31 Ağustos 2017 Perşembe

Gün10: Mektup geldi dünden

Sarıbelen
Motor sınavı
Todo’daki sarıbelen boğazı
Rakı
Kutlama
Bilmek
Öğrenmek
Hüngürük
Son yüzüş
Kapluş
Komşu
Yol
Yolculuk
Yolluk
İstanbul
Yavrular
Yogasızlık
Suçluluksuz
Yeme içme
Gülmek. Çok gülmek. Kıkırdamak. Bunu sevmek.
Hayal etmek
Yollara düşmek
Yerinde duramamak
Plan yapamamak
Savrulmak mı
Sanmamak
Yoldayken karar vermek
İstanbul’a gidememek değil
İstanbul’a dönememek
İzmir’e değil, Kaş’a gelmek
Uyuyup uyanmak
Yogaya dönmek
Yuvaya dönmek
Mutlanmak
Kitaba dalmak
Kendini bulmak
Mutlanmak

Bugün hayatımın geri kalanının ilk günü,
Her gün öyle ya..

Bazen öyle küçük şeyler, öyle büyük, uzak gözükür ya. Aslında hiç de öyle olmadığını fark ettiğin an.


Bilmem gereken bir şey var mı? diye sorup duruyordum. Geçen gün bir cevap geldi. Bilmem gerekenlerin geliş zamanlamasına öyle güveniyorum ki şu aralar. Hatta Bilmem gereken bir şey var mı? diye sorarak işi hızlandırmış olduğuma bile inanıyorum. Evrenin bana hizmet ettiğini, işimi kolaylaştırdığını düşünüyorum. Yok, hiç kaderci değilim. Aksine hep şansımı kendim yarattığıma inandım çocukluğumdan beri. Daha orta okulda yıllığıma “Bazı insanlar kendi şansını kendi yaratırmış. Sen de onlardan birisin yazmışlardı.”

Evet evrenden torpilli olduğuma da inanırım ama öyle bir yerdeyim ki. “Evrenden ne istediğini bir belirle önce” diyor herkes, her şey bana. Ben kendime. Yok aslında terapistim dedi bunu bana.

İş mi istiyorsun? Ne zaman, günün hangi saatinde çalışmak istiyorsun? Çalışırken ne giymek istiyorsun? Kimle beraber olmak istiyorsun? Boyu, kaşı, gözü, huyu, suyu nasıl olsun? Nerede yaşamak istiyorsun?

Öyle bir iş, eş ve ev var. Sen önce ne istiyorsun, onu bir belirle de evren neye hizmet edeceğini bilsin. Hatta baya spesifik ol. Boşlukları evren kendi bildiğiyle dolduruyor çünkü. Hayır secretcılık değil bu. Sanırım sen bil ki ona göre seç’cilik.

Bugün Dolce far niente günüydü. Hiç bir şey yapmamanın hoşluğu. (Sweetness of doing nothing). Dünden beri okuduğum yazı, kitap; izlediğim video, film, dizilerde hep karşıma bir şeyler çıkıyor. Hepsi doğru zamanda.

İki gündür çıkanlar bana kendime dürüst olmam gerektiğini hatırlatıp durdu. Mesela Charlie Chaplin’in 70. Doğum gününde dedikleri. Sonra istediklerim konusunda bolca cesaret verdi Ozan Önen’in Babam Beni Şahdamarımdan Öptü’sü. Düşündürdü Meltem Güner’in youtube’daki videoları.

Biraz daha öncelerine gidelim. Aklımdaki olasılıklar bir kurumsallık olgusundan kaçarken başka bir kendimden uzak noktaya denk düşüyordu belki. Gidip insanlarla konuşup, dinleyip, sorup bazı sorularıma cevaplar buldum. Sıcak-soğuk oyunu vardı ya. Benim gidip her köşeye yaklaşıp, içine girip, şöyle bir havayı koklamam gerekiyor. Eh hayat tabi öyle her olasılığı, her tecrübeyi edinebileceğimiz kadar uzun değil. Yoksa herkes ol, her şey ol. Kafamdakileri uzaktan da olsa bir görüp “yok bu benlik değil” deyip koydum kenara.

Dahası belki de yeteri kadar cesur olursam, bir karar vermem gerekmediğini gördüm. Karar verirken gerçek doğama sadık kalıp, gerçekten ama gerçekten istediğimi ortaya yeni çıkarıyorum. Kendime yeni yeni itiraf ediyorum. Ben şunu istiyorum diye. Henüz söylemeyeceğim. Tılsımı bozulmasınJ

Ah ne kadar zorlandım bugün yazarken. Başım patlıyor.

Motor sınavını geçtim. Kaç yıldır, ve Kaş’a geldiğimden beri adım atmak istediğim Sarıbelen Adası’na yüzdüm. Evde duvarlara bir şeyler astım. Yarın kalkıp gidecek bile olsam. Bilmiyoruz. Yapmak istediğim şeyle ilgili kendime dürüst cevaplar verdim. 7 Ağustos’a göre daha dürüst. Şimdilik en dürüst halim. Bir sürü şey duydum, öğrendim, gördüm. Çok zaman kazandım. Çok şanslıyım.

Yogaya Pazar, Pazartesi, Salı ara verdim. Yazmadım. Yedim içtim. Suçluluk duymadım. Döndüm. Normalde yoga yaparken 65% orada olabiliyorsam, dün döndüm. 95% oradaydım. Yogasızlığı övmüyorum. Hatta bugün hala ceremesini çekiyorum. Yataktan kalkınca yapmamak istiyorum. Oturup yazmamak istiyorum. Bir yandan eksikliğini deli gibi hissetmeme rağmen. Bugün böyle paslanmış gibi hissediyorum. Uzun süre koşup, koşuya ara verip, döndüğündeki ilk an gibi.

Dahası, önüme hiç bir şey çıkmasaydı da tamamdı benim için. Ama bunu dünden itibaren söyleyebiliyorum kendime. Charlie'cim sağol sen de. Pınar sen de sağol. İyi ki attın yazıyı. 


Eylül’e sayılı saatler kaldı. Hava hafif serinledi. Kırk derecelerde değil artık. Bugün bir de mis gibi esiyor. Marinaya doğru dalgalar sürükleniyor önümde. 


25 Ağustos 2017 Cuma

Gün5: Pretender

Kaş
“Ne kadar süre burada kalacağınızı bilmiyorsunuz. O yüzden en iyisi teslim olun.” dedi D Hoca. Dizler bükülü, vaişaka’da bekliyorduk zaten kim bilir kaç nefestir. Sekizi geçmişti. Surrender! Sonra çoğu zaman vaişakalarda geldi bu söz aklıma. Bugün de olduğu gibi.

Saatimi kalkmak gereken en geç, en erken saate kuruyorum. Yoga yapıp, kahvaltı edip evden çıkabileceğim bir saat. Zira sınava gideceğim. Ve ondan önce uyandığımda bana hediye oluyor. Bugün 6:30'ta uykumu almış şekilde uyandım.

Geçen gün birini arayıp bir şey soracağım. Bülbüllere danıştım. Beste dedi ki: You have “no”; “yes” you can get.  Yani zaten “hayır” var elinde, ama belki “evet” cevabı alırsın.

Bugün motor sınavında da öyle. Kalmak evet ama geçerim belkiJ Konumuz bu değil tabii. 

Niyet ettim zaten at pozuna. Yogamı yapmaya devam ederken, daha başlardayım, birileri, bir şeyler kulağıma fısıldıyor: “Çökmeler çok zor ve sıkıcı değil mi ya?” Sıra at pozuna gelince yaptım yine bugün. 4X3. Mesela bunun da sınırları belli, kaç nefes. Öylesi de kolayıma geldi yine. Gidip de sınırda hissedince bir nefes daha fazla alayım diye düşünmeden. Zaten odamda yoga yaparken mayurayı yaparken yerdeki karelerin çizgilerinde ellerimi nereye koyacağım da ayaklarım süpürgeliklere tam gelebilecek, ati kranta yaparken çizgilere göre matımı nasıl sereyim de ne soldaki kapıya çarpayım, ne de komodine; matta soğumalara geçtiğimde nerede durayım da kollarım sağa sola çarpmasın. Hepsi 4X3 hesabı gibi, kendi kalıbına sadık. Ya da kendi kalıbına mahkum. 

Hım. Teslimiyet. Bir şey yine bana yogada şunu düşündürdü. Ben ilişkilerimde de çok temkinli olabiliyorum. Teslimiyet zor bir konu. Çünkü kurulan her ilişki güzellikleri kadar, riskleriyle de geliyor. Ben o riski almaya hazır mıyım? Hm. Zorlanıyorum yani. Eh teslim olmadan güzellikleri alabiliyor muyum? Olduğu kadar. Verebiliyor muyum, onu da bilmiyorum. Yoga yaparken daha netti kafam. Şimdi yazarken darma duman.

Defne Hoca dün eski yazılarından birinde tam sözleri bu olmasa da "eski kalıplar duruyordu ve ben yogacı'yı oynuyordum" yazmış. A ben mi o acaba. Hani bazen? O zaman bu şarkının vaktidir. 

SINAVA GİTTİM GELECEĞİM! Hem o yolun (Kaş- Kınık) virajlarını niye sevmiyorlar ki? Benim en sevdiğim yollar virajlı, deniz kenarı, orman içindeki yollar. Bak hediye cepte bile.



24 Ağustos 2017 Perşembe

Gün4: Çök Biraz Daha

Limanğzı, Kaş
Saatimi beşlere kurduysam da alarmı kapatıp uykuya döndüm. Yediyi on geçe kalkıp ancak başlayabildim yogama. Udiyalar bazen kendiliğinden olur, karnın oyulur ya. Bugün hiç öyle değildi. Baya çekmeliydi benimkiler. Karnım şiş zaten. Günlerdir ödem. Aşırı da yemiyorum. Ama alkol olabilir nedeni. Aşırı da içmiyorum. Duygudur, duygu. Çalışmamın sonuna doğru biraz daha yumuşamıştı.

Kendimi bir sürü düşünce içinde kaybolmuş buldum çokça. Belki de yine öyle bir halde purnadan kalkıp ellerimle bir çember çizip vahniye geçtim? Hayır ya ne vardı? Böyle değildi. Aa? Neyse vaişakadan devam ettim azıcık öne sarıp. Ve at pozu ekledim bugün. O da 4X3 ya, ilkini atladım. Unuttum. Derste çok fazla ve daha uzun çökmeler yapıyoruz. Evde nasıl zor geliyor. Herhalde tembel bir öğrenciyim. Mesela D Hocanın dersinde öğrendiklerimi ne kadar yaptım diye düşündüm bugüne kadar. Evet konuştuklarımız, kafamdaki sorulara aldığım cevaplar hep aklımda. Ama onları da belki geçiremedim hayatıma. Hatta öyle.

Sonra Defne Hocanın Çok yazısını hatırlattı Tansel. O ve önceki yazılarından bildiğimiz, ne kadar çalıştığı. Yoganın dönüştürücü ya da gerçek yoga olması için belli ki çok ve gerçekten çalışmak gerekiyor.


Bir de dün öğlen yazsam başka, akşam yazsam bambaşka şeyler anlatasım vardı. Şimdi yorgunum. 

Henüz tanışmamış olan varsa Manuş Baba ile tanışın isterim.. Dönersen Islık Çal, Eteği Belinde'ler dinlensin. Ama ben şunu paylaşacağım. Neşeniz bol olsun:)



23 Ağustos 2017 Çarşamba

Gün3: Herkes Kadar Özel

Kaş
Niye özel olasın ki? dedim virajlarda kıvrılarak Kınık’a doğru giderken. Mensubu olduğun gruplar, doğduğun şehir, okuduğun okul, sahip olduğun geçmiş, çalıştığın şirket, pozisyonun, dahil olduğun yoga sistemi seni daha özel yapar mı? Bunlara sebep hocamın okuduğum yazıları ("Kibirli insan kendinin bir şekilde ötekinden daha özel olduğuna inanır.") ve kibir konusu hala. Kimlikler ve etiketler seni bir diğerinden daha özel yapmıyor. Ama özel bir gruba dahilim kesinlikle ve minnettarım.

İçinde bulunma şansını yakaladığım shadow yoga sistemine ve Defne Hocama minnet. Neden biliyor musun. Mesela diyoruz ya yoga hayatı düzenliyor, ilişkileri ve ilişki kurma şeklimizi değiştiriyor. Ben gerçek duygu ve düşüncelerimden kaçıp, olanı daha sempatik ve sevimli göstermek için bir dizi şeyi kafamda kurarken aklıma hocamın bir yazısında bahsettiği bir durum geldi. Bırak geleceği modelleme, sinsilik de yapma dedim. Hayat tecrübesinden ve görüşünden yararlanabildiğim bir kaynak var önümde. Dahası her konuda fikrini alabileceğime inanıp, güveniyorum.

Sonra başım sıkışınca sangadan kızlara soruyorum en basitinden, en saçmasına. Yine bugün kafama takılan başka bir konuyu Fatoş olsa nasıl çözerdi acaba, benzeri durumda ne yapmıştı, ben bir arayayım dedim içimden.

Güzel bir alanımız var. Ben yine uzaklarda da olsam hiç de yalnız hissetmiyorum kendimi. Sırtıma dokunmuş dost elleri hissediyorum. Güven veriyor.

Gece dörtten beri uyanığım. Hadi beş, beş buçuk olsun da yoga yapayım dedim. Parantezli, mayura, udiyanalı, hissetmeye dayalı bir yoga yaptım. Virastanalarda ve hatta genel olarak kendimi güçlü hissettim. Ama kas gücü değil. O elin etkisi olabilir. Bitirip balkona çıktığımda üşüyüp üzerime hırka aldım. Ne büyük lüks, bu mevsimde, burada üşümek.

Sonra içinde hocanın da, sanghanın da sesini duyabiliyorsun. Okuduklarından, dinlediklerinden, derslerden, yazılardan. Yukarıdan aşağıya, belki içindeki hocaya sirayet ediyor o yumuşak, şevkatli, sevgiden ses.


En güzeli de ne biliyor musun? Özel değilsin, herkes kadar özelsin. 

Luksemburg

22 Ağustos 2017 Salı

Gün2: Çelişkiler

Sabah 6 alarmından bile önce açtım gözlerimi. Yatakta telefondan işaret bekliyorum ama bir yandan da kalkıp yoga yapmak dünyanın en anlamsız şeyi gibi geliyor. Daha geç yapabiliyorsan yapmalısın, ya da kalkıp erkenden dışarı mı çıkacaksın? O zaman erteleyebildiğin kadar en geç saatte uyan yap. Niye bu saatte kalkıyorsun ki? Tam herhalde dalmıştım, Beste iki kere aramış. Onu görmesem tekrar uyuyacağım, kesin. Allahtan sözleştik. Kalktım bir şekilde ve zihnin saçmalığı adlı piyesim bittiğinde akli melaikelerimi selamladım. Geçtim samapada’ya!

İnsan tam bir hikaye uydurucu. Kendisi ile çelişmemek için önce kendini inandıracağı tonla gerçeklik uydurmaya bayılıyor. Bilişsel çelişki diye ilk okuduğumda çok şaşırmıştım zihnin bu çalışma mekanizmasına.

Uzay boşluğunda iki nokta olsun erken uyanmak (A noktası) ve yatıp uyuma isteği(B noktası). O aradaki boşluğu bir güzel dantel gibi işliyor zihin. Kendi işine gelen delilleri alıp koyuyor oraya.

Aynı şunun gibi. Geçen Özgür’ü darladım. Gel, Sinan da dönüş biletini yaksın. Pazar arabayla İstanbul’a döneriz. Çünkü yolda olasım var. Bakacağım dedi. Dün ben daha yogama başlamadan eve köklerimi salmış gibi hissediyordum. Önceki gün manzaralara doyamamış, Kaş’ta olmanın tekrar tadına varmışlığın etkisi. Yeniay gerilimini atlatmış, regl döngüsünden çıkmış ter temiz kafayla yogaya dönmüşüm. Durasım var. Bloga yazıyı atmıştım ki Özgür biletini almış, geliyor. E benim dönesim yoktuAma şimdi gitmek için hayırlar vardır, zaten dövme yaptırmak istiyordum yaptırayım, zaten şunu da yapacaktım, e bunu da diye listeledim. Hayır hiç kötü bir plan değil. Özgür’cüğümün gelişi zaten yeter bana. 

Benim plan yapabilme kabiliyetim iyice yirmi dakikanın altına düştü. İleriye dönük, çok istediğim bir şey bile olsa, o an geldiğinde “canım istemiyorsa”, “o modda” değilsem vay halime. Çok istediğim bir konsere bilet almışım, aylardır bekliyorum diyelim, evden çıkmama bir saat var. Ben o an oturmak istiyorum. Böyle sakin. Yoo kötü değilim, depresyonda da değilim. Modum kötü de değil. Ama o değil. Anlatabiliyor muyum bilmiyorum. Bu başıbozukluk, başı boşluk ne olacak acaba. İleriye dönük plan yapalım dendiğinde de boğazımı sıkıyorlar. Bir arkadaş Şubat’ta şuraya gidelim mi ya dediğinde benim için öyle bilinmez ki. Nasıl he diyeyim ya? Çalışırken de tatil planlamakta çok zorlanırdım. Neyse. Önümde tek planlı şey shadow yoga dersleri, nasıl? Bir MG'nin Yazarlık Atölyesinin ya ilki, ya ikincisi..

Yoga sonrasında ilham ödevlerinden, cümlelerinden bazılarına göz attım. Oturup yazıp çizmeye çalıştım. Etraf şu an yandaki otelin havuzunda bağrışan (saat 7:40 am) çılgın gençlerinin sesleri dışında müthiş sessiz. Hava yumuşacık, deniz çarşaf gibi. Rüzgarsız ama ne soğuk ne sıcak. Mayıs gibi. Işık yumuşacık, henüz tepemize dikilip ekranı göremeyecek kadar gözümü kör etmiyor.

Farketmez cevabı

Ne demek farketmez! Birkaç arkadaşımla bu dehlize düşüyorum. Arkadaşlar nolur farketsin. Benim için farkediyor çünkü. Orta yolu bulmaya, ortak şeyler yapmaya kolay adapte oluyorum. Sevdiğim ve sevmediğim şeyler de çok bellidir başta, yeni şeylere merak duyup, tavsiye dinlemeye açık kapılarım olsa da. Ama farketmez kadar beni zora sokan bir şey yok.

Çünkü bir, iki, üç ben istediğim ya da istemediğim şeyi söylemeye devam edip, yanımda hiç bir şey söylemeyince, bu sefer ay mutsuz mu, ay hep benim dediğim mi oldu, bak o da şunu mu istedi de dflfkekjfekj. Kaçının lütfen. Farketmiyorsa kendinize en yakın gördüğünüz şıkkı işaretleyin. Böylece gerçekten farketmeyen anlara güvenebilelim biz de.

Başkasını mutlu etmek için girilen konforsuz anlar, alanlar. Ya da mutsuz etmemek için katlanılan içerdeki zulüm.

Zor muyum ben acaba? Yoksa ben de farketmezci miyim? Yukarıdaki iki konu nasıl bir araya geldi. Birbiriyle çelişti mi. Belki de karşımdakinin kendi duygularının sorumluluğunu aldığına daha bir güvenmem ve kontrol etmekten, müdahale etmekten vazgeçmem mi gerekiyor.

Zeynep’in yazdığı gibi ben de yazarken, cümleyi bitirdiğinde farketmiş oluyorum bazı şeyleri. O yüzden buraya yazma motivasyonunu buluyorum kendimde biraz da. Çünkü bir word’de yazdığım şeyler var, onları buraya atmak, resmiyet kazandırıyor gibi. Aklından geçen binlerce şeyin harflerde bir nüshasını bulup, o günkü silüetinde indirgenmesi başka bir şey. Çoğu zaman fotoğraf seçip attktan sonra daha netleşiyor dediklerim, kendi kafamda en azından.

Gün1: Canlanan Keşfetme Heyecanı

Çukurbağ Yarımadası
Photo: Sinan Ataş
Yogama döndüm. Sabah erken kalkmaya niyetlenmiştim. 6:30da alarmla kalktığımda Beste bülbülü sabah 6'da kalkmıştı, mesajını gördüm. Uykuya yenik düşüp, 8de kalkıp zar zor attım kendimi samapada’ya.

Bütün istemeyerek yataktan kalkmama rağmen, yerime geçtiğimde oradaydım gerçekten. Nasıl kalkamadığımı da anlamıyorum o zamanlarda. Udiyanasız, mayurasız, ati kranta ve twistsiz sakince yaptım tüm balakramayı.

Sonra dün tamamlamıştım öykümü. Kalkıp üzerinden geçtim. Sonundan memnun değilim ama şimdilik nihayete erdi bu öykü de. Önceki öyküm de aldığı yorum ve eleştirilerle yeniden yazılıp, başlık almayı bekliyor benden. Olsun. Dursun. Öncekine gelen yorumlar şimdikileri de etkiliyor. Kümülatif gidiyor bu süreç.

Dün akşam eve dönerken hadi yürüyüşe çıkalım dedim. Eve girdiğimde hevesim kaçar gibi olsa da, Kaş’a geldiğimden beri yapmayı istediğim, “aman başka zaman, daha dur neler yaparız” dediğimden, sıcak havadan hiç cesaret edip yapmadığım şeylerden biri bu. Yarımada koşmak, yürümek.

Güneş ışınları eğik gelmeye başlamış, en güzel renginde. Mis gibi, Coldplay şarkıları tadında bir gün.
Başladık yarımadanın Meis’e bakan ucuna doğru yürümeye. Sonra hadi buradan aşağı inelim diyip şahane bir gün batımı noktası bulmuş olduk. Hava da püfür püfür esiyor. Manzaranın güzelliğini tarif etmek zor. Fotoğraflar yetersiz.

Daha da güzeli rastgelelikle karşımıza çıkması. Yok aslında oraların güzelliği baki. Arabayla bazen yolu uzatıp, bir de şu taraflardan geçeyim göreyim istiyorum ara ara. Spontanlıktan gelenin güzelliği başka. Dünkü mevzu, canlanan keşfetme heyecanı sanırım.

Bunu yogama da taşımayı diliyorum. Daha çok çökme, daha çok merak, daha düşünmeden, hissederek. Ezbere bağlıyorum çünkü.

Daha yogaya başlamadan, yollara düşme isteğim körelmişti. Onun yerine durayım. Düzenime, rutinime gömüleyim isteğim geri geldi.

Ya da dilemekten, istemekten vazgeçmek?
Yok yok. Denedik gördük. Öylesi rotası olmadan, nereye gittiği belli olmayan haller. En azından rota belli bir yere doğruyken kaybolmak süreçte.

Öyleyse niyetlerim şunlar. Bunları belirleyince daha kolay oluyor işler.
Yeni bir öykü daha, her gün yazmayı sürdürmek.
Bir roman, bir de öykü kitabı bitirmek, iyi mi?
Hissederek, ezbere bağlamadan yoga. Erkene çekemedim bir de. Ben bir Beste’ye yazayımJ
Her gün ar-ge’ye vakit ayırmak. Son günlerde yapamaz oldum. Salladım bu kısmı.
Bir de 31’indeki Burçe’yle randevumuz var.
O arada da yeme, içmeye de dikkat edeyim.


Önceki ay hislere, içsel mevzulara niyetlenmiştim ama zihin işi gibi olmuş. Bence onları değiştiren dönüştüren günlük rutindeki bu diğer işleyişler olabilir. Bakalım.


21 Ağustos 2017 Pazartesi

Mehter Adımı

Kekova
Dün bu ay için yazdığım niyetlere göz attım, önceki yeniay yazımı okudum. Ne diyeyim, mehter adımı..
Her sorumun cevabı korku mu, sevgi mi?; suçlama mı, sevgi mi?; şiddet mi, sevgi mi?
Bir öğrensem. Bir bilebilsem. Hep iki ileri, bir geri bende durumlar.
Olsun. Bisiklette pedallamaya devam.

Bugün yeniay. Yogasız bir gün daha. Ben artık pratiğin ince ayarına döneyim istiyorum.
Bu arada karşısında ölü taklidi yaptığım bir konu tekrar gündemde. Bu Cumartesi motor sınavına giriyorum yine. Geldi çattı.
Yerim dar geliyor, atlayıp arabaya gidesim var yine. Neyse dün arkadaşım geldi, duracağız birlikte. Ya da yollara düşeceğiz birlikte. Motor sınavı kalmaya bahane allahtan.

Yazıyı markete gitmeden yazsaydım coşkudan uçuyor olurduk. Köşeyi dönerken bir gerçekle daha rastlaştık. Kendimle. Şimdi onu sindiriyorum. İyi oldu tabii. Gözümü çevirdiğim kibir konusunun kafası geliyor yavaştan. Kibir kutusuna damlalar birikiyor. Bir sonraki yanılsama/gerçekle karşılaşana kadar.

Mutlu bir yeniay ve yeni bir hafta olsun. Yine de hala, benim içim umutla dolu yahu. Coşkulu bir yandan. Güzel şeyler olacak gibi hissediyorum.

Aklım da öykümde. 

Ama bugünün şarkısı çok belli:

19 Ağustos 2017 Cumartesi

Gün 27: Oh be

Blue Cave-Meis Island
Ben kendimi yeni şeylere zor adapte edebiliyorum. Bakma sen böyle değişim, gelişim mavraları atıyorum ama o kadar kolay değil o işter. Bana göre yeniliğe, değişen şartlara uyum kolay olmalı. Evrim sürecinden en micro düzeye in. Tam orası işte. Bir tatile gittin, şartlar böyle mi. Boşver adapte ol, maksimum mutluluk senin olsun!

Gel gör ki, bir bana göre olanlar var, bir de benim olmalı dediklerim, kalbimin aktıkları. Hep yapmam gerekenler var;  bir de canımın çektikleri, kanımın fingirdedikleri..

Dün kitap okuyamadım, dikkatim dağınık diye yazdım. Nedenini gece yanıma aldığım kitaplardan birini çekip okumaya koyulduğumda söyleyebildim kendime. Çünkü Lüsyen’in yarısına geldim ve devam etmekte zorlanıyorum. Benim maymun iştahım yeni aldığım kitaplara atlamak istiyor. Ayrıca dün Murat Gülsoy’un Büyübozumu’ndan okumak istediğim (okumam gerektiğini düşündüğüm!) yerler vardı.  Öyle olunca önce kafamda okuma sırasına giriyor bunlar. Keşke aynı anda beş tane kitabı okuyor olabilsem. Böyle damardan verseler serum gibi. Çünkü benim okumam gerektiğini düşündelkfnawlnglrng. Yoruldum.

Açtım Ozan Önen’in Babam Beni Şahdamarımdan Öptü’sünü. Bir bölüm okuyup, okumam gerekene geçeceğim diye düşünürken daha ilk bölümde aldı beni! Oturduğumda  00:00 gibiydi. 3ü geçmişti ben uyurken. Okuyorum. Duruyorum. Duruyorum bildiğin. Sindiriyorum. Çok sevdiğim romanlarda da böyle olur. Hem çabucak okuyup yutmak istiyorum hepsini, hem bitmesin. 4-5 bölüm okudum toplamda, üç saatte. 

Dün blogu yazarken aslında silmeye meylettiğim yerler vardı. Kesip, sonra amaan diye ekledim tekrar. Daha ilk bölümü okumuştum ki “oh be” dedim. Doğru yerdeyim. Napıyorsam iyi yapıyorum. Nereye gidecekse bu yol da iyi gidiyor. Hayır diyordum bunu zaten kendime. Ama bu madalyonun iki yüzü var. Birine ben diyordum ama diğerine de birinin demesi lazım. Ozan demiş işte. İki taraf perçinlendi birbirine oh.

Baya bizim sanghadan gibi. Okusanıza? .(Balkonda yazarken aşağılardan deniz kenarından Barış Manço’nun Alla Beni Pulla Beni’si duyuluyor. Ne güzel. )

Sonra sabah yine kuzenlerle dalışa gittim. Reglimin dördüncü gününde hala kırmızı çadırdayım ve yoga çalışmasız başladım güne. Dalıp, yüzmüyorum da. Sabah kurmacastana’mızı okudum teknede, yazayım dediysem de başaramadım.

Sonra eve geldiğimde artık yine o tek başıma kalmam gereken, can depolamam gereken vakit geldi çattı. Geriliyorum ve yedek canlardan yemeye başlıyorum uzun süre, günlerce sosyalliğe maruz kaldığımda. Bir haftadır da kuzenler olduğu için biraz sorumluluk hissediyorum. Tamamen “hath çocuklar siz halledin ben kapandım içime” diyemiyorum.

Neyse yolladım onları öğleden sonra dalışa, ben evde oturdum kaldığım yerden yoga okumaya. Hocamın “Yoga ve Ben” yazı dizisindeki anlattığı eski Defne Suman’da hep kendimi gördüm. “Kibirli insan kendinin bir şekilde ötekinden daha özel olduğuna inanır.” diyor yine hocam.

Benim pek çok halim, inancım cidden böyle mesela. Sinsi bir mikrobum ben. Bunu da güzel paketleyip, yogik bir şekilde sattığıma inanıyorum. Ama başkalarının inanmadığının da farkındayım. Kibirli olduğumu söyleyip duran annemin de mesela ilk kez haklı olduğunu kışın yaşadığım bir yenilgi sonucunda farketmiştim. Kibirli de olmamam gerekiyor ama daha yolun başı, bakalım.

Ben mesela kibir, alçak gönüllülük, kendini bilme arasına pek hakim olmadığımı düşünüyorum şu an. Ben kibir bombasıydım ve hala öyleyim bence.

(Aşağısı saçma bir “allaaaahım bitmesiiin bitmesin bu rüyaaa”ya bağladı. Bozdu. Hayır yarımadanın burasında şarkı duyduğumuz görülmemiş şey. Sevindim az önceki allanıp pullanmaya da bu ne? Yok efendim yok adapte olamayacağım. İdare edemem.)

Başka neyde böyle yapıyorum acaba? Aklıma gelen cevapları gün batımında kırmızı şarapla yutuyorum. Alkolde çözülsün. Havaya da iki güzel kelime savuruyorum.


Oh be.


PS: Şimdi comfortably numb çalıyor. Dj benim uzun yol araba yolculuklarımdaki kafaya girmiş. J

18 Ağustos 2017 Cuma

Gün 26: Evrenle Uyumlu

Bu sabah 6:30da uyandım kendiliğimden. Baktım erken uyanma takımı diye kurduğumuz bülbüller whatsapp’ta şakımaya başlamış. Attım ben de kendimi balkona. Oturdum laptopun başına. Yine canım öyküye eklemeler yapmak istiyor, yoga okumak yerine. Aslında aklımda sürekli o var bugünlerde. Hatta yaratıcı yazarlık atölyelerine devam etmek. Daha önce yazdıklarımın sonunu getiremiyor, paylaşamıyordum. Üç aydır neler neler paylaştım, paylaştık. Yazıp yazıp kendime saklıyordum. Şimdi arada of fazla mı açtım yahu desem de geçip gidiyor.

Yoganın hayatımı disipline etmesinin ekmeğini yiyorum. Paylaşabiliyorum ya da o pratiği yapma güdüsü uyandı, bir nehir gibi akmak istiyor bir şekilde. Neyin çıktığının bir önemi yok. Sanghanın oluşturduğu güven ve destek ortamının da payı büyük tabii. Paylaşımlarımın devamını getiremezdim yoksa.

Sonra mesela dünkü yazımdaki mevzulara kendimden bolca örnek verebilirim ama Ayça’nın öyküsünden bir karakteri örnek göstermek gelip durdu dilimin ucuna. Biraz şizofrenik bir durum kurgu yazmaya çalışmak. Karakterler ile ropörtaj yapmakJ Onların gelip hayatımıza yerleşivermesi. Okuduğum kişilerden bu karakter benim hayatımın bir parçası işte.

Sabah sonra baktım vakit gelmiş, kuzenleri dalışa yetiştirdim. Kırmızı çadırda üçüncü gün. Günün yogasızlığından mı, kırmızı çadırdan mı. Street fighter Blanka halliceyim. On beş yaşındaki kuzen beye, Ayça’nın “çocuklara dalacam” demesi gibi tersleniyorum. “Yavrum valla durum böyle, kusuruma bakma, özür dilerim tersleyip durduğum için” dedim. Sorun yokmuş.
Geçen gün bir mevzuya "Buna uygun karikatürün yok mu?" diyen Ayça'ya gelsin bu karikatür de. Haha. Ne çok Ayça dedim:)

Teknede de ağrı, mide bulantısıyla uğraştım. Bazen birinin “git eve dinlen” demesi lazım. Böyle deli dana gibi çırpınırken dışardan bir sesin, birinin senle ilgilenmesi kadar güzel bir şey yok. Bırak aklın iplerini, itaat et, mis.

Bazen de neyi nasıl söyleyeceğimi bilemem. Basit bir şeye çözüm gelmez aklıma. Sheldon Cooper gibi robotlaşırım. Birinin fıt diye söylediği şey kapılara anahtar olur. Yardım istemeyi, kendim için bir şey istemeyi zaten bilemem diyeceğim ama müthiş bir destek, dayanışma grubu bu sangha işte. Öğretiyor bana bir sürü şeyi.

Nasıl hissediyorum biliyor musun sangha? Evrenle uyumlu. Ne söyletiyor bunu bilmiyorum. Ne demek olduğunu da. (Başlığı en son ekledim:) )

Eve döndüğümde okumakta çok zorlandım. Dikkatim çok dağınıktı. Bu ara unutkanım bir de. Bikinileri suya koyup musluğu açtım geçen gün. O arada başka bir şeylere dalıp bir gelip bakıyorum ki, sular taşmış, küvet dolmuş, küvet de taşmak üzere. B12, sen misin canım? Ya da ocakta bir şey unuttum unutacağım, son dakika yetişmeleri.

Günün sonunda iyiyim. Sanki büyük kötü şeyler yaşamışım gibi yazıp duruyorum ama alles klar! Her şey yolunda. Bir de hayatımın bir döneminin parçası olmuş Bon Jovi’nin Jon’u gelsin size. Çok uzun zamandır duymadığın şarkıyı dinlemek kadar keyifli bir şey var mı?

Size Kaş’ın pofidik parçalı bulutlarına bakarak, gün batırırken yazdım. 


17 Ağustos 2017 Perşembe

Gün25: Yoga, Hastalık Korelasyonu

Kaş Liman
Canım sangha, burada ya da dışında iyi ki varsın. 

Bak bu fotoğrafı bugün çektim, gün batımında. Ben hala her gün batımında Kaş'a aşık oluyorum. Şansıma şükrediyorum.

Bugün erken denmeyecek bir saatte, 10’a doğru kalktım. Gece hiç uyuyamadım. Önce sıcak, sonra açılan uyku. Hadi izlenilen Game Of Thrones’un son bölüm heyecanı vs derken. Sabah 6yı gördüm uyurken. Sonra kalkıp kahve eşliğinde laptop önüne oturduğumda bugün yoga okumak yerine(kırmızı çadırda gün iki) öyküye ekleme yapmak geldi içimden. Oturduğumda iyice cheezy bir aşk hikayesi, bu ne ya dedim, yazasım yoktu. Sonra gati yine işe yaradı, bir şeyler yazdım. Gün içinde yine bir bölüm ekledim. Günlük hayattan kopasım var. 

Şunu söyleyeyim. Ne yapmak istiyorum değil de, neden yapmak istiyorum, onu çok iyi anladığım dönemler. Evde geçirebildiğim şöyle vakitler o kadar kıymetli ki! Daha yapmak istediğim bir sürü şeye hizmet etmeli ve alan tanımalı benim işim, uğraşım, “ekmek param”.

Bu aralar annemin bitmek bitmeyen ağrıları beni yine aralıksız hastalık, yoga ekseninde düşüncelere sevkediyor. Bunların korelasyonu eksi bir olmalı. Zıt yönlü! Yazmak istediğim konulardan biri bu uzun zamandır. Şimdi büyük laflar edip, ahmaklık yapmak istemiyorum. Size sanrılarımı anlatayım azıcık. Baya korkuyorum hatta büyük konuşmaktan. 

Şimdi bizler yoga yaparak daha bir iç görü sahibi olmaya başladık. Vücudumuza karşı daha hassas, kendimizi, bedenimizi, nefesimizi daha bir net hissetmeye, daha farkında olmaya başladık. Ya da başlıyoruz. Önceden bana söylesen anlamama imkan yoktu, o dönem içinde bulunduğum ruh halinden dolayı griple, ateşle yattığımı.

Ben çalışırken sürekli hastaydım. Ama sürekli. Tatil yaparken bile yanımda soğuk algınlığı için vitamin,nurofen, sandozlar; bağırsak bozma ihtimalime karşı reflor; midem için nexium vs vs ilaçlar taşırdım. Ofiste çekmecemde de hazır bulunurdu. O zaman söylesen, bu gripler, yükselmeyen enerji, cansızlık hali, sırt ağrıları.. anlamazdım işte duygusal karşıkları olduğunu.

Zaten eğitmenlik eğitimi alırken ve sonrasında da uzun süre omuz, boyun ve üst sırt bölgemdeki ağrılarla cebelleştim. Daha önceden orada olmasına alıştığım ağrılar çözülüyor, ben de yüklerimden azade oluyordum. Taşıdığım ve altında ezildiğim iş, arkadaşlar, ailedeki gereksiz sorumluluklar vs vs.
Dönüşüm birbirini tetikledikçe, bedenimde derinlere girdikçe hayatın yükleri, o yüklerle uzlaşma sağlandıkça beden değişti, gelişti. (Tabi her vakit geçtikçe eh daha çok yol var diyorum, orası baki)

Eh peki madem hal böyle, e biz yoga yapanlar hep sağlıklı mı olacağız? D. Hoca buradayken de gündemimdeki bir soruydu bu ve ona da sordum.

Tekrar haddimi aşmaktan, cehaletimden imtina ederek, kimseyi kırıp, incitmeden yinelemek isterim.
Mesela çok “iyi yoga yapan” biri öyleyse hiç kanser olmazmış gibi geliyor. Saçma bir önerme ama..
D. Hoca’ya mesela sizin hasta olduğunuzu duysam hayal kırıklığı yaşarım diye özetlemiştim tüm bu anlattıklarımı en sonunda. 

Çünkü yaşadığım şeyler, etrafımdaki insanlarda gözlemlediklerim bana insanların hastalıklarını, bazen kazaları, hatta ölümlerini bile seçtiklerini düşündürmek için güçlü kanıtlar sundu. Ya da bunları benim algılayış, kabulleniş biçimim bu yönde.

Ama bu bahsi geçen kişiler bizim meraklı, gerçekle yüzleşmeye hevesli bakışlardan uzak, uykuda hayat süren kimseler. O hastalık neye yarıyor mesela? Kimi, ne şekilde etrafında tutabiliyor? Ona ne sağlıyor? Ya da onu nelerden azade hale getiriyor? Neler hoş görülüyor bu sayede. Vsvs 

Eh böyle olunca da hocalar sanki hastalanmaz, çünkü onlar böyle yüzleşmelerden kaçmayacak, görmek isteyecek, ya da kendi bedenine duyarlılığı olan kişilerdir gibi geliyor. 

D. Hocamız da hak verdi dediklerime ama tüm şefkatiyle bana bir sürü örnekten bahsetti. Çok sevdiği bir arkadaşını, hayata bağlılığına rağmen, çok bilge biri olmasına rağmen, yüksek bir merdivenden düşüp, yanındayken bir kaza sonucu kaybettiğini söyledi. Bu şekilde, benim dediğim gibi olmayabilir yani mevzular. Ya da kanser gibi bir hastalığa yakalanmak bile mümkün.

Bu sorgular benim hem kaybetme korkumdan, hem de ölüm korkumdan kaynaklanıyor bir yandan. Hatta hastalanan anneme sinirleniyorum bile. Önemli bir şeyi yok çok şükür, şimdilik. Ama onun hastalığından beslenmesini istemiyorum işte. Defne Hocanın yazılarından bana işlemiş bir bilgi. O öfkenin bir arka perdesinde ne var? Korku mu? 

Konu üzerinde diyeceğim birkaç şey daha vardı, ama konu zaten nasıl buraya geldi anlamadım bile. Her seferinde düşünüyorum böyle bağlantı gördüğüm birine nasıl bahsetsem diye. Annem olunca da iş daha değişik tabi. Dün okuduğum shadow yoga notlarında da bilgiyi basitinden başlayarak verin diyordu. Daha önce ders verirken gördüğümde de böyleydi. Hassas konular. Ben düşüneyim. Ama siz de yorumlarınızı, sorularınızı eksik etmeyin. Kafam daha bir toparlanır. 

Bu arada bugün yoga okumadım ama yapılacaklar listemde fena gitmiyorum. Thanks to yoga and beloved sangha! 

26. günde görüşürüz. Ayı karatıp, güneşin tutulmasına az kaldı. 

16 Ağustos 2017 Çarşamba

Gün24: Önemlililililili Yar

Photo: Adrian C Murray
Instagram: @adraiancmurray
Kırmızı çadırdan merhaba!

Size bunu yazarken benim eşek arım geldi. Kaş’ta değişik tipte bir arım var. Evcil hayvanım bir arı evet. Geliyor. Eve girip, turlayıp gidiyor sonra. Ben de çırpınmıyorum. Doğayla uyumlu yaşayacağım ben!

Bazen acaba minik bir drone mu bu? Biri beni izlemeye evime her gün gönderiyor mu diyorum. Manyaklığa bak.

Bugün JP Sear’ın How to MakeEverything About You videosunu izledim. Bu sarkazma bayılıyorum ben. “Nasıl her şeyi bizle ilgili hale getiririz?” Her şeyin benim hatam olmasını sağlarım, kötü şeylerin bile. Çünkü eğer benim hatam ise, benle ilgilidir. Benimle ilgiliyse de önemli hissederim. Tüm ilgiyi kendime geri çevirip, kendimi kurban gibi göstermeyi severim. Kelimenin tam anlamıyla kendimi suçlu konumuna düşüremeyeceğim pek şey yoktur.

Bak dur dur yazdıkça neler geliyor aklıma.
Şimdi yanlış bir şey mi yaptım, yanlış bir şey mi söyledim durumlarım vardır. Bende bunlar içimden geldiği gibi davrandığım zamanlarda çok olur. Eğer içimden geldiğince davranıp, pek de kendimden emin olamazsam, üzerime yakışmadı gibi bir arafta kalırsa, başlar bu plak. Bazen bir yerde kalkıp yürüyemeyeceğimi hissettiğim zamanlar olur. Ta ki ben gerçekten ben gibi hissedene kadar.

Niye her şey seninle alakalı olsun ki Burçe’cim? Kendini böylesine önemli hissetme ihtiyacı nereden geliyor? Niye doymamış orası? Ya da kim öğretti sana önemli hissedilmesi gerekliliğini?

Mesela şöyle bir çocukluk anım var. Hatırlamıyorum tabii ama duyarak büyüdüm.

Şimdi kurmaca okurları/yazarları rica edicem gülmek yok bak!

Ben daha küçükmüşüm, böyle konuşmayı bilmiyor henüz ama yürüyorum sağda solda. (Ne acayipmiş o da?) Annemin bir arkadaşı bizde, salonda oturuyorlar. Bana sorular soruyor. (Balerin diyelim.) “Aman da balerin mi olcan sen büyüyünce” gibi bir şey soruyor. Hoş beş ediliyor bilmem ne. Ben sonra gitmişim. İçerideki dergilerden birini tutup getirmişim. “Türkiye’nin İş Kadınları” gibi bir şey. Ih demişim. Ben iş kadını olcam. Ahahaha. Öyle sıradan bir şey olamam di mi. Kocaman bir şey olcam. Annem anlatsın bunu size. Annem daha heyecanlı ve abartarak anlatıyor. Canım yaJ

Şimdi böyle bir hikayesi olan Burçe başka bir şey olabilir mi. Olur inşallah. Bugün instagramda takı sayfalarında kaybolmuşken yine içimden geçirdim. Yah keşke tasarım okusaydım diye. Yaş 27. Okullar okunup bitirilmiş, çalışılıp bırakılmış. Sar başa. Ne olsam, ne yapsamJ

Bir yandan müthiş özgürlük. Havadaki ihtimallerin kokusunu çok seviyorum. Bir yandan komik de. Proje makinası gibiyim. Rock FM’de Rabarba programı ile tanıdığımız canım Mesut Süre’nin bir jingle’ı vardı. Boza Shot! Sonunda da off 6bin lira lazım fln diyordu. Buldum twitlerini de ahaha.

Durun arkadaşlar nereye gidiyorsunuz?

Serbest çağrışım ile yaptığım konuşmada çıkanlara gülüyorum. Napayım gülmeyip? Kendimi mi keseyim? Alındığım şeylere bakıyorum, dönüp çuvaldızımı kendime saplıyorum. Yoluma devam ediyorum. Glutensiz ve şekersiz hem de. Zordu önceki haftalarda. Bütün gün bir şey yiyesim var. En kötü sakız ciğnemeliyim. Bitmeyen bir oral tatmin arzusu. Gören 20 yıl sigara içip yeni bıraktım sanır.

Sonra bugün regl’den ötürü yoga yapamıyorsam, yoga okuyayım dedim. Hoca’nın Şirince’de bize attığı, derlenmiş shadow yoga notlarında kaldığım yerden devam ettim. Bazılarını okudum ama tekrar okuyorum. Kaçıncı kez bilmiyorum ama orada hep parlayan paragraflar oluyor benim için. Öğrenip, öğrendiğimi sandığım, öğrenip unuttuğum, artık uygulamadığımı farkettiğim bir sürü noktayı görmek çok iyi oluyor.

Ama bu henüz napacağını bilmeyen, ama şu aralar yaptığını seven ben sizle hocamın alıntıladığı bir alıntıyı paylaşayım. (Kızım bize ne senden yazısında bulabilirsiniz.)

Ruhumuzun ele avuca sığmayan akışını gözlemek, onun karanlık derinliklerine kadar inmek, türlü hallerindeki bunca incelikleri ayırdedip yazmak, zannedildiğinden çok daha zahmetli bir iştir. Sonra bir taraftan bu işin o kadar başka, o kadar garip bir zevki de vardır ki insanı dünya işlerinden, hem de en değerli dünya işlerinden çekip alıyor.(Montaigne)

Bir de yazmaya niyetli biz kurmacastana’cılar için ve daha neyle uğraşıyorssak, ona ilham olması için şu linki de paylaşayım:


15 Ağustos 2017 Salı

Gün23: Olacak Olacak

Bir sürü fikirle doluyum. Ne yapsam ne etsem’e dair. Ama sonra bir an geliyor ve tüm hevesim kaçıyor. Korkuyorum. “Tutmazsa. Aman kim napsın. Olur mu, olmaz mı.” Asıl içime sinen şeyi bulduğumda umarım bunların bir önemi kalmaz ve her şey yolunda gider. Beyin fırtınasına ek bir de fizibilite çalışmaları yapmam lazım. Kendime söz verdiğim üzere dün iki gatilik ar-ge çalışmamı yaptım yani. Bir de kumpir yaptımJ Çok güzel oldu benceJYemek yapmak konusunda hiç pratik olmadığım ve üşendiğim için bende durumlar böyle.. Hayır çıkan bulaşık vs aşırı yorucu değil mi ya.
Tabi bu tutar tutmaz kaygılarıma ek bir de “yanlış mı anlaşıldım, ay şöyle mi düşünüldü, yanlış bir şey mi söyledim”ler başlayınca akşam artık dayanamayıp son kalmış yarım rulo katı gömdüm. Bir kutu rulo kattan evde bir tek o kalmış allahtanJ Markete de gitmeye üşendiğimden iyi oldu. Bu sabahki böreklere direnmem de büyük bir adım oldu. Günlerdir gluten ve şekerli ne varsa yiyorum. Bu yeniaydan sonra mini ödül artık şekerli glutenli beslenmeye döndü çünkü. Duygusal açılımları malumumuz. Endişe ve kaygı arttıkça yiyorum da yiyorum. Tamamen yemeyeceğim demiyorum ama şu hunharca yeme silsilesinin dışına çıkmam şart.

Evdekileri denize yolladım ve yazmaya 14:30 sularında oturabildim. J Sabah yogamı geniş ve uzun tuttum. Bence yine listeye işaret koyar gibi bir yoga oldu benimki. Ama geniş zamanda tüm balakramayı yaptım işte. Dizlerimden gelen sesler de efsane. Yolda yürürken bile duyuluyor şu an. Susama bulanayım tekrar. Kuruyemiş de yemiyorum. Neyseki ağrısız çıtırtılar diye üzerine düşmedim.

Virastanalar’da tutun kollarımdan düşerim şimdi diyecek haldeydim. Dünden daha iyiydi ama. Dün bükülüyordu dizlerim istemsizce?

Sonra dün kurmacadaki karakterim küfürlü konuştuğu için utandım biraz. Aklıma geldikçe gülüyorum ama. Yoga yaparken bile geldi aklıma güldüm. Napayım, otosansür uygulamayayım dedim. O değil de çok uzun zamandır hatırlamadığım yüzler geliyor aklıma. Hocamın şu yazı dizisi çok iyi açıklıyor.

Son günlerdeki yoga çalışmalarım çok yüksek sesle ve çok konuşan zihinle gidiyor. Gelecek planları, ay nolmuştu. Baya kendimle sohbet havasında. Kaptırmış oluyorum.

Çok yazıp hiç bir şey söylemedim gibi hissediyorum. Ama kendimi rutine oturtup, gelen gidenle dağılmayıp, 31’inde Burçe’ye söyleyebilecek şeylerim olsun istiyorum. Verimli zaman geçirmek istiyorum aslında. Hocamın bir yazısında okuyup hemen hayatıma, yogama yerleştirdiğim cümleler şöyle: “Sahip olduğum şeyler için şükürler olsun. (Şans, sağlık, dostlar, aile, vs vs) Yapmak istediklerimi yapmak için (bazen bulmak için) bana ilham, şans, cesaret, güç ve heyecan ver. İhtiyacım olan neyse onu almaya hazırım. Bilmem gerekn bir şey var mı?”

Dün sabah mesela benim kalp kırmama neden olma diye dua ettim. Kırdıklarım varsa, düzeltmek için fırsat ver bana. Nereden geldi bilemiyorum.


Geçen gün eski yazılarındanbirini okudum Defne Hocamın. Her gün bizi besleyen şeyleri yapmak fikri ve tüm yazı çok iyi geldi bana. Biraz onu yapmaya çalışıyorum. Çünkü ucunu bırakırsam geçen bahardaki İstanbul’daki karadeliğime saplamamın çok da uzak olmadığı hisseder haldeyim. O yüzden de sangha’nın paçasına yapıştım ve çekiştiriyorumJ Bana "hadi evet koşuyoruz, coşuyoruz arkadaşlar” durumu gerektiğinden değil. Hepimizin gün içerisinde ne gibi duygulardan geçtiğini, bir sürü şey yaşayıp devam edildiğini görmek gerçekten güç ve ilham veriyor. Gerçek ve samimi duygular. O zaman yalnız olmadığımı görmek, hep söylediğim, söylediğimiz gibi. Bir şeyler bir şeyler.

14 Ağustos 2017 Pazartesi

Gün22: Kendime Not: Neyi Beslediğine Dikkat Et


Merhaba sangha!

Son yazımı yazıp İstanbul’a doğru yollara düştüm. Cenazemiz vardı. Önce İzmir’e uğrayıp anneannemi aldım. Sonra iki üç saat uyuyup (uyuyamadan) İstanbul’a. Dolunay etkisiydi herhalde, ya da yola çıkarken içtiğim kahveler. Bunun ayrımını yapabildiğimi söylesem yalan olur:)

Gitmişken de aklımdakiler için kalışımı uzattım. Görülecek eş-dost, kutlanacak doğum günleri, içilecek rakılar, edilecek kelamlar. Ne yapmak istiyorum ya da ne yapmak istemiyorum için de güzel bir hafta oldu diyebilirim. Küçük de olsa adımlar iyidir iyi.

Bir süredir, bir ayağımız da artık İzmir’de ailecek. Ege ve Akdeniz açılımı yaptık böyle bu sene.

Dün gece Kaş’a geldim. Bugün disipline girip, bu ayı öyle geçirmek istiyorum.

Disiplin nedir?

Bu ay dolunayda yoga yapmadım. O gün gece yoldaydım. Ay tutulurken, yolda olmak çok etkileyiciydi. Virajalarda dönüp ayı kaybettikçe, heyecanla görebilmeye çalıştım.1:30 gibi İzmir’de uyumaya çalıştıysam da başaramadım. Sabah 4te kalktım. Hala dolunaya çok yakın saatler diye yapmadım yogamı. Ve yola çıktım. Cenazeydi vs derken o gün akşam eve uğradığımda yapasım yoktu. Yani bir fire verdim uzun zaman sonra. Ertesi gün kalktığımda o kadar yapasım yoktu ki. Neyse yaptım bir şekilde.

Neyi beslersem o büyüyor gerçekten. Cumartesi sabahı da İzmir için yola çıkacağım. 9-10 gibi kalktım ve ısınmalar, sonra oturup “kapanışa” geçtim. Çünkü soğuma denmezdi ona. Ama yol boyu aşırı gergindim. Yok yereJ Bir ara Defne Hocailk başlarda soğumadan yogayı bitiren Fatoş’a yazmıştı. Soğuma yapmadan kalktığında elektirikli bir gün geçirirsin diye. (Bu kelimelerle değildi sanıyorumJ) Ama o minicik ısınmanın öyle etkisi olabilir miydi cidden.

Bugün sabah 8de uyanmış, yoga yapabilecek haldeysem de, bir buçuk saat daha uzattım uykuyu. Uzun, yavaş bir balakrama yaptım. Udiyanalar ve mayurayı da orta karar şekilde dahil ediyorum artık çalışmama. Kaburgamdaki ağrı sanırım yok gibi, azaldı. Sol ayak bileği ağrım da geçti gibi. Ama zaman zaman kütük gibi hissiyatıyla geri geliyor.

Asıl boyun ve omuzlarımı ısınmalarda güzelce yoğurmam gerekiyor. Katılaşmaya çok müsait, çoğu zaman ağrılı buluyorum. Dayanılmaz değil, minik ağrılar. Sol ayak bileğim de böyle istediği olmayınca başı tutan, nabzı, tansiyonu fırlayan teyzeler olur ya. “Ay bak başım tuttu yine” der gibi gösteriyor kendini. Yani istekle alakası yok ama. Bazen var, bazen yok durumunda. Ama terliklerle alakalı olabilir bu durum cidden. İstanbul ve İzmir’deyken gidip terlik almak da aşırı zor geldi.

Ne diyordum, neyi beslersem... Bir gün yapmasam yapmamaya daha meyilli oluyor. Pis şeyler yediğimde, nasıl olsa dün yedim diye yemeye, saldıysam salmaya ama disipline devam ediyorsam, o kadar geldim, şunları yaptım,şimdi bırakmayayım diyorum. Bu yazma işi, ya da 28günyoga takvimi beni zinde tutuyor. Buraya bağlılık. Yani geçtiğimiz tüm süreçte yoga pratiğimi yaptım ama artık bırak tamamen hissederek yapmayı, tembelliğe meylediyorum. Oturup şunu yazacak olmak, kendime o vakti ayırıp, etrafımdakilere dur demek bana çok faydalı oluyormuş meğer.

Şimdi bütçe kısıtından evde yemek yapmak, evde yemek gibi bir hedefim varJ Bir de her gün oturup kendimce AR-GE çalışması yapacağım 2 gatilik (24dkX2).

Bu arada kurmaca yazarken dakika tutuyorum. Mesela karakterim bir mail atacak. Ne yazcak bu diye, tüm gün aklımda dolaşıyorum. 24 dakika kurmasam başka şeye 10. Dakikada atlamış olacağım. Ama dur, hadi bırak telefonu dön bak daha şu kadar var, ay üç dakika kalmış yaz hadi diye uğraştıkça bir şeyler geliyor aklıma. Müthiş parlak fikirler çıkmıyor ama olsun. Uzaktan (laptopa uzakken) düşünüp de karar vermeye çalıştığım şeylerden farklı bir durum, oturup, o işe odaklanmak. Odaklanmayı öğrenememiş ben!

Canım sangha, senin varlığını bilmek çok güzel oluyor. Lost'u izleyenler şu görseli iyi bilir. Geri dönmemiz lazım:)

22. Günde görüşmek üzere.



7 Ağustos 2017 Pazartesi

Sevgili 31 Ağustos'taki Burçe

Add caption

Sevgili 31 Ağustos’taki Burçe,

Sana bu mektubu 41 derece sıcakta Kaş’taki güzel balkonunda yazıyorum. Sen okuduğunda bir arife günü olacak. Ertesi gün kira ödemen var.

Kim bilir nerede olacaksın. Kaş, İstanbul, İzmir? Kıyılardan herhangi biri?

Bu süre içinde kimlere aşık olmaya meyletmiş, kimlerle tanışmış, hangi arkadaşınla ilişkini derinleştirmiş, kimleri sığ sulara çekmiş olacaksın Allah bilir.

Acaba yaşıyor olacak mısın? Bu sabah göçüp giden, sana yine göçenleri hatırlatan Hüseyin Dayı biliyor muydu dün, bugün burada olmayacağını. Geriye çocukluk anılarını bırakacağını. Ben de bilmiyorum, sen “ol”acak mısın.

Asıl heyecanımı kabartan konu, kim bilir ne gibi yeni kararlar almış olacaksın. Olacak mısın? Hareketsizlik diye bir şey yok di mi? Bugünlerde hissettiğin şeyleri unutma. Hem üç ay öncesinden çok uzakta, hem de tam olarak üç ay öncesiyle aynı noktada hissediyorsun.

Kaş’a doğru yola çıkmadan bir on gün önce yazmıştın Kaş’ta bildiğin üç tanıdığa, gözünüz kulağınız açık olsun, Kaş’ta ev bakıyorum diye. Bilebilir miydin, tam bir sene öncesinde, tam da kıyısından açılıp açılıp “Şu evlerden hangisi benim olacak” oyunu oynadığın yerlerden birinde oturup bunları yazacağını? Oraya ektiğin dilek tohumu bir yılda yeşermiş. Üç ay önce yine Kaş’la birlikte izini sürdüğün diğer üç dört alternatiften buna yakın hissettin, atlayıp geldin. Olmadı tatil yapar dönerim dediğin eve ait hissettin ve tuttun evi. Tuttuğun gibi kaldın da.

Şimdi de kafan da bir sürü olasılık, bir sürü fikir uçuşuyor. Safi para kazanmak için yapabileceklerin var, en olası göründüğü için yapmaya meylettiklerin var, bir de “Napmak istiyorum, acaba bu benim yapmak istediğim şey olabilir mi?” dediklerin var. Umarım bunların arasına kurumsal hayatla ilgili opsiyonlar girmez.

Zaten seni bu düşünme sürecine sevkeden şeylerden birinin aldığın son görüşme teklifi olabilceğini iyi biliyoruz. Ne güzel hayır dedin. Bu üç ayda Linkedinden, oradan buradan seni arayan head hunter şirketlerine, firmalara verdiğin ilk hayır cevabı değildi. Umuyorum hep aynı cesarette uzak kalmaya devam edersin kurumsal zıkkımlardan. Remember why you started diyeceğim!

Yine atlayıp Kaş’a gelmeden iki hafta öncesinde hiç bilmiyordun olacakları. Yaşayacağın güzellikleri, duyacağın heyecanları, üzüntüleri, karşına çıkacak şansları, alacağın dersleri.. Bugüne dair (7 ağust), son üç aydır her gün evine dönerken ne kadar şanslı olduğunu düşündüğün anları hatırla. İşten çıkmadan bir hafta önce de bilmiyordun o Çarşamba günü istifanı imzalayacağın ve Cuma günü ayrılacağını. Altı ay öncesinde biliyordun ayrılacağını ama bir önemi yok, görüyorsun ya. İlk departman değiştirirken o sikko panoya astığın şu yazıyı da hatırla: “Take risks. If you win, you will be happy; if you lose, you will be wise.” Kimse pek inanmamıştı mutlu olacağına di mi? Sen kendine inanmıştın. Şimdi o inancı koru. Bul karnının içinde bir yerlerde, giy tekrar üstüne. Unutmazsın ama söyleyeyim yine de: Anneni babanı dinlemeJ İçinden geleni duyduğuna, dinlediğine kesin ve kesinlikle emin ol! Hep yaptığın gibi sor. Bir sürü kişiye sor, fikir al, dinle. Sonra bildiğini oku. Aklına yatanı, içini kıpırdatanı yap.

Kim bilir bu arada neler okumuş, görmüş, öğrenmiş olacaksın. Umarım karşına doğru zamanda doğru yerde çıkar hepsi ve sana yol gösterici olur.

Umarım cesaretle ve kendini hep yenileyen bir yaratıcılıkla, kendine rağmen kendin için en güzel adımları atıyorsundur. Ve bunun için ilham, şans, motivasyon ve güç bulabilmişsindir kendinde.

Karşına doğru yerde, doğru kişiler çıksın. Kalbinden, içinden geçenleri umarım takip edebilmişsindir ve bu senin kendini gerçekleyebilmek için doğru yere götürüyordur.

Neden oldu, neler oldu değil de, o gün oradasn ve o gün olanlarla uğraşıyorsun! Bunu unutma.

D. Hocanın dediklerini unutma sakın! Aklından geçen düşünceler, hissettiğin duygular.. Hepsi ama hepsi geçici. Sen bir nehirin kenarında bir banka oturup onları geçişini seyret. Ama onlar asla senin gerçek anlamda bir parçan değil. Ve o nehir de asla aynı nehir olmayacak. Bir sinema perdesinde tüm aksiyonun, filmin akışı izle. Ama makineyi durdurduğunda beyaz bir perde kalacak orada, unutma!

Kızdığın, küstüğün kimseler; korktuğun  fikirlerin akıp gidecek. İki gün önce çılgınlar gibi çalışarak yattığın zihnin, seni aynı şekilde uyandırıp yerinde durduramayacak kuvvetli argümanlar sunarken durabildiğin gibi dur. Ama yeri geldiğinde atla arabana sür yine nereye istiyorsan. Yeter ki kaçma, korkma.

Hiç olmayacak bir anda bir dostun sana sarılacak kolları, ihtiyacın olan vakti, ihtiyaç duyduğun ilgiyi, dinlemesini istediğin kulakları sunar belki. Paraya, yere, yurda ihtiyaç duyduğunda buradayım diyen, ağlanacak omza, gülünecek ana, kadeh tokuşturulacak tüm kalplere...

Of Burçe şu an sen de sıkıldın bu edebiyattan. Anladın dediklerimi. Hala bir şey olmamışsa da dursun bu yazı burada. Sen yenisini yaz, yeniden belirleyeceğin bir tarihe. Ama sorularıma içten cevaplar vermiş olarak. 

Yüksel ve neyin üstesinden geldiğine bak!
Ha bir de yeni bir öykü daha yazmış olursun umarım. Öpdüm. Bye.

2 Ağustos 2017 Çarşamba

Pardon Rahatsız Ettim


Korsan Mağarası
Benim bu sol ayak bileğimdeki ağrı geçti derken dün geri geldi. Akşam da iyice cozuttu. Yokuş aşağı yürürken ayak parmaklarım kaval kemiğime yaklaştıkça canım yanıyor, kaçınmak için topallayacağım neredeyse. Sağ alt kaburgalar da kendini hissettirmeye devam ediyor. Normalmiş, ben de hocamın dediği üzere yumuşak ilerliyorum yogada. Udiyaları yumuşatıp azalttım. Mayura yapmıyorum üç gündür.

Dün dalışa gittik. Burçin de ikna ettim dalmaya, ilk dalışı.. Güvercin Ada’daydık. Kendi dalışımdan önce maske değiştirdim, maskenin bir yerini düzeltiyoruz derken, harala gürele de ben maskeyi tükürüklemeyi unuttum ve öyle daldık! (Maske buhar olmasın diye tükürükleyip, bir güzel ovalıyoruz) 40 dakika boyunca buharlı maskemle uğraştım. Önümde dev bir kamplumbağa duruyor, ben kışın buhulanan araba camlarından yolu göremeyen yaşlı amcanın önce gözlüğünü, sonra elindeki bezle araba camını silmesi gibi uğraşıp duruyorumJ Uzattım neyse. İki tane kocaman caretta gördük. Ama kocamaaan. Biz el sallamış yanından geçerken birileri daha geldi ve hayvana sokuldu. O da kumda öylece takılırken rahatsız olup, kalktı ağır ağır yüzerek uzaklaşmaya başladı. (geldi yine tipini diyen Yiğit Özgür karikatürü gibi) Rahatsız oldu hayvan, üzüldüm. Buna pek hakkımız yok bence. Çıkınca sordum, Tansel’in dediği diğer grubun rahatsız ettiğiydi.

Sonra kayaların, deniz yeşilliklerinin arasında iki ayrı müren gördük. Bir tanesi bir orfozla birlikteydi. Dip dibe. O naparsa, orfoz onu takip ediyor, kuyruğunda hemen. Çok güzeldiJ Acaba müreni de rahatsız ettik mi biraz? Belki onlar da seviniyordur, aranmayı ve evine gelinmesini bekleyen anneanne, dedeler gibi. Bilemiyorum. Onlarla gidip dans etmemiz hoşlarına gidiyor olabilir bu balıkların.  

Bir yandan BC diye adlandırdığımız yüzerlik dengeleyici yeleğe kamçıyı(tüpten havayı yeleğe aktaran alet) düzgün bağlayamamış olacağım ki, arada yeleği şişirirken sıkıntı yaşıyorum. İki ayağıma birden girip duran kramplar da eh be dedirtse de genel iç sesim şöyle: Olsun, bu da böyle bir dalış. Güzelliklerin tadını çıkar, hep deneyim bunlar deneyim.

Dalış güncesine dönmek üzere artık notlarJ Ama değil. Aksiliklere ya da öğrenme/yapıyor olma sürecindeki tutum yogada nasılsa diğerinde de öyle oluyor. Ya da tam tersi.

Çıktığımda iyice yorgundum artık. Teknede son bir yılda yemediğim kadar bisküvi yedim bir da açlıklaJ Hazır dün glutene düşmüşken akşam rakıda da bulaştım yine.

Bu sabah yogamı yapana kadar bir saat mayışık geçirdim yine. Ayılmam için. Arada telefon kurcalamalı bir saat. Evet ayılmama yarıyor ama zihin doluluğunu hissettim yoga yaparken. Seçmek lazım işte. Bir de aşırı yorgundum. Sonlara doğru sanıyorum alkolün etkisi! ile yanmaya başlamıştım. Ama çöküşlü yanış. Sarpayı ve güneşe selamı üçer kez yaptım ama bittim artık.

Şimdi ben bunları niye anlattım.

Hayat işte böyledir, karşına ne çıkacağını bilemiyorsun, sürprizlerle dolu. Bazen olumsuzluklar da çıkar, takılma, devam et diye bağlayabilirim di mi. Halbuki size kıskançlıktan ve kıskanma duygusundan bahsedebilirdim. Her duygu gibi, aydınlatılmayı bekleyen bir yanımız da bu. Ya da şundan bahsetmek isteyebilirdim bugün: yoga ile insanın kendini tanıdıkça, etraftaki insanları gerçekten görmeye başlamasını, okumaya başlamasını anlatabilirdim. O zaman insanlar iyi ya da kötü olmuyor da, bu da böyle bir şey oluyor. Senin ona nasıl bir cevap, tepki verdiğin önemli oluyor. Bir yandan da yoga genel kanının aksine insanları “gevşek” yapmıyor. Ona hocamızın tabiri ile olgun şeftali kıvamını verirse ala! Hem pozlarda hem tutumda. Ne pörsük, yani çok gevşek, çiçek böcek kıvamı. Ne de kaskatı, ham, olmamış bir şeftali! David’in de derse bir ara bahsettiği üzere, kendini iyi anlatabilmek ve vermek istediğin mesajı net bir şekilde vermek de yoganın çıktılarından biri. Gel suratıma tokat at, ben sana diğerini de döneceğim demek değil. Şarvada elleriniz düz, diri olsun net olsun demişti Defne Hocamız. En sevdiğim yanlarından biri de budur hocamın, net. 

Serbest çağrışımlarımı okudunuz. Şimdi olaysız dağılalım. 




 
Take The Fake Cake