19 Temmuz 2017 Çarşamba

Bir Yoga Günlüğü II -Gün 25: Sensin Uykucu!

Petra Roasting Co- Gayrettepe
Günaydın sevgili sangha ve takip, alakayı kesmemiş canım okur!

Dün kapkara blog yazımı yazıp publishe bastım. Yağmurda eriyip, mazgallardan kayıp gitmeyeyim diye eve attım kendimi. Annem arayıp felaket senaryoları sıralamıştı zira. Yirmi yedi yaşımı yarıladığım bugünlerde hala kanıyorum kendisine. Neyse eve gidince boş boş durup (gerçekten boş durmak), pilav üstü döner söyledim kendime. O gelene kadar tatlı krizim(!) için buzluktaki minik dondurmayı hüplettim. Daha ne pislik yesem acaba? Önceki siparişlerimde kayıtlı olan pizza, sufle kombosuna mı düşsem? Yok dur daha masumu olsun. Pilav üstü döner. Aç değilim. Eve gelmeden yemiştim. Yerken kendime bu masum kötülüğü yapabileceğimi düşünüyorum. Sonra da yatıp uyudum bir saat. Hocamın deyimiyle bu bir özyıkımdır efendiler. Anlatmıştım bu yeme içme saçmalıklarını. Kanmayın!

Tam olarak “Öeeğh!” diye uyandım. Bu Kaş’a gitmeden önceki halim benim. Uzunca bir süre, sürekli uyuklar modda, saçma sapan beslenerek, kendimi de mazur görerek, kendime “şefkatle” bu izni vererek geçirdiğim bir zaman oldu. Şimdi İstanbul’daki yuvam beni eski alışkanlıkların içine hapsetmek üzere pamuklara sarıp, uyutuyor. Kalktım! Duşa attım kendimi. Annemler aradı o sırada, akşam onları görmeye söz vermiştim. Tipime çeki düzen verip yallah dışarı.

Birkaç saat hoşbeş ile geçti öyle. Oradan yine sağa sola giderim, günün hedefleri arasındaki öykü yazmaya koyulurum diyordum. Sohbet koyulaşınca saat 22’yi geçti. Maselef İstanbul’da, kolay gidilebilecek, geç saatte açık kafe bilmiyorum ben, kütüphane de. Siz biliyor musunuz? 

Dön dedim evine. Zaten uykun gelince kolayca sıvışırsın yatağına. Hem sabah 5:30’ta kalkılacak Burçe’cim. Sedef’cim diyecektim az kalsınJ

Evde durmak büyük mesele benim için. Attım kendimi mutfak masasına bir şekilde. Biraz yazıp çiziyorum. Hocamın tavsiyeleriyle düşünmeye başlayınca karakterler kendi sesini bulup, gidişat yeniden değişiyor. Bu alaka ve desteği yanımda hissetmek büyük şans ve itici güç. 

Gece yarısı olmuştu artık yatarken. Sabah da alarm çaldığında hemen kapatıp baktım sabah bülbüllerinden haber var mı diye. Fatoş ve Beste’yi görmesem belki yenik düşeceğim yine uyumak isteyen zındığa. Parça parça çıktım örtünün altından. En son bacağımın teki örtünün altında anlaşma yapmak istiyor. Pis şantajcı, yoga yap ama gelip yat tamam mı, bak yoksa bırakmam, şimdi örtünün altına çekerim seni!

Kalkıp yogaya başladım. Tabi ben çok yavaşımdır. 15-20 dakikayı buldu herhalde yüzümü yıkayıp, diş fırçalayıp, odayı toplayıp başlamam.

Pekala çiçek gibi bir çalışma oldu. Purna’da dünden aklımda, iki nefes daha duruyorum. O belin sağ tarafındaki ağrı/sızı gibi hissiyat gelene kadar kalayım. Gelecek mi tabii. Limitim oysa, oraya gidip dönerim. Bir var, bir yok işte. Bugün yoktu. Ama bu suçi, malasana, purna üçlüsünde günlerdir hissediyorum o öfkeyi, pis ateşi alt bacaklarda. Yanıyor da yanıyor. Derste olsam hoca daha çok tutacak belki orada ama ben kendi hızımda saydığım 6 ya da 8 nefes sonrası terki diyar eyliyorum bu kısmı.


Sonra attım kendimi dışarı, Petra’ya. Yihha. Geldiğimde 7:40. Önce biraz Ayşe Kulin Sevdalinka’sı okudum dışarıda. Daha açılmadı çünkü. Roman okurken bakıyorum zamanları napmış, olayı nasıl oraya bağlamış. Sonra öyküme daldım kahve eşliğinde. Onu kurmacastana ekleyip blog’a giriştim. Saat 10:30. Ve kocaman bir gün var önümde. Yippiyaay. 

Hepinize hayallerinizi bulup, onları gerçekleştirmek için adımlar attığınız; kendinizin en iyi versiyonunu yakalamanız için kapılar araladığınız, gerekli desteği bulabildiğiniz, şanslı, tatminli günler diliyorum. 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

 
Take The Fake Cake