15 Temmuz 2017 Cumartesi

Bir Yoga Günlüğü II: Gün 21 Yaratıcı Süreçler ve Direnç

Meis Adası
Dün tekne öncesi yogamı yapıp, bir de blogu güncelleme rahatlığıyla çıktım evden. Tekne için yanımda notebookum, defter, kalem, Tomris Uyar’ın Yürekte Bukağı’sı.

Yıllardır ajandalarıma, telefonunun not defterine aklıma gelenleri karalarım. Bu yüzden hem ajandaları, hem de eski ayfonlarımı saklarımJ Çok da matah şeyler olduğundan değil tabi. Yine bu alışkanlıkla telefonuma notlar yazmaya başladım. Bu yaratıcı yazma süreçleriyle ilgili.

Yazarken kaygım yine performans, beğenilme ve estetik kaygısı, mı acaba?

Bir gün Defne Hoca derste sanırım Şarva’yı öğretiyordu. “Estetik olmak zorunda değil.” Demişti. Aslında içinden gelen şekilde yaptığın hareketler en estetik halindi belki demek istediği. Ben çok ağladım o gün derste. Gelip dokunmuştu. Aynı hafta içinde de spontanite tiyatrosu eğitmine katılmıştım. Oradan çıktığımda da cebimde kalan şey buydu: Oh be! Estetik, güzel, mükemmel olmak zorunda değil(im) işte!

Nereden, nasıl zerk edildi, ettim beynime bilmiyorum ama böyle bir durum var bende! Ya da vardı, bak tam emin değilim oralardan.

Teknede uzanırken bana bunları yazdırmaya başlayan şey Defne Hocamın kurmacasını okurken düşündüklerim. “Bak ne kadar hareketli, ne kadar çok şey oluyor.” Aynı ses geçen hafta Tomris Uyar’ı okurken “Senin öykü niye böyle hızlı başlamıyor? Seninki çok tekdüze, sıradan” diyordu.

Bu yazma işleri kendini kabullenmemek gibi bir şey herhalde. Yok düpedüze öyle. O yüzden çok seviyorum yazma süreçlerinin bana beni öğretmesini, yoga gibi.

Murat Gülsoy’un eğitiminde de ilk hafta ödevimiz bir öyküyü üzerinde minimum değişiklikle yeniden yazmaktı. İkinci hafta ise otel-bıçak kelimelerinin çağrıştırdıklarıyla kelime sayısı kısıtlı bir öykü. Ve ödevlerimizi sonraki hafta sınıfta sesli okuyoruz.

Ben kendi ilk öykümü okuyacağım gün, nasıl heyecanlıyım. O an sorsan, motorda olduğu gibi, yok benim kaygım, heyecanım derim. Nasıl oluyor da böyle” farkındalığım yükseldi” (şunu okurken sinir geliyor) sanarken kendimden bir haber oluyorum. O yüzden aslında tüm yazdıklarımın altına “bildiğimi sandığım üzere” ya da “şimdiki bildiklerimle” diye not düşssem yeri.

O gün okudum. Eleştiriler, sorular aldım. Aslında o kadar güzel bir ortam ki. Herkesin çok güzel olmuş demesi değil zaten istediğim. Garip bir şey. Öyle olsa, nasıl ya, nesi güzel diye merak ederim.
Neyse sonra bir daha ödev teslim edemedim.

Bu arada sürekli yazıyorum. Çalışıyorum. Ama aynı bizim kurmacastanada hissettiğim gibi toparlayamıyorum. Kelime kısıt, anlatacaklarımın uzaması, dağılması, kısaltınca anlamsızlaşıp bütünlüğünü kaybetmesi vs derken mükemmeliyetçilikle girince olmuyor..

Murat Hocayla da mailleşiyorum. Şöyle yap, karakterlere böyle sorular sor gibi yönlendirmeleri oluyor. Her derse de gittim. Zaten sırf yaratma süreçleri, düşünsel süreçler üzerine seminer gibi gidip dinlenilesi derslerdi.

Dün bunlar kafamda dönüp, bir yandan telefona notlar alırken, Gülcan (ve Uğur) önceki akşam rakıda bahsettikleri kitabı getirmiş yanında benim için. Aklımdan çıkmış bile halbuki. Onu da telefona not almıştım ve elime almam muhtemelen sürecekti: Yaratma Savaşı- Steven Pressfield

Kapağında yazanları aktarayım: “Duran, başlamayan, üşenen, erteleyen, korkan, oyalanan, bir şeyler eksik diyen, asıl hayatına uzaktan bakan herkes için!”

Kitabı alıp harika bir deniz mahsüllü spagetti yer gibi büyük bir iştahla okumaya başladım.Henüz başlarındayım ama tavsiye etmeme engel değil!

Hedefimiz ne olursa olsun: yazmak, her gün yoga yapmak, beste yapmak, her gün erken kalkmak, iş kurmak ya da girişimde bulunmak, bir detoks ya da rejime başlamak, “yürekten bir bağlılığı ve sorumluluk üstlenmeyi gerektiren herhangi bir eylem: evlenme, çocuk sahibi olma, ilişkide zorlu bir dönemin üstesinden gelme”. Gerçekten olmak istediğimiz bu “suretimizi”(Defne Hocamın kazandırdığı bu deyimle!) yakalamaya çalışırken karşımıza kocaman bir DİRENÇ çıkıyor. Bu direnç kendini saçma beslenme şekilleri, alkol, erteleme gibi çeşitli şekillerde gösteriyor.

Bakmayın siz böyle anlattığıma. Ben kendi süzgecimden geçip, aklımda kalmış, ilk hafızamı yoklayan şeyleri yazdım. Okuyun derim.

Direnci aşmak için de aslında bilmediğimiz, aklımıza gelmeyen yöntemler değil ama rutinden bahsediyor! Ve kendi rituellerini çok güzel, kolay okunabilir bir dille anlatmış.
--

Teknede yine vakit bulunca kurmacaya bir bölüm ekledim. Kaleköy’e geldiğimizde dondurma yemeye gitmedim, teknedeki Fatma Abla ve Mehmet Amcadan da kendimi soyutlayıp koyuldum.

Akşam da kitaptan aldığım gazla, yaratıcı sürecimi desteklemek için içmeyip, erken eve döndüm (22-23?). Sabah gerçekten beş buçukta kalkacağım artık diye zıbarıp yattımJ Ama ne zıbarma. Nasıl yorulduysam 8:30’da kalkıp yapabildim yogamı. Sonra salonda 13’e kadar uyudum. Bıraksan uyuyacağım yine. Kalkıp kahve yaptım kendime. Aylar öncesinden belli olan İstanbul yolculuğuma uçak bileti aldım. (bu ileri tarihe plan yapamama halimi de yazayım mı sonra?) Hocamın çalışma şekli ilham oluyor bana. Önce listeledim ben de: bir öykü oku, sonra kurmaca yaz, kurmacastana’dan bir şey oku, blog yaz. Check! Son ikisi duruyor olsun.


İstediğim saatte kalkamamış olabilirim ama istediğim gibi ilerleyen bir gün oldu. Enerji barlarım doldu çok şükür. Dalışa gitmedim tabii kendime gelebilmek için. Dalış sonrası Tuğçe’yle buluşmaya gideyim şimdi. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

 
Take The Fake Cake