9 Ağustos 2016 Salı

Kabak Lazanya


Dün instagram hesabımda paylaştığım Kabak Lasagne (ona bu ismi verdim) nasıl yapılır sorusunun cevabı şöyle:) 

3 adet kabak
Dil peynir, Örgü peynir, Tel Peynir :) ya da kaşar peynir
Parmesan
1 yumurta
1/2 yemek kaşığı yağ
1 kaşık yoğurt
Kabak Çekirdeği İçi 
Fesleğen

Kabakları doğrama aparatımla incecik dilimler halinde doğradım. Bunları fırına koyacağım kaba dizdim bir güzel:) Diğer tarafta 125 gr kadar kaşar peyniri ve parmesan peyniri ayrı ayrı rendeledim. Parmesanı üzerine koyacağım için karıştırmadım. Kaşar peynir kabını içine 1 yumurta ve 1 yemek kaşığı yogurdu ekleyip karıştırdım. Karabiber, acı biber, tuz zenginleştirmesi sizin damağınıza göre şekillendirin. ben ekledim peynir harcına. Ayrıca kabakların üzerine de azıcık karabiber serpiştirdim.
İlk kabak katının üzerine kaşar harcını boca ettim ve diğer ince dilimleri tüm peynirin üzerine dizdim. Hatta biraz oyunlar oynayarak şekil verdim kabaklara. Sonra 200 derecede ısıtılmış olan fırınıma attım kabakları. Pişip renginin değiştiğini görünce çıkarıp parmesan rendesini tüm kabın yüzeyini kapyalacak şekilde ekledim. Üzreine kabak çekirdeği içlerinden serpiştirdim. Fırını kapattım ve o sıcaklıkla birlikte parmesanın erimesine izin verdim. Önceden koysam yanardı. Ve en son fesleğenelerden 4-5 yaprak alıp dilimleyip koydum. 

Not:
Ben evde tel,örgü ve dil peynirleri var diye bunları kullandım. Eriyip güzelleşebilecek her peynir olur. Hatta kabakları da rendeleyip peynir ile tamamen karıştırıp öyle de fırına atabilirsiniz. Size kalmış. Tarif ölçülerim de atmasyon zaten:) Göz kararı harikalar yaratırsınız siz, ben bile yapabiliyorsam:)

Bu aralar #şekersizveglütensiz40gün detoksu yapıyorum. Onunla ilgili de yine instagramdan takip edebilirsiniz beni:P Bu yüzden kabak çekirdeği içi almıştım. Her şeye ekliyorum:) Fesleğen de öyle. Metro'dan aşağıdaki bitki şeklinde satılan fesleğenlerden alın derim:) taze taze her şeye ekliyorum. ahah :)  

Öyleyse afiyet olsun!
Yapınca bana da haber verin nasıl oldu, siz nasıl yaptınız diye, olmaz mı:) 












11 Temmuz 2016 Pazartesi

Yoga





Çağ Rical Gürle ile 200 Saatlik Eğitmenlik Eğitimi

200 saatlik temel yoga hocalığı eğitimimi tamamladım ve mezunum!:) Bir sürü soruya cevap niteliğinde ve heyecan+merak uyandırmasını dilediğim duygularımı paylaşayım istiyorum. (piyanist şantör girişi niyeyse?)

Benim yoga serüvenim çalıştığım şirkette verilen yoga dersine katılmam ile başladı. Bu eğitim öncesinde üç seneye yakın yoga yapıyordum. Yoga Eğitmenlik Eğitimi’ne katılmadan önce bayağıdır aklımda eğitmenlik eğitimi olmasına rağmen şunu düşünüyordum: “Acaba bu eğitime mi katılsam yoksa işte şu spor salonuna mı gitsem. Bak hatta sadece yoga değil diğer derslere de giderim. "O zaman yoga benim için sadece bedensel bir çalışmaydı." Tabi ki herhangi bir sporu yaptığımdan çok daha fazla mutluluk ve sakinlik getiriyordu. Gerçekten kendime ayırdığım bir buçuk saat gibi hissediyordum yoga derslerinden sonra, ve bunun tatmini hep diğer her şeyden daha fazla olmuştu.

Sonra tavsiyeler ile Çağ’a gitmeye karar verdim. Size şu kadarını söyleyeyim: Bu sene kendim için yaptığım en iyi şey; tüm hayatım için de en iyi yatırımım oldu.

Nasıl mı?

Öncelikle bu eğitimde öğreneceklerimi, ya da yoganın aslında nasıl bir şey olduğunu başta bana biri anlatmaya çalışsa kesinlikle tam olarak hissedemezdim (hissederek anlamak hep farklı bir konu benim için). Hoca seçimi de oldukça önemliydi. Şimdi hiç tanımadığım, daha önce dersine gitmediğim birine gideceğim ama nasıl olacak vs. Bununla ilgili de ilk derste hiç kuşkum kalmamıştı doğru yerde olduğumla ilgili. En  vurucu noktalardan biri Çağ’ın eğitim ile ilgili sürekli vurgusunu yaptığı “uçucu mistisizimden uzak ve ayakları yere basan” bir süreç olmasıydı. Dahası yoganın sadece bedensel değil beden-zihin-duygu bütünlüğü çerçevesinde olduğuydu. Yoga aslında ne kadar hayatla ilgiliymiş.

Her şeyden önce bu eğitim için hangi yaşta, hangi kiloda olduğunun bir önemi yok. Daha önce yoga yapmış olmaman da engel değil. Hatta sonrasında yoga hocası ol, olma. Ne kadar esneksin, ne kadar çok ya da iyi yoga yaptın/yapıyorsun? Bunların konumuzla hiç bir alakası yok. Eğitimin en güzel yanı dediğim gibi kendini tanıyorsun. Sınırlarını, vücudun neye, ne kadar izin veriyor, bunları tanıyorsun. Ben çok basit cümleleri duyup “woaa bunu neden bize daha önce kimse okullarda öğretmedi, bu nasıl bu kadar basit olup, bu kadar uzağımızda olur?” sorgulamasını yaparken buldum.
İyi, güzeli bile baştan sorguluyorsunuz. Tombik yoga ile tanışıp, tombik parçalarınızla barışıyorsunuz hatta :) Ben bu bağlamda etrafımdaki insanlardan inanılmaz ilham alıp sıkça şunu söylerken buldum kendimi: “aa kendiyle ne kadar barışık”, “aa bu yönünü nasıl da kabullenmiş”, “ah bak kendi ile ilgili şunları nasıl da ifade edebiliyor ve kendini nasıl açabiliyor başkalarına”.

Bana sıkça soruyorlar ya da şunu duyuyorum. “E ama sen zayıfsın, -Ama sen esneksin, -Ama sen zaten sporla uğraşıyorsun, -Ben hiç esnek değilim ki”. O yoga pozlarını görüp yok ya ben yoga asla yapamam diyorlar. Ama size şunu söyleyeyim, tüm bu yoga serüveninin içinde bunlar olmayacak zaten. Bu daha başka bir keşif yolculuğu. Daha küçük pozlarda çokça farkındalık uyandıran ve çok hissiyata yönelik bir araştırma. Bu farkındalığın gündelik hayattaki yansımalarını ilk günden itibaren görüyorsun zaten. Bedenini tanıma dediğim şey bu işte. Aslında ben çalışırken, gün boyu o masanın başında otururken kendimi nasıl kasıyormuşum, bak omuzlarımı hep kulaklarıma doğru çekiyormuşum. Değişim başladığında gelen ağrılar! Ah o ağrılar! Aslında hep oradalarmış ve ben yeni hafifleyebilmişim, hatta hala tanımaktayım, bırakmaktayım parça parçaJ Kendi hayatımda olup biten değişimleri de ayrıca başka bir yazıda paylaşırım ama her şeyin kökten değişmeye çoktan başladığını söyleyeyim. Çoğunuz biliyorsunuz zaten köklü değişimleri:))) 

Ne kadar söylesem eksik kalır gibi hissediyorum. O yüzden deneyimlemenizi ve değişimi görmenizi şiddetle tavsiye ederim. 

Daha fazla bilgiyi aşağıdaki Çağ'ın blogundan ya da derslerin verildiği İnsana Güven'den alabilirsiniz:

Diğer merak ettikleriniz için de e-mail adresim: takethefakecake@gmail.com




Bonus: Hayatıma giren bu güzellikler 










9 Haziran 2016 Perşembe

Alsace Lorraione


Daha önce rota ve planını paylaştığım Alsace-Lorraine yolculuğunu anlatma vakti geldi. 

Bol yeşil yollarda, masalsı köylerin birinden diğerine giderken durup durup bolca Alsace şarapları içip, çokça gülüp gezilen bir yolculuk. 

İşe toz bulutundan başlayalım: araba kiralamak!

Car rent

Çokça soru geldi. Arabayı önceden retalcars.com'da Sixt'ten kiralamıştım ve ben sigortanın her şeyi kapması gerektiği konusunda uyarılmıştım arkadaşlarım tarafından. Buna da dikkat ederek bir rezervasyon yapmıştım. Gittiğimde bizimle ilgilenen kadın "herşeyi kapsayan sigortayı şu kadara alabilirsiniz" deyince şaşırdık, biz yaptırdıgımızı sandıgımız için. Meğerse bizim satın aldığımız “full coverage insurance” 850eur’a kadar bir hasarı karşılıyormuş. Üzerindeki masrafı ödemiyor. Bunun için de ekstra 66 eur gibi bir şey daha ödedik. Birincisi rentalcars gibi havuz mantıklı bir siteden yaptırınca Sixt onların sizle olan anlaşmalarını göremediğini söylüyor. İkincisi her türlü Sixt, Hertz gibi şirketlerden birebir kiralama ile aynı paraya geliyor. Neyse buralara ilişkin bildiğiniz şeyleri benimle paylaşırsanız sevinirim. Sonraki yolculuklar için faydalı olurJ

Arabayı Stuttgart Havaalanı'ndan alıp Basel’ bıraktık. Farklı ülkeler ve farklı noktalar da araba kiralama masrafını artırıyor. Ama rotanın en aşağısı olan Mulhouse’tan Stuttgat’a dönüp oradan da geri uçulabilirdi, mesafeler o kadar çok değil. Uçak bileti, araba kirası optimizasyonunu size bıraktımJ Bu rota için en konforlusu buyduJ Detay sorularınız olursa cevaplarım.


Neyse koyulduk yola. Yemyeşil, fantastik güzellikte yollarda kıvrıla kıvrıla Hohenzollern Kalesi’ne doğru tırmanmaya başladık. Yolda durup fotoğraf çekmeyi ihmal etmiyoruz tabi. Bu rota varma değil, baya bir yolda olma rotası, en zevk aldığımız kısımları da arabada geçti zaten. Saçma sapan, bin bir çeşit müzik hep eşlik etti yolculuğa. Kah güldük (ama şuursuzca gülmek) kah ağladık. Zaten çocukluğumdan beri çok severim araba yolculuğunu, değişen yolları, tarlaları izlemeyi.

Kalede manzara seyretmeye, şımarmalara doyamadık. Kalenin içinde büfeden wurst(sosisli) alarak tadma maceralarının da startını vermiş oldum. Baya bir süre kaldık orada, zaten tüm yolculuk spontane ilerledi. Nerede ne kadar durmak, nereyi es geçmek istiyoruz kararı bizde. Marbach’a gitmedik mesela. Güzel yeme, içme, görme tavsiyeleri almıştım Furkan’dan ama olsunJ









Strasbourg

Sonra Strasbourg’a geçtik oradan. Şimdi arabayla yurtdışında seyahat ederken en komik yanlarından biri de PARK etmek! İşte sokaklarda park ediyorsun, ödemeyi nasıl yapacağız diye soruyorum, konuşuyorum insanlarla. Meğerse şöyleymiş. Bu makineler oluyor işte sokaklarda, önden ödeme yapıp fişi alıp camına koyuyorsun ki bak ben ödedim, bu da biletim. Ama buralara max 2 saatlik ödeme yapıp bırakabiliyormuşsun Strasbourg’da. Mesela biz akşam vardık. 18:00 -09:00 saatleri arasında ödeme yok. Ama sabah 9da gidip ön ödeme yapmayacaksan ya da arabanı almayacaksan ceza yemeye de hazırlıklı olJ
Araba çok kez çekilebilirdi, o konuda şanslıydık bakJ Hatta Obernai’de uyarı kağıdı bile aldık. Bir daha sarı boyalı yerlere bırakırsak araba çekilebilir diye. Ne tatlılar. Neyse en iyisi kapalı otoparka koymak. 24 saati 24 eur’du. Tabi bir iki saatlik uğrarsan yine bu ön-ödemeli makinelere talim.



Akşam Strasbourg'a varınca otele bile gitmeden soluğu Smokey Brothers’ta aldık. Değdi. Gerçekten güzeldi burgerler. Otelimiz "Hotel Cathedrale" harika bir lokasyona sahip. Şehrin en merkezindeki harika kathedraline bakan bir otel. Süper lüks ya da yeni döşenmiş değil ama tavsiye ederim lokasyon açısından.

 
Ertesi gün istediğim gibi oturup çılgın kahvaltılardan birini gerçekleştireceğim bir yer bulamadım ama otelin hemen arka sokağında elde kahvaltı etmenin bizi çok da mutlu edeceği hali: wurst! buldum. Hem de içi peynir dolgulu, üstünde peynir eritilmiş. Çılgın bir şey. Bretzel her zaman iyi bir seçenek zatenJ



Şaraplar
Sonra o gün akşamki Marco Polo Restorant’ındaki yemeğe kadar yine otelden bisiklet kiralayıp full Strasbourg’u gezerek geçirdik. Her molada bölgenin şaraplarından söyleyip, oturup keyif yapmak tüm yolculuğun en tatlı enerji dolum kısımları. Ben dry şarapları seviyorum , tatlı meyveli şaraplar yerine. Tadmanız gerekenler:

Riesling
Muscat
Pinot Blanc
Pinot Gris
Gewurtzramine
Edelzwicker
Sylvaner

Benim favorilerim Riesling, Muscat. (Pinot Blanc ve Pinot Gris başa baş yarışıyor sonrasında) Sanırım hepsiJ Hatta eve de bunlardan aldım. Şarap tadımı ve almak için kendinizi Riquewihr’e saklayın. Zira orada da çok tatlı bir yer tavsiye edeceğim. Kendinizinkileri de yol üzerinde ve şehrin içinde keşfedebilirsiniz. En çok şarap evinin olduğu yer burası diye okudum ve gördüm ben. 

Bira
Kronerbourg
Fischer








  





Marco Polo Restaurant

Kanalların hemen kenarındaki bu resorant akşam yemeği tercihleriniz için harika. Hava kararmadan gidip dışarda oturup bir az keyif de yapın hatta. Benim favorim Flammkuche ve Tiramisu



Kahvaltııı
Ertesi gün Strasbourg'dan diğer köylere doğru yola çıkmadan yine bir kahvaltı opsiyonu "Au Pain de mon Grand Pere". Müthiş sempatik çalışanlarıyla harika işler çıkaran bir fırın. Yine eller doldu:) 


Molsheim

Obernai
Burada harika yemek yedik ve vintage alışverişi yaptık:) 

Vintage mağaza: L'Une et L'Autre 

Restaurant Zum Schogaloch
Les Sparips Traverd de Porc au Miel

Le Jambonneau Braise ou Non Braise 




Dambach La Ville

Selestat


Ribeauville




Le Goupil- Wine Bar

Colmar


Riquewihr



Eguisheim