29 Temmuz 2017 Cumartesi

Halinden Memnun

Sardelaki, Kaş
Dün Lüsyen’e (Can Dündar) başladım. Bu blogu yazmayı bitirince de devam edeceğim. Ayşe Kulin’in Sevdalinka’sını bitirmedim. İkinci kez başlayıp yüz üstü bıraktım onu İstanbul’da, geldim. Halbuki çok severim ben Kulin’i. Başka zaman.

Evde çöpleri ayrıştırmaya başladım. Benim burada çöp ayrıştırmak diye bir şey yok ama Kaş merkezde ambalaj atığı diye dev çöp alanı gördüm. Plastik, kağıt, cam ve geri kalanlar diye ayırıyorum artık. Dün birikenleri oraya götürüp attım. Arkadaş İstanbul’da evden çıkarken şişeleri taa aşağıdaki cam atığı kumbarasına kadar taşımıştı, emsal oldu banaJ

Susam yağımı da aldım, gece yatmadan ovaladım dizlerimi. Kokusunu sevmiyorum. Su tuttum ama baskın kokusu geçmedi. Bu sabah da hemen etkisini gördüğümü söyleyemeyeceğim.

Sonra evdeki minik örümceklere alıştım. Onları artık öldürmüyorum. Peçeteyi yumak yapıp, yakalayıp, balkondan aşağı silkeliyorum. Bazen sıkışıp ölmüş oluyorlar, üzülüyorum. Aylin söyledi, dün kırk ayakları ikna yoluyla dışarı alışını. Benim için oraya daha var. Ama aklımda hep doğa ile uyumlu olmak, öyle yaşayabilmek var. İnşallah bir gün.

Bu sabah 6:30da kalktım kendiliğimden. Ayılmam için telefonla biraz vakit geçirmek iyi geliyor bana. Umarım bir saat önceye çeker, bünyemin saatiyle uyanırım. Kendi halinde kalkmak da en güzeli benim için. Alarmsız. Yine de yogaya istemeye istemeye başladım. Yorgunum. Bu günlerde çok yorgunum. Gece uyku arasında yüz üstü yatarken ayağımı dümdüz uzatamadığımda, sol ayak bileğimin ağrısını duydum. Isınmalarda sol ayağıma napmış olabileceğimi düşünüyorum. Haliyle ağrıyor. Sonra boyun, omuzlar derken zaten aşırı yorulmuş halde buluyorum kendimi. Yine de devam! Sırtım, boynum hep ağrılı. Açılma ağrısı gibi, David hocanın dersinden beri var. Ayak bileği sonraki hareketlerde nasıl olacak diye bakınırken hareketleri yapabildim. Hayalet ağrı mı bu diye düşündüm. Beni korkutmak için gelmiş. Yok, bir mandukasana’da otururken acıyor bir tek. Ayağımı düz uzattığımda onun dışında.

Sonra mayura var. Birkaç gündür karnımın içinde yolculuğa çıkıyorum. Ayak parmak uçlarım süpürgeliklerde. Artık yerden kalkacak mı derdinden azade, karnım yumuşayacak mı ona bakıyorum. Workshoptaki karın içine dalışlarımız bana bir kez daha gösterdi sert karnımı. Kastan ya da güçten değil, ama sert işte. Böyle rahat, gevşek olsa. Yeni bir alan. Kanda, hara.. Her şeyin merkezi. Yahu çizgifilmi var, bildim bildim!

Sonra mayura ve güneşe selamların beni niye çok yükselttiği, niye en çok sevdiğim kısımlar olduğunu anlıyorum. Ateşli, hızlı, yüksek. Asıl zor olan yavaşlamak. Stabil kalmak.

Sağ kaburgalarımın altlarına doğru da bir ağrı var ama dalıştan o. Artık ağırlıktan mı, yelekten mi bakacağım. Dalışta da yıllar geçmesiyle bazı kitabi bilgileri sorsan mesela bir hatırlatma sonrasında bilebiliyorum. Ama bedenimle öğrendiğim, deneyimlediğim şeyleri unutmuyorum. Yogada da böyledir belki. Hatta böyle okuyup, duyup çok öğrendiğim cümleler, kavramlar var. Hemen benim olamıyor. Onları tekrar tekrar duyup etkilenmeye devam ediyorum. Ancak deneyimlediğimde evet diyorum. Ya da ayağını şöyle bas, ağırlığını buraya ver gibi şeylerde de tam yapabildiğim(i düşündüğüm) noktada heh buydu heralde söylenen diyorum. Gidilecek yol uzun. Hep yoldayım hep. Sadece öğrenme haritamı görüyorum böyle dalıştaki gibi anlarda.

Kurmaca yazdım yogadan sonra. Bir de okumak istiyorum ama çok dağınık dikkatimi yazar yazar okumaya adadım. Kitap okurken bile elli tane şey sokuşturuyorum araya. Dikkati tutmayı öğrensem iyi olacak. Defne Hocamın 24dakikalık gati yöntemini deniyorum bol bol. Hah bak biraz daha kalmış, yazmaya devam diyorum. Arada bölsem de ay dur şurayı da okuyayım da öyle geçeyim diğer işe diyorum. Güzel yöntem.


Bir gün böyle geçti işte. Kaş'la bolca aşk yaşayarak. Velhasıl, küçük ve basit şeylerin tadını çıkarabilmeyi sürdürülebilir kıldığımız hayatlarımız olması dileğiyle diyor ve noktalıyorum.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

 
Take The Fake Cake