2 Temmuz 2017 Pazar

Bir Yoga Günlüğü - Gün 8: Waterline

Büyük Çakıl
Dün akşamki şaraplar ve geç uyumanın etkisi ile sabah 6 alarmına yine kayıtsız kaldım. Ama ne tam uyuyorum ne yoga yapmak üzere uyanığım. Aklımdan yoga stanaları ve asanaları geçiyor yarı uyku uyanıklık arasında. Kafamda yapıyorum yogayı. Hatta bir ara iknayım kafada bitirdim yogayı diye. Hashtag: araf! Baktım olmayacak yat uyu dedim tam anlamıyla. Bu kadar da içme (miktar değil, süreklilik). Onun yorgunluğundan kalkıp yapamıyorum bence. Yoksa gözümü açıp alarm ile kalkıyorum ama günlerdir aşırı yorgunum.

Dün canım Oğuzcan geldi. O uyurken hala, 9da uyandığımda başladım yogamı yapmaya. Sabah güneşten önce uyanamadım ama telefonda birikmiş mesajlar, bildirimlere dalmadan başladım yogaya. Buna rağmen vrittiler başlamıştı bile. Konumuz motor sınavına girsem mi girmesem mi. Of gidip motor ile uğraşmak istemiyorum bu sıcakta. Çalışmam lazım. Ama geçemezsem boşuna ter dökmüş olacağım? Temmuz 29’dakine mi girsem, hem Adrasan’a da giderim? Yok yok. Gireyim. Kalırsam da kalırım. Hehe

Parantezler dışında tüm hareketleri kaçınmadan yaptım. Kendimi de salondaki yoga köşem yerine odama kapattım ki bölünmeyeyim.

Sonra kahvaltı vs derken kendimizi Büyük Çakıl’a attık. Dün Hidayet Koyu’unda water-line için uygun yer bulamamıştık Ogo’yla. Büyük Çakıl’ın isteklerimize cevap vereceğini biliyordum.

Koyun solundaki minik koycuklar oluşturmuş kayalara doğru keşfe çıktık. Uygun iki nokta arasında line’ımızı germeye koyulduk. Ortamın zorlu şartları, sıcak hava, buz gibi su, kayalıklardaki olası yengeç saldırısı, bir başka noktadaki küçük böceklerin canavara dönüşüp beni yeme ihtimali derken belki kırkbeş dakikamızı almıştır tam istediğimiz gibi kurmak. Ben bu arada sıcaktan ölmek ve denizin soğuğundan donmak arasında bittim. Bir de açlık bastırdı.

Geçen günkü sınırlar yazımdan sonra, hal bu ya, farkettim ki ben de karşımdaki sınırları zorlayabiliyorum, "tamam" deyip devam etmek yerine. Aslında kendi ihtiyaçlarımı (sınırlarımı) korumaya çalışıyorum(!) Canım Defne hocamın şöyle cevaplamış: “Sınır çizmek mesafe almak değil, tam tersine samimi bir bağ kurmak. Annen seni en sinir eden şeyi söylediğinde, kendi içinde olup biteni bir kenara bırakıp, onu doğru yerden yanıtlamak. Doğru yer dediğim sevgi. Sevgiden mi, korkudan mı kaynaklanıyor tepkilerimiz. Bunu ayırt edebilmek.”

O günden beri sınır ihlal etmemi değil de, aslında verdiğim tepkinin korkudan kaynaklandığını farketmem beni yavaşlattı ve ağırlaştırdı. Nerede kazandım bu alışkanlığı? Niye sık tekrar eder oldum bu ara? Ve zihin n’apması gerektiğiyle ilgili meşgul, kalp yorgun.  

Yeme içme molasından sonra şezlonglarımızda okumaya gömülmüşken Pınar’ınyazısı ile hayeti ruhiyemden sıyrıldım. Tam vaktinde, çok güzel ifadelerle zenginleştirdiği yazısıyla uzandı bana sanghamın çiçeği J. Onun deyimiyle “Dinamik arafta, yerçekimsiz ortamda salınımda, kendi kendinden beslenen bir atalet” halindeyken “kendim işe karışmadan bir şey olamayacağını sandığım” durumda cevabımı almıştım.

“Kendi kendinizden kurtularak, amaçsız bir gerilimden başka bir şey kalmayıncaya dek kendinizle ilgili her şeyi geride bırakarak.” Hissettim içimde. Birkaç gündür taşıdığım üzüntüyü sezlongun yanında çıkarıp, denize doğru adımlar attım sonra.

Bu sefer yemek sonrası dinlenmişlikle water-line’a yollandık tekrar..

Yeni güzel yüzler tanıyacağımızdan habersiz.  

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

 
Take The Fake Cake