25 Eylül 2016 Pazar

Luxembourg



Şimdi bu Lüksemburg nereden çıktı? İşten ayrıldığımdan beri bir Kaş'a ve sonrasında Fethiye Kaleköy'e yoga inzivasına gittim. Onun dışında İstanbul'daydım. Benim için oldukça uzuun bir süre:) Sanırım kendisinden kaçacak bir şey olmayınca İstanbul'da kalmak hiç de fena olmuyormuş. Hayatımın kendimle başbaşa kalmak konusunda en huzurlu dönemindeyim. Neyse Lüksemburg!

Bir süredir bilet bakıyorum, bir yere gidicem gidemiyorum. O adımı atamıyorum. Yogada da öyle. Kendi başıma yaptığım pratiklerden öylesine koptum ki. Her gün yoga dersine gidiyorum, Neredeyse istinasız. Bazen günde iki kere gittiğim oluyor hatta:) Yoganın böyle bir skorla işi yok o ayrı, ama kendi başıma bir türlü matın başına geçip yapamıyorum. 

Neyse geçen hafta burası dahil 3 ayrı plana imza attım. Özgür sürekli gidip geliyor ve buraya aşık. Dedim bana yaz tavsiyeleri, ben gidiyorum. Her şeyi planladı benim için. İki gün sonrasında uçakta buraya dogru yola koyulmuştum işte. 

Ben fotoğraf koyacaktım ama yazdım da yazdım. 





Beim Renert


Etrafta dolaşırken dışardaki masalarını dolu görünce geldim buraya. Önce dışarıda oturdum. Yanımdaki amcanın sigarasını solur halde buldum kendimi. "Ay gitsem mi", "Zaten sadece minik atıştırmalık varmış" "Keşke otele yakın Pizzeria Bella Napoli'de yeseydim" derken garson kız geldi. Riesling olduğunu duyunca durdum. Hadi içeri geçeyim bari. İçerisi de fıkır fıkır insan dolu. Oturdum. Ortam gayet keyifli. Ama sol kulağım tıkalı uçaktan beri. Böyle az duyuyorum ama ses de bir o kadar rahatsız ediyor. Yanımdaki masaya da bir grup toplaşmaya başladı. Toplamda on beş kişi fln oldular dört kişilik masada. Hadi ben şarabımı içeyim, yazımı yazayım derken onlar da gitti. Oh. Böyle çalan güzel jazz müzik duyulmaya başladı ortamda ve daha da güzelleşti. 

Yogada da böyle. O zor pozların içinde dayanma noktanın sonuna geldiğinde "eforsuz" durmaya çalışırken bir bakıyorsun o pozun içinde gevşeyebiliyorsun bazen. Nasıl? Nefesinle kalarak. Bu oluyordu işte. Etrafta olan bitene direnmektense şöyle bir gevşeyince fıtır fıtır çarklar lehime işliyordu. 

(Domates soslu, parmesanlı köfte)


Sonra ertesi gün sabah 6 civarlarında uyandım. 8:30larda sokaktaydım:) 
Sabahları baya soğuk oluyor. "Eh iyi güzelmiş işte, yani tamam. Clervaux'a gideceğim zaten, orası belki şöyledir böyledir. Yani Lüksemburg'un çok da " diye mırıldanıyorum kafamda. Bu arada her yaştan insan yokuş, soğuk demeden koşuyor. Sokaklar onun dışında çok ıssız. Zaten çok erken çıktım. Bu tontik amca ve denk geldiğim bir sürü kimse sıcacık gülümsüyor. O kadar gözleri kaçırarak ve selamlaşmadan yaşıyoruz ki İstanbul'da, alışmışım artık, farkediyorum. Ama sahte ve zorlama Amerikan selamlaşmasından da bahsetmiyorum. İnsanlar gerçekten çok tatlılar yahu. Farklı bir içtenlik ve sıcaklık var ortamda. Hmm deyip şöyle koltukta otururken kaykılıp iyice yerine yerleşirsin ya, öyle yerleşiyorum, gömülüyorum şehre biraz daha. 
Demem o ki, o yogadaki pozdan bir adım geriye çıkmadan kalıp, pozun içinde eriyebildiğinde nasıl sana hediyeler sunuyorla bedenin, dışarısı da öyle. Süprizlerle dolu. :)



Hotel Grey: Gar'ın hemen karşısı. Çok hoş dekorasyonlu, tatlı odalar. Ve anlayışlı, yardımcı olan, insiyatif alan personel! 











Speculoos yazan her şeye yapışın! Harika. Bu biscüvinin kavanozda sürülebilir hali de satılıyor. Hatta artık Türkiye'de de var, görmüştüm. Aklınızda bulunsun. Yum!








Sonra şöyle tatlılıklar oluyor: Al-Oku-Geri getir ya da değiştir. Bu amca kitabını seçiyor intina ile. Geçip parkta oturup okuyor. Kitapların hepsi yepyeni ve müthiş düzenli.





Şehir merkezindeki meydanlardan birinde antika, ikinci el eşya/kitap standlarına denk geldim. Bir diğerinde de pazar kurulmuştu ve bir sürü çiçek, bitki de satılıyordu. Harika! Ben baya ölü şehir beklerken inanılmaz canlı, renkli bir şehir çıktı karşıma. Ama sakin de. İtiş kakışsız. Yormayan. Bu bebek de tam bir kabus.


İyi ki almamışım bu ananası. Teyze biraz pahalı satıyordu. Sonra bir dükkan keşfettim. Maisons De Monde diye ananas cenneti! Dahası aşağıda...


Tam dedikoducu tipi yok mu bebeklerde ya:) 



La Soupe


La Soupe'de balık çorbası içiyoruz. Ama genelde bitmiş oluyormuş. Ben de Classic çorbalarından aldım. Mamma mia! 

Maisons Du Monde

 Müthiş keyifli bir dekorasyon dükkanı. Ben geçen sene taşınırken bütün zamanımı böyle dükkanlarda ve websitelerinde geçirdim. Taşınma, dekorasyon işlerim bitti ama hala müthiş keyif benim için. Paylaşacağım onları da. Bir de minicik bavulla geldiğim için abart(a)madım. Ama yine de ufak tefek bir şeyler doldurmuş olabilirim. :)

Çerçeveler, mumluklar, süper cool objeler, neler neler. Vintage design köşesi de vardı kocamaan.  



Bu ananaslı defter de Maisons Du Monde'den <3 p="">



Bir diğer zevkim kitapçılarda vakit geçirmek. Burası acayip hoş bir yerdi. Yine zor durdurdum kendimi kitap depolamaktan. 


Monop'da sağlıklı besleneyim derseniz bir sürü şey vardı soğuklar kısmında. Salatalar, wrapler. Ben Glütensiz- şekersiz detoxumu bitirdim ama şekerli şeyleri canım neredeyse hiç çekmiyor. Ekmek neredeyse tamamen çıktı hayatımdan. Yani çok özel bir burgeri yememezlik yapmıyorum ya da özel bir pizza vs. 
Ayrıca Alsace Lorraine'den tanıdığımız Riesling yine bu markette de göz kırptı bize. Yani bu ya da başka marketlerde gelmişken 5-6 eur'ya bir iki riesling alınabilir:) Ben artık dönüşte havaalanında bulmayı umuyorum taşımak istemediğim için. 




Vee Clervaux'a tren yolculuğu...

To be continued:P



 
Take The Fake Cake