28 Temmuz 2017 Cuma

Mavi Huydur Bende

Sizde nasıl bilmem ama, ben uzun zamandır Defne Hoca’nın yazılarını okuyarak şuna aşina hale geldim. Kimse aslında beni incitmek istemiyor, herkes kendi yarasını korumaya çalışıyor?


Öyle mi?

İlk başta öyle görünmese de, kızsam da, korksam da, bozulsam, üzülsem de, biraz zaman geçip bakınca diyorum ki, evet öyle. Benim canımı acıtmak, kızdırmak için yapıldığında mesela izliyorum. Önce kızıp, üzülmeye düşüyorum. Sonra diyorum ki ben bilmeden, ya da kendimi “korumaya” çalışırken ya da “ben olurken” naptım bu insana da acaba böyle bir şey yapma ihtiyacı içinde? Cidden. Yapmak olmasa da ne hissetti acaba da böyle yapıyor? Önem verdiğim insanlardan bahsediyorum.

Sonra görebiliyorum o haritayı mesela. Hah çok canını acıttım herhalde, üzüldü ki, ya da kıskanmış olmalı ki, onu şöyle kırmış olabilirim ki, bunları yapıyor.

Böyle zihin dalgalarında surf yaptığım sürede hocamın Ego ile ilgiliyazısı çıktı karşıma. Bu aynı zamanda sosyal medyadan eli ayağı çeksem mi, ya da çekmesem de onunla ilişkimi yeniden gözden geçirsem deyişime de cevap oldu kendi içimde.

Şimdi kimse beni incitmek istemiyor da, yeri geldiğinde kendi duygularının sorumluluğunu almalı, almalıyım da! Defne Hocam ne güzel özetlemiş. O zamandan beri kulağıma küpe bu sözler!

<“Sen beni üzdün, kızdırdın, mutlu ettin, terk ettin”lerle değil, BEN ile başlayan cümlelerle yaşar. Duygularını da -hayatta başına gelen şeylerin sorumluluğunu aldığı gibi- müdahale edemeyeceği durumları da sakin bir şekilde kabul eder. Etrafında olup bitenler, sağlam egolu kişinin benliğine ilişkin bir anlam ifade etmez.>>

Denizim şöyle bir laf etmişti: Sana sen olduğun için değer vermeyen ve seni sana rağmen savunmayan kimse için bence kendini sorgulama!

Beni bana rağmen savunmak! Ben o kadar çok yapıyorum ki bunu, hocamın “kimse seni incitmek istemiyor...” deyişini içselleştirmeye başladığımdan beri. Kimsenin bana yapması, yapabileceğini durumunu hesaba katmamışım bile son zamanda. Hayır bunu küskün bir tonda söylemiyorum. Sadece kendimin nerede bitip, bir sonrakinin nerede başladığını anlamak için söylüyorum. Yazılı düşünüyorum. 

Tüm bunlar bünyede ağırlığını bulan ve gidip yerine oturan taşlar gibi. Yapboz parçaları gibi. Dişlilerin birbirini bulup, oturup, işlemeye devam etmesi gibi oldu.

Evet mini içsel, içinden geçme, duygunun içinde kalma niyetimi fevkalade yerine getiriyorum. Getirdim bence.

Üç gündür yoga maceralarım da şöyle ilerliyor. Udiyana’larda geçtiğimiz iki gün nefes nefese kalıyordum. Üçüncüde simha, dördüncü de udiyanayı çekip, tamamen tek seferde serbest bırak, tekrar çek gibi gibi çeşitli varyasyonlarla 6-7 sefer yapmaya çalıştığımda en sona doğru artık udiyana daha güçlü, daha eforsuz ve nefes tutulabilmiş ya da erkenden bırakma hissiyatına gömülmemiş halde oluyor. Ama hep nefeste zorlanmayla başlıyordu. Virastanalarda katırtılı dizler. Dün ağrılı virastanaya dönüştü. Ama içten güçlü kalkış inişler olduğunda gayet iyi. Bugün artık susam yağı alcam dizlerim için!

Çarşamba günü verdiğim erken kalkma savaşını 8de yogaya başlayarak sonuçlandırdım. 5:30’dan 8’e epey zaman var tabi! Dalışa gidecek olmak ve yogayı kesin yapmam gerektiği kısıtları sağladı 8de yapabilmemi de. Yoksa nasıl yorgunum, uyurum yani.

Yıllar sonra dalışa döndüm. 28günyoga yazılarına ilk başladığımızda diyordum dalmak istiyorum tekrar diye. Kuzenim Doruk bendeydi. O dalmak istemese sanırım bir süre daha sallardım. Çarşamba günü ilk hatırlama dalışımdayım. Aman tanrım! O kadar güzeldi ki, o kadar şanslıydım ki. Beş tane ayrı kaplumbağa gördük. Bir tanesi annesi ile yüzden yavru kapluş. (Aylin ile Rüzgar olsun onlarJ) Annenin sırtında deniz canlıları yaşıyordu, tüh keşke fotoğraflayabilseydim. Ama hareket edişleri, görüntüleri hala gözümün önünde. İki tane vatoz gördük. İlk gördüğümüz daha minik, bir sonraki kocamandı. En son kaplumbağanın biri tek başına, minik bir şeydi. Gözlerimden kulaklarımdan kalpler fışkırıyordu tüm dalışta. O kadar güzel ki. Bomboş deniz tabanında gezinmek bile öyle mutluluk verici ki. Mavi, yeşil, turkuaz, lacivert.. Hepsinin sonsuzluğa uzanan renk geçişleri ve birbirleri içindeki dansı. Harikaydı.

Zaman kavramı tamamen yok oluyor bu arada bende. Ve o kadar zihin boşaltıcı ki. Suyun üzerinde bir tek Doruk dalarken yanında olsam diye düşündümJ Onun dışında hiç bir şey yok. Chitta vrtitta nirodaha.

Evet böyleydi işte dalmak. Nasıl özlemişim! Ne kadar seviyormuşum ben dalmayı hatırladım. Tansel'in (shadow yoga'dan Tansel:) ) sanghayı sevgiliye benzetmeleri var yaJ Dalış da öyle benim için. Çok uzun zamandır görmediğim eski sevgili. Görünce aslında nelerini seviyordum ve bana nasıl hissettiriyordu. Onu görmemek, ona olan aşkımı hiç azaltmamış, onun sevdiğim yanlarını hiç değiştirmemiş. Bundan sonra baktım bol vrittili gün, atıyorum kendimi sulara!

Bugün artık sabah alarm kurmadım. Dün öğleden sonra yazmak için kendimi zorlamadım da. Önceki sabah on dakika öyküye ekleme yapıp kalktım. Dün Dodom gittiğinden beri kendime izin verdim. Biraz pislik yiyip, yazmadan, erken kalkmadan kendi halimde yapayım diye. Sabah 4te uyandım kendiliğimden ya da dışardan gelen bir sesle. 5:30ta uyanıktım ama uykuya bıraktım kendimi. Sabah da nasıl mırıltılar kafamda. Yapmayacağım diyor.

Hadi dedim samapada! Sonra oturur musun naparsın. Yaptım yine balakramayı. Parantezsiz. Günlerdir niyet ettiğim üzere hakkını vererek yapıyor muyum, sıkılıyorum?, o zaman bir şeylere daha iyi bakmak, daha iyi yapmam lazım diyorum. Üç gündeki özenim azalış trendinde ama, her kaçışta hop  dedektif yakalıyor, bak kaçtın farkında mısın? Yahu her hareketi cidden o en ince ayrıntısıyla yapmak mümkün mü? Olmalı. Denemeye devam.

Bir de roman okuyayım azıcık. Dolunay gelecek, öyküyü de tamama erdirsem artık. Nasıl bağlanacak bilmiyorum. Yazmaya devam edersem bağlarım umuyorum


Niyet etmedim de açık kaldı sanki buralar gibi. Her sabah kendimle 5:30da yaptığım pazarlıklar çok yorucuJ Öyleyse: sabah erken kalkmak, roman okumak, yogayı özveriyle, özenle yapmak, öyküyü tamamlamak. Niyet ettim niyet eyledim.


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

 
Take The Fake Cake