikayeleri, onlar onlar! 

Bir kere bunyede bu direnis baslayinca hepsini silkeleme basliyor. Bizim ex beyi(!) de bu surecten mutevellit kusmustum hayatimdan. 

Simdi yoga hayata dair herseyi, ve dahi iliskileri de duzenleyen bir sistem. Saolsun yeri gelince yogada yaptigimiz hareketler de bol bol ofke, ates cikmasina hizmet ediyor. Bize o ortayi karsilayip, gunluk hayatta gole cevirmekten mesuluz. Belki gunlerdir, bu sabah dahil vucudumdaki ofke pihtilarinin ortak paydasi yine bu hikaye, kim bilir?

Pinar ve Ayca ile ortak noktalarimizdan biri vaktinde ve uygun tepkiyi koymak bu gunlerde. Pek sevdigim Spontanite Tiyatrosu'nun en temel  ilkelerinden bunlar; spontanlik ve uygunluk. Tepki gosterecegim diye kafa goz de yarmayalim di mi? Ya da gelecekle ilgili endiselenmeyelim. Kilic kusanmayalim. Ne derim, oyle yaparsa ben ne tepki veririm diye. İhtiyacimiz olan her sey anin icinde var! Biz yeterki icimizde bir sey kalarak ilerlemeyelim. O sey duygu iste. Ben soyleyip, paylasiyorum ve akip gidiyor diye bakiyorum. 

Abimle kuslugu de zamana biraktim. Ben kus degilim ama o baya kus bana, sanirim. Ben "ofkemizi kustuk, oh ne guzel" diye bakiyorum. Kardes dedigin kavga eder, sonra da "gel buraya be" deyip kafasini gozunu mincirir. Ya da her neyse oyle kalir. Vakti geldiginde goruruz. 

Bugunde yine plajlardan bildirdim. Elimdeki telefonlu halimi sevmiyorum ama yazmak da istedim. Sabah 6da kalkamadim. Ama 9da yaptim artik. Kas'a donunce durumu oturtmak niyetim. 
Sabah da Çeşme kumrularina direndim yine. Devam.

Sesli sessiz harfler icin de özrümü kabul edin:) Surci lisanim da affola.


İyi bayramlaaar:)

24 Haziran 2017 Cumartesi

Bir Yoga Günlüğü II - Gün 0 Glutensiz Şekersiz

Photo: Özgür Göçmen
Kaş
Dün Cesme'ye Tugce'lerin yanina geldim. Gece 2ye geliyordu hoşbeşi tamamlayip yatmaya koyuldugumuzda. Yeniay olduğu için yoga yapmıyoruz biz shadow yogacılar. Gelgelelim(!) gözlerimi tam 6da actim, niyet ettiğim üzere. Yine benim ayilmam icin gecmesi gereken yarim saatlik sure sonunda kalktim. Defne hocamin dunku yazim uzerine Murat Gulsoy'un odevlerini tamamlayip, 28gunyoga blogunda paylasmam onerisi benim icin iyi bir hedef oldu. Hocam yakti isigi bana! 

Sabah herkes uykuda. Oturdum notebookumun basina. İkinci odev icin 45dk kadar karaladim biraz. Draft. Kafamda donuyor hala bir seyler. 

Ben notebookun basinda calisirkenTugce bir ara uyanip "Napiyon?" deyip yatti. :) Ben de bir sure sonra "eh bugun bu kadar cikiyor" diyip yollandim tekrar yataga.

Taa ki mutfakta Nalan Teyze ile Asli kahvaltinin hazirliklarina kadar. İkinci ayilma suremi atlatinca ne gordum dersiniz! Pişi! 

Nalan Teyze kafamdan gecenleri okumus gibi: "Bugun diet falan yok, pisi yaptim! Bugun yemek serbest, yarin napiyorsaniz yapin!"

Benim zihin pazarikta, zaten dun gece Cesme yolunda baslamisti daha. "Of yazdim simdi ama keske daha cok yeseydim bu yeaklilardan!" Gece  benzinciden kayisi ve ceviz aldim. Zaten gec saatte artik bir sey yemeyeyim dedim ama midem kazinirsa diye hazirlik sart. Aksam yemegini yazi yazarken atladim cunku İzmir'de. 4-5 kayisi attim agzima. Cevizi de 6-7 yarimi asmamam lazim. Dizlerim citir citir oluyor. Biraz abarttim ve sabah merdivenlerde inip cikarken bile duyuluyordu sesi. Olsun bugun dengelerim. 

Pişiler deli gibi goz kirpiyor. "Ya Gun 0 aslinda, yarin mi baslasa bu detox? Bir daha nerde bulcam bu pişiyi?" Masaya oturduk Nalan'in yaptigi receller. Dahasi yemem icin israrlar! Bir yemin ettim ki donemem! Yemedim. 

Nedir bu gluten?

Gluten bugday, arpa, cavdar ve (capraz kirlenmeden dolayi) yulafta bulunan bir protein. Dolayisi ile tum bu tahilli urunler gluten iceriyor. 

Nedir bana etkisi?

Bagirsaklarda enflomasyona (doku hasari) neden olarak siskinlik, sindirim sorunlarina neden olabiliyor. Ben yemedigim zamanlarda uzun surede ve yavas yavas acikiyorum. Enerjim de yuksek ya da stabil oluyor haliyle. Aksine glutenli beslendigim zamanlarda, zaten midem kazinarak uyaniyorum. Cok hizli ve cok sefer acikiyorum gun icinde. Karnim cok sisiyor bir de:/ Surekli gurul gurul hali de cabasi. Araliksiz bira iciyormusum gibi dolasiyorum etrafta. Glutensiz zamanlarin hafiflik hissiyatindan eser yok:(

Seker de benim surekli cişe gitmeme sevep oluyor. Yine ayni sekilde asiri acikma, hizli enerji dususunu takiben cok yeme istegi.

Ben colyak hastasi degilim. Gecen sene Defne Hocamin basladigi #sekersizglutensiz40gun detox harekatina dahil olarak basladim. Dun de yazdigim gibi hic de yapilabilir gelmiyordu bana. Cunku hamur ve tatli uzerineydi benim butun beslenme seklim. Makarna, kahvaltilarda sayisiz ekmek, uzerine surulen fistik ezmesi, recel kombolari, cikolatalar, disarlarda yenen tatlilar! Bir tek cayi ve kahveyi sekersiz icerdim. 

Bir niyetle basladim. Hazirlikli olunca sandigim kadar zor olmuyormus glutensiz ve sekersiz beslenmek. 
Tatli isteyince yiyebilecegin meyveler yakininda bulunmali. Abartmamak sartiyla tabi. Meyve de pek sekerli zira. İs yerine, disariya giderken yaninda goturmek lazim gerekiyorsa. Evet buna bir mesai harcamak gerekiyor. Alisveris icin en basta kafa yormak lazim zaten. Beni zaten en cok korkutan "Ee bunlari yemeyeceksek ne yiyecegiz?" olmustu.

Sabah kahvaltilarinda zeytin, peynir, meyve, tahil, kuru meyve, domates, salatalik, yesillik.. secenek bol!

Oglen ve aksamlarda et, balik, sebze seceneklerinin hepsi. Maş fasulyesi, kara bugday, kinoa, meksika fasulyesi, avocado, keten tohumu, chia, mercimek benim alisveris sepetimde oldu hep. Benim gibi yemek yapmaya usenen biri icin haslamasi, yemesi kolay seyler hem. Mantar, kabak, yogurt vs o an evde ne varsa artik yapip yiyordum. Patates ve pilav da serbest. Yine abartmamak onemli tabii.

İlk basta glutensiz ve sekersiz kalirken marketlerde satilan yapay glutensiz ekmek, makarna ya da sekersiz cikolatalardan almadim hic. Cunku fikren bu besinleri yememek, o aliskanligi kirmak asil mesele. 

Bir yila yaklasiyor artik benim glutenden ve sekerden uzak durma maceram. Ara ara salsam da, izin versem de kendime genelde uymaya calisiyorum. Ama soyle bir durum var, gluten ve sekerde azaltmak diye bir sey yok. Defne hocamin deyisiyle bir seyi 99% yapmak ile 100% yapmak arasinda cok fark var. Gluten vucuda bir kere girdiginde bende etkisinin gecmesi 2-3 ya da 3-4 gun oluyor miktarina gore. Bunu yoga sayesinde iyice hassaslasan, vucudunu tanimaya, takibe baslayan bunyem sayesinde rahatlikla soyleyebiliyorum. (Glutensiz udiyanalar ile glutenli zamanlar elbette bir degil:) bagirsaklarin performansindan oturu. ) 

Seker de oyle, azaltmak degil tamamen birakmak en ise yararlisi. Azar azar caydan, kahveden almayip baska yerlerden vucuda girmesi bir uyusukluk hali gibi dusunun. Tamamen birakip, bir sure boyle beslenince, sonradan yedigin hic bir seyin tadi ayni olmuyor zaten. Her sey cok ama cok tatli geliyor. Canin zaten kolay kolay istemiyor. Bir bulanti hali. En favori cikolatalarim bile degisti cunku cok yapay sekerliymis meger onlar. 

Bunu da ara ara plajda yazarak tamamladim. Biraz asosyl gorunuyor olabilir:) Yani Gun 0da beslenme, yazi, blog her sey tamam. Yarina kuruyorum ben yine saati 5:30a. 6da yogada bulusmak uzere sangha💙

23 Haziran 2017 Cuma

Gün 25 - Yeniay, Yeni Niyetler

Artık ikinci #28günyoga döngüsüne geçme vakti geldi. İlkini 28 güne tamamlamıyoruz ve sıfırlıyoruz. Çünkü yarınki yeniay ile birlikte başlayıp , ona göre ilerlemek istiyoruz. Pınar takvimler, aylar, döngüler diye çok güzel anlatmış iki yazısında. (Bir , İki )

İlkini okuduğumdan beri düşünüyorum benim niyetim ne olsun bu yeni döngü için. Pınar’dan aldığım ilhamla damlalar hemen birikmeye başladı niyet kovasında.

Bundan 26 gün önce geçen sene Defne hocamızın başlattığı bu #28günyoga harekatını Pınar yeniden canlandıralım mı diye yazmıştı. Hiç düşünmeden evet dedim. Çünkü böyle bir şeye kendim kalkışmazdım, ama söz vermiş olursam bu plana sadık kalacağımı biliyordum.

Sanırım o zaman Pınar’a yazdığım cevapta ilk niyetimi de belirlemiştim. Yazmak ve paylaşmak! Çünkü Kaş’a taşınmadan önce İstanbul’da her gün yazmaya ayırdığım bir mesai vardı. Her gün günlük tutuyor, deneme tadında bir şeyler yazıp çiziyordum. Bloga postlar hazırlıyor ama bir türlü paylaşma kısmına geçemiyordum. Bir şey beni engelliyordu.

Hatta Murat Gülsoy’un Yaratıcı Yazarlık kursuna katılmıştım. 10 hafta süren bu kursta her hafta ödevlerimiz oluyordu. Ben ilk öykü ödevimi yazıp, sınıfta okuduktan sonra bir daha ödev teslim etmedim. Hayır deniyordum da sürekli. Oturup bir şeyler yazıyorum. Ama inanılmaz dağıtıyorum, anlatmak istediğim bir sürü şey var, onları sığdırmaya çalışıyorum, sonuca bağlayacağım derken kendim bile sıkılıp bırakıyordum.J Ya da paylaşmaya çekiniyordum. Bir tıkanıklık vardı işte. Başka da hiç ödev teslim etmedim. Dersleri eksiksiz takip edip, çokça zevk alsam bile.

Nihayetinde kursun son haftası geldiğinde haftanın konusu karakterdi. Dersin bir yerinde Murat Hoca “Mesaj kaygısı ile yazmayın. Çünkü bunun okur tarafından hissedilmesi kaçınılmaz.” dedi. Kursun son gününde bende kilitler açıldı işte.

Benimki şuna laf sokayım, buna mesaj yollayayım durumu değil tabii. Mesela benim anlatmak istediğim bir psikolojik çıkarsama var ve örgüyü bunun üzerine kuruyordum. Yani okuyan “Heaa demek ki ben bunu, bunun için yapıyormuşum.” desin ve düşünsün gibi bir istek.J Çünkü ben en çok böyle kitapları seviyorum. Ama beyhude çabamı son derste de olsa anladım.

Öyleyse bu günlük işi güzel gidiyor artık. Benim yeniay’daki niyetim bu öykü, kurmaca, hikaye mevzuları üzerine her gün mesaii harcamak olsun! Çünkü git gide uzaklaştım bu çalışmalardan, erteliyorum sürekli. Paylaşmaya değer bir şeyler çıkar mı bilmem ama her gün buna mesai harcayacağım! Sırf bu yazmaya çalışma kısımları bile hoşuma gidiyor. Bu işte varılacak nokta değil de yolculuğun kendisi olan kısım. Bu yaratma süreçleri zaten kendini tanımaya çok yarayan, en çok zevk aldığım kısım aslında.

Diğer niyetim de glutensiz, şekersiz döngüye sadık kalmak. “Nolcak ya, arada kendime izin versem bir şey olmuyor işte, istediğim zaman dönüyorum disiplinime, iradem kuvvetli zaten” deyip şu günlerde yediklerim zıvanadan çıktı.

Yogaya tabii ki devam. Zaten herşeyi, günümü, zihnimi düzene sokan da bu. Madem öyle onu da gün doğumu saatine taşıyayım. O saatlerde bir uyku molasında uyanık bile olsam, “Amaan 9-10 gibi kalkcam, o zaman yaparım.” diyip yatıyorum.

Çok mu askeri oldu? Dünyayı ele geçireceğim hale bak! Acaba gluten, şekersiz topuna girmesem mi, küçük kaçamaklara izin mi versem diyor şimdi zihnim.

Ama artık bunlar hayatımın parçası ve düzeni haline gelmiş, devam ettirmeye çalıştığım şeyler. Varsın öylesi, böylesi olsun. Benim asıl hedefim şu yazma işi yine.

Geçen sene de Defne Hocam’ın facebookta başlattığı #glutensizşekersiz40gün grubuna dahil olmuştum, duyurusunu okuyunca. “Yok canım 40 gün değil de 21 yaparım ben. Yok yok 7 gün olsa yeter bana. Aman bakayım gittiği kadar..” diye başlayıp tamamlamıştım. Bir gruba dahil olup, aynı anda başkalarıyla benzer süreçlerden geçerek ilerlediğimi görünce tamamlayabilmiştim. Sonra şekersiz ve glutensizliği bırakınca beni nasıl kötü etkilediğini görüp mümkün mertebe şekersiz glutensiz devam ettim hayatıma.

Siz de henüz dahil değilseniz yeniayda yeni niyetler belirleyip dahil olun derim bize. Uzaktan yakından farketmez. Yoga yapın yapmayın, yazın yazmayın. Kendiniz için bir niyet belirleyin bu güzel günde. J


E o zaman niyet ettim, niyet eyledim.

21 Haziran 2017 Çarşamba

Gün 23 - Gerçeklik, Mutluluk, Kendini Yeniden Yaratmak

Kekova
Her gün kendini yeniden yaratmak lazım! Her günü, her anı yaratıcılıkla ve cesaretle doldurmak gerekiyor. Bunun için Datça, Kekova, Kaş, İstanbul gibi çıldırık rota izlemek gerekmiyor illa. Kaş’ta olduğum yerde beş kmlik hatta da bunu yapıyordum artık. Olaylar, durumlar aynı ama benim hissiyatım sürekli yeniden yeniden bakmak yönünde. Shadow yoganın amacı ruhu, ruh olmayandan ayırmak demektir. Bireyde gerçeklik algısını tıkayan veya çarpıtan, bu yüzden de karmaşa yaratan sabitleşmiş kalıpların titizlikle azaltılmasını kapsar.*

Hayatımızdaki her insan kendimizle ilgili bir yanımıza ışık tutacak bilgiler taşıyor. Başkasında yücelttiğimiz, övdüğümüz, sevdiğimiz yanlar neler? Bakın, kendinizde de sevdiğiniz yanlar bunlar olacaktır. Ya da bizi üzen, kıran, kızdıran, korkutan, kıskandıran ne varsa kendimizin bir parçasına karşı duyduğumuz öfkenin, kabullenemediğimiz yanlarımızın yansımalarıdır. Çünkü bize ait olmayan şey bizi rahatsız etmez. (If you hate a person, you hate something in him that is part of yourself. What isn't part of ourselves doesn't disturb us. Hermann Hesse)

Her şey kendimizle alakalı. Bir kez bunu keşfettiğimizde kendimizi diğerinden pek de güzel sıyırabiliyoruz. O zaman görüyoruz ki alınganlıklarımız iyice azalmış.. Hemen bitmiyor tabii. Alındık mı artık gidip ben buna kızdım, bu beni üzdü, sen buna niyet etmedin belki ama bana böyle hissettiriyor, bil diyebiliyor insan. Dahası bunları dedin, o da anlamadı mı? O zaman da yolunu ayırabiliyor, hiç bir patolojik bağlantı yaşamadan. Yaşadıysa da dönüp tekrar bakıyor, neden diye, kendine.

Yukarıdaki her bir adımın bir hikayesi var bu geçirdiğim bir buçuk senede. Yoga, terapi süreci, etrafımdaki arkadaşlar ve hocalarım ile bolca dönüp dönüp kendime bakma fırsatı buldum. Hatta kendime bunu iş edindim. Bu süreçte bunlar birileri vasıtasıyla su yüzüne çıktı da, farkına varıp sıyrılabildim diyebileceğim şeyler bunlar. Onların bir de taa geçmişteki gerçek incinmişlikleri var. Sen o incinmişliklerini bir kere onarınca biliyorsun artık orası bir daha öyle acımayacak. Senin canını bir daha kimse öyle acıtamaz. Şimdiki duygu ve düşünceler geçici zihin dalgaları sadece.

Gerçeklik oldukça kaygan bir zemin. Tam gerçekliğe ulaşmak için önce aile, arkadaşlar, çevre, toplum kalıplarından mümkün mertebe sıyrılabilmek gerekiyor. En önemlisi de kendinden. Zihin çünkü hikayeler uydurmaya pek hevesli.

Sinan’ın geçen gün attığı Vladimir Bartol’un kitabından bir örnek vereyim. “Pintinin biri gizli bir yere hazine saklar. Etrafındakilere kendini fakir biri olarak tanıtmakta ama için için zenginliğine sevinmektedir. Bir komşusu bunu öğrenir ve sakladığı hazineyi çalar. Ama bizim pinti hazinesinin çalındığını öğreninceye dek sevinmeyi sürdürecektir. Son nefesini verene dek durumu öğrenmezse ölünceye dek zengin olduğunu düşünerek mutlu olacaktır.......Ya da tam tersi durumu ele alalım. Diyelim ki adamın son derece sadık bir karısı var. Ama yalancı kimseler onu karısının sadakatsizliğine ikna etsinler. Bu durumda adam cehennem azabı içinde yaşamaz mı? Gördüğünüz gibi bizim mutluluğumuzu ya da mutsuzluğumuzu belirleyen şey hakikat değildir. Bizler tasavvur eder, kanaat sahibi olur sonucunda da mutluluğa ya da mutsuzluğa erişiriz. Üstelik her yeni gün kanaatlerimizin ne derece aldatıcı olduğunu bize gösterir.” **

Yaşadığımız her ilişkiye dair durum bu aslında. Duygulara ve olaylara bakış açımız için geçerli bu. Her arkadaş, sevgili, aile üyesi, iş arkadaşı, trafikteki x kişisi ve daha niceleri. Hepsiyle ilgili inanç kalıpları geliştirmişiz ve bu gözlükle bakıyoruz. Toplumca cıkcıklanan bir durum, ailemizin inandırdığı doğrular, yanlışlar, hepsi ama hepsi saçma sapan şeyler. Kendi sınırlarımızı kendimiz keşfetmeliyiz. Ben sınırlarım olmadığını farkettiğimden beri buna çalışıyorum. Hala öğreniyorum. Deniyorum. Sınırları bazen gevşetip, ileri taşıyıp, hmm bana göre mi değil mi onu görüp yeni bir noktaya, bana ait olan bir noktaya taşıyorum. Sınırlar da bizim kim olduğumuzu belirliyor. Eh kendini tanıma süreci.

Hayır risk almasak, sınırlara sıkı sıkı sarılıp dursak nolur. Hiç üzülmez miyiz? Benim önceden çok katı dış kabuğum, yere düşse almayacağım burnum, asla kırılmamaya yemin etmişcesine kendini koruyan bir hal, tavrım vardı. O zaman da kırılmadım ve üzülmedim mi cidden? Yoksa kendimden mi sakladım üzüntümü, erteledim mi?

Bir kırılganlıkla açık olmak olabildiğim en güçlü hal. Bunu keşfediyorum. Her gün ama her gün zihin uydurmasyonu ile hakikat arasındaki farka gözümü dikip bakıyorum. Zaten iyileşmiş, herkesten, her şeyden bağımsız kendini kabullenebilmeyi, kendini sevmeyi öğrenmeye başlamış bir ben var ortada. Ne mutlu oh. Tabii ki zayıfladığım, hikayelere kapıldığım anlar da çok. Ama bu 28 günlük sürecin disiplini beni artı tarafta tutmakta daha güçlü kıldı, onu söyleyeyim.

Bu durumda sadece seçmek kalıyor. Hakikatin tüm yanlarıyla gelecek mutluluklar ve olası mutsuzluklar, ya da suya sabuna değmeden, uykuda bir yaşam. Uykuda, risksiz ama hala gerçek tatminden uzak. Bilemiyorum. Birine daha yakınım ama ikisi de bir o kadar kabul edilebilir.

Her durumda itinayla kalıpları kırıp, tıkanmış, çarpıtılmış yerleri ayrıştırmak bizim işimiz olsun!

Öyle olursa, böyle söylerse, ya şu gelirse başıma dememek gerekli. Kendime de tekrar tekrar hatırlatıyorum, bir anlamda kendimi yeniden yeniden yaratıyorum. Onu o zaman düşünürüz gerçekten. Anın içinde gerekli her şey var çünkü. Vakti geldiğinde de olacak.

Risk alın. Eğer kazanırsanız mutlu, kaybederseniz akıllı olursunuz. Ahahah yaşasın kötü çeviri!!! (Take risks, if you win you will be happy, if you loose, you will be wise.)

Benim günler böyle geçiyor bu aralar. Odağım buralarda. Aman şöyle biliyorum, böyle iyiyim değil anlatmaya çalıştığım. Süzgecimden geçenleri paylaşıyorum. Aynı zamanda nelere sürekli takılıp kendime hatırlatmam gerekiyor gibi de.. Sabah yine yogamı yaptım. Az vakit var, araba servis randevusuna yetişeceğim diye biraz kısaltarak yaptım yogayı. Sonra öğlene ertelendi, tüh dedim. Yapacak bir şey yok. Yarın güzelce yoga yaparım.
*Shadow Yoga- Zhander Remete

** Vladimir Bartol – Fedailerin Kalesi Alamut

20 Haziran 2017 Salı

Gün 22 - #takethefakecakeontheroad

Kekova
22. günde selamlar! En son Cuma günü Datça’da ayağımın tozuyla yaptığım yogadan sonra dökülenleri paylaştım blogda. Yoga rutinimi aksatmadım ama yazmaya ara verdim. Çünkü çok fazla şey sığdı o araya ve yazmak için yanımda bir tek telefon vardı. Telefonu da eline alıp, yazı vs için harcadığım vakitte sosyal medyada fazla vakit geçirir olmuştum. Bilmiyorum son 96 saatlik zaman diliminde biraz yaşama daha odaklandım diyeyim. BU arada okuyamadığım yazılar da birikti.

Bizim yoga yapmak için ne kadar çok kriterimiz var. Camlar kapalı olsun, yalnız olalım, temiz olsun, midemiz boş olsun vs vs. Datça’da Cumartesi günü hızlı geçecekti, onu biliorum. Kalktım. Sabah yapmazsam zora girecek. Güne başlamadan odadaki şartlar hiç de sağlanmasa da yapacağım yahu dedim. Hocam bir yazısında mı, sınıfta mı bahsetmişti uçakta bile yapıyorum o uzun uçuşlarda diye. Evet yine hocamın dediği gibi kendimize şefkat,kolaylık kisvesi altında disiplini de elden bırakmamak lazım. Ama yeni şartlara adapte olup, bahanelere takılmadan disipline devam etmek lazım. Çünkü alıştım bir kere bu süreçte. Her yer, her durumu yeniden düzenlemek mümkün. Burada mevzu bahis yoga ama bir kere niyet ettiğinde hayatında her şeye yer açabiliyor insan. (Where there is a will, there is a way.)

Datça’ya ilk defa gittim. Gün batırma rakısında, gökyüzünün denize karışıp pembe mavi renkleri ayağımıza taşıdığı Kumluk Plajı; Ege’nin Akdeniz ile buluştuğu Knidos’ta antik kalıntıların arasından geçip mavi, yeşil, turkuaz, lacivert renklerin oynaştığı denize atlamak; daracık, virajlı yollarda köylerin arasından geçip doğanın içinde bitmek bilmeyen yollar..Hepsini koydum cebime.

Sizi bilmiyorum ama ben yolda olmayı çok severim. Oldum olası. Çocukluğumun araba yolculukları mı beni böyle leyleği havada gören biri yaptı? Her yaz teyzelerim, dayım, ailem ile uçup kaçıp yaptığımız tatiller mi? Hadi Bolu’ya gidip yemek yiyelim diyen sesler mi? İstanbul’da durmadan gezip tozan ailemin bayrağını ne de güzel taşıyorum. Yolda olmayı sevdiğim kadar, gökyüzünü, denizi, yeşilliği, aldığı renkleri, eski evleri, geçtiğimiz köylerdeki insanların hallerini izlemek, içlerinden geçip tanık olmak çok hoşuma gidiyor.

Pazar sabahı da Kekova’daki tekne turumuza yetişmek için sabah 6’da yola düştük. Önceki alkollü gecenin geç yatmış savaşçısı olarak enerjik uyanabildim. Ama yolda giderken geberdim resmen! Zaten fırıl fırıl dolaşmaktan vata azmış durumda. Bir de mide bulantısı eşlik edince yol bitmeyecek sandım. İnsanın hareket kabiliyetinden hızlı giden her şey ondaki hava elementini artırıp vücutta ve zihinde çılgın dalgalanmalara sebep olduğunu bi fiil yaşıyorum. Neyse toparladım bir şekilde.
11 gibi Kekova’da teknemizdeydik. Yollardan sonra denize açıldık. Bu sefer bambaşka güzellikteki koylara yolculuk.

Akşam Kaş’ta evime girdiğimde 20:00’i geçiyordu saat. Biraz bönbön etrafa bakınıp yoga yapmaya koyuldum. Bunun için de yok önce çantanı aç yerleştir, bir etrafı mı toplasan, masanın üzeri de çok dağınık gibi dikkat dağıtıcıları geçip koyuldum hemen yoga çalışmama. Evet aslında bir sürü şartı var yoga çalışmamızın ama aslında vücudun olsun, yap işte. (How to have a beach body, 1)have a body, 2) go to beach ) Bu da yetmedi ertesi gün geç yapılan kahvaltıdan sonra İstanbul’a doğru yola çıkmıştım. Bu sabah da yogamı aksatmadan yaptım yine.

(Kırmızı çadır beklentisiyle yapmadığım udiyanalar, mayuraları da kattım. Benim yeni regl düzeni nasıl olacak bakalım. Belki de geçen ay Şirince’de yoga yapabileyim diye bir istisna yapmıştı vücudum kendineJ )

96 saat içinde kaç mil, kaç kilometre yol aldım bilemiyorum. Kaç insanla tanıştım, ne güzelliklerin içinden geçtim. Bolca gökyüzü seyrettim, kaç şarkı eskittim. Bunlar olurken zihnin belli gündemleri var elbet. Şunu söylemeliyim ki her gün kendini yeniden yaratmak lazım! Her günü, her anı yaratıcılıkla ve cesaretle doldurmak gerekiyor. Bunun için Datça, Kekova, Kaş, İstanbul gibi çıldırık rota izlemek gerekmiyor illa. Kaş’ta olduğum yerde beş kmlik hatta da bunu yapıyordum artık. Olaylar, durumlar aynı ama benim hissiyatım sürekli yeniden yeniden bakmak yönünde. Shadow yoganın amacı ruhu, ruh olmayandan ayırmak demektir. Bireyde gerçeklik algısını tıkayan veya çarpıtan, bu yüzden de karmaşa yaratan sabitleşmiş kalıpların titizlikle azaltılmasını kapsar.*

Bu kendini yeniden yaratmak ile ilgili yazmaya yarın devam edeyim. Çünkü yine bir yerlere koşturacağım. İstanbul’daki favori noktalarımdan Petra’dan bildirdim. J

*Shadow Yoga- Zhander Remete

16 Haziran 2017 Cuma

Gün 18 - Datça


Oguzcan Datca'da. Sabah atladik Datca'ya geldik. Dun aksamdan icilip coşulmus, uzerine Datca'nin virajli yollarinda yesile ve maviye doyulmuş. Son 50km gecmek bilmedi. Bir de hareketten yorulmus halde attim kendimi odaya.  Disarisi da bir ruzgarli. Camlari kapatip, sicak odada Hot Yoga kivaminda şu vatayi bir atayim diye yumusak ve kisa bir calisma yaptim. 
Bugun yine renkten renge gecen bir Burce izliyorum, daha gunun yarisi. Hadi bakalim:) Sabahki ruh hali de benim, simdiki de. Keskin degil ama tatli, yumusak gecisler.

Bunlari not duseyim de buraya, sonra bu 28 gunluk dongude nerelerde, nasildim diye dönup bakayim. Biraz da adet yerini bulsun diye mi.. Yazacak sey cok aslinda, bildik seyler de..

Ne bileyim mesela butun icinden gectigimiz duygular bizle alakali, bize ait. Kimse hissettirmiyor onlari bize. Bosluk bizim bakisimizin seklini aliyor. Ayni seye şu zaman kizip, uzulup baska zaman hic bir sey ifade etmemesinin baska bir anlami olabilir mi?

Ya da bitmis bir olaya, hala yas tutmak, uzulmek niye? Bir zaman gelecek ve gececek. Goruyorum. O tutunulan duygulari goruyorum etrafimda. İzliyorum. İzlemekten baska yapacagim bir sey yok cunku.

Kendimden biliyorum cunku. Bana gelip, icinden gecip gormedigim halimin ne oldugunu biri soylese benimser miyim onu hemen? Hayir. Biliyorum ben de soylesem, gokten inme bir bilgi olarak duracak orada. Zaten iyilestirici olmayacak. İyilesince belki o orada olmayacak. 
Datca'dan💙

 
Take The Fake Cake