18 Temmuz 2017 Salı

Bir Yoga Günlüğü: Gün 22-23-24 Bol Vritti, Bas Publish'e

Meis Adası- Mavi Mağara
Dün yazıp, bugün bile paylaşmaya direndiğim bir yazı! Eski alışkanlıklar fortlayıp  gücünü ispat etmeye çabalayadursun, ben şunu koyayım şuraya da, ayın nerelerinde  hissiyatlar, yogada durumlar nasılmış sonra bakabileyim. Zaten bu #28günyoga döngülerine başlamadan da böyleydim ben. Oturup yazıp, çizip asla paylaşamıyordum. Varsın bu yazı da böyle olsun.

Cumartesi'yi Pazar’a bağlayan gece tilki uykusundaydım hep. Pazar sabah 5:30da saatim çaldığında kalkmakta zorlanmadım. Başladım yogama. Karnım dolu, udiyanalar biraz acıtır halde. Geç saatte yedim tabii, bu saatte de başlayınca. Sabahın o saatinde bile şıpır şıpır terleyerek yaptım. Sonra odanın renginin doğan güneşle değişmesi. Karanlığın yerini güneş ışıklarına bırakmasını nasıl özlemişim. Kışın kalkıp gittiğimiz derslerde sınıf önce spotlarla aydınlanıyorken, ders bitimine yakın tatlı turuncuya dönerdi. Çok özledim sınıfı diye düşünüyorum. Suskun değil ama az vrittili zihinle tamamladım yogamı. Regl bitip, udiyanaları çalıştırınca virastanalar nasıl da değişiyor. Suçi-malasana-purnaya dikkatle bakıyorum yine. Öğrendiğimden beri aynı burası. İlerlediğimi hissetmiyorum. Bir de eğer bandalar iyi çalışıyorsa (herhalde) bu iki hareket arasında dengede durduğum yere kolayca girip çıkıyorum. Ama bazı günler, hani çizgi filmlerde açılır kapanır sandalyeler olur ama yaylı bir sistemdir ya böyle. Pat diye kapanır, mesela, Tom (Jerry’nin Tom) arasında sıkışır. Ben de öyle fıt suçideyim, fıt arkaya düşüyorum. Dün kontrollüydü geçişler.

Sonra Pazar akşam yazmak üzere, uzun bir günün ardından arkadaşımı yolcu edip eve geldim. Dün yola çıkacağım için bavul hazırlamam lazım. Biraz yazmak da istiyorum. Ev de sıcak. Acaba Oxygen’e mi gitsem, eser orası. Orada yazarım. Yok önce duşa mı gireyim. Yemek yiyeyim ben en iyisi. Bulaşıkları yıkamalı önce. Böyle fıldır fıldır dolanıyorum evde. Hocamın günler öncesinde attığı Çocukluğa Dair Bir Yoga Macerası yazı serisini okumaya koyuldum sonra.

Şöyle bir durum var: günlerdir, hatta belki son bir aydır yalnız kalamıyorum. Yalnız kalmamak için çırpınıyorum. Bir taraftan tek başınayım ama hiç yalnız hissetmiyorum diyorum. Evet Kaş’ta böyle bir durumum var. Ama bir taraftan koşturup kendime meşgaleler yaratır oldum. Aynı çalıştığım zamanlardaki ben gibi. Şimdi evde tek kalma şansım var ama kalmamak için debeleniyorum.

Arkadaşlarım gelip gidiyor. Ben aradaki boşlukları da seyahat, ıvır zıvırla dolduruyorum. Yanımda birileri varken tek başıma kalma hasreti çekiyorum bir süre sonra. Gittikleri zaman da hüzün çöküyor. Terkedilmişlik hissi gibi bir şey gelip oturuyor kursağıma. Böyle bir uçtan diğer uca savrulurken Pazar akşam okuduklarım dalga dalga anlamama neden oldu bunları. Yazıyı bir hafta önce okumaya koyulup ancak ilkini okuyabilmiştim. Şimdi baktım bir şeyler beni çekiyor içine.. O arada çöpü dışarı çıkarmam gerektiği geliyor aklıma. Aman sinek doluşacak şimdi. Yok dur duşa gireyim de öyle. Yok dışarı mı gitsem cidden? Oturamıyorum. Ara ara küçük taklalar atsam da oyalama çabalarıma yenik düşmedim, okudum. Okudukça şaşkınlığım arttı. Göz yaşları eşlik etti.

Dün 4:30’da transfer beni aldı Kaş'ta. Yazı serisinin son kısmını da yolda okudum. Havaalanına vardığımda nasıl açım. Bir de sersem haldeyim okuduklarımın etkisinde, biraz da uykusuz. Yanımda kayısı, badem vs olsa geçiştirebileceğim ama hiç bir şey yok. Ve havaalanında da gezindim. Glutensiz bir şey göremeyince kruvasana yenik düştüm. Anında mideme oturdu zaten. Glutensiz uzun süre beslenince etkisini hemen görüyorsun.

Dün İstanbul'da eve vardığımda da 11’e geliyordu saat. Hemen yogaya koyulayım istiyorum. Zihnim fıkır fıkır yine, Game Of Thrones izlemeye ve uyumaya göz kırpıyor. Odamı iyice düzenleyip başladım yogaya. Normalde salonda yapıyordum geniş geniş. Ama o en mahrem, temiz, düzenli yer odama indirgenmiş oldu. Bol parantezli, uzun uzun nefesli yoga. Hem yolculuktan hem de aşırı rüzgarlı havadan uçuş uçuş zihnimi yatıştırsın istiyorum. Udiyanalar yumuşak ve kendiliğinden geliyor. 

Dün bu kısmı yazarken aklımdaki başlık şöyle: tam inanacağım, bir gülme geliyor.

Nedeni de günlerdir bir ton insanla haşır neşirim. Dediklerini şu gözle izliyorum. Kimse bana zarar vermek istemiyor. Herkes kendi yarasını korumaya çalışıyor aslında. İnsanların dediklerini iyi ya da kötü değil de ne diyor diye, sadece ve gerçekten dinle. Bunlar Defne hocamın yazılarından okuduklarımdan süzülüp kalmış. Bu şekilde bakmak geçtiğimiz 8-9 ay içinde bana çok şey kattı. İnsanları gerçekten dinliyor muyum, onlar beni dinliyor mu, verdiğim tepkiler sevgiden mi korkudan mı kaynaklanıyor? Yoganın en temel ayaklarından işte kendimizle ve çevremizle olan ilişkimizi düzenlemek. Dönüp dönüp bakıyorum. Sürekli kendimi tekrar gözden geçiriyorum.

Hal böyle olunca, müthiş kalabalık zaman geçirdiğim son iki, üç haftaya bakıyorum. Dün bol vrittili zihnim bana tonla hikaye anlatıyor. Sana böyle dedi, sana bunu yaptı. Duymayayım, dinlemeyeyim diyorum. Eski alışkanlıkla verdiğim tepkileri vermek istemiyorum. Mesela İstanbul'daki evime girdiğimde ilk etapta hep kızdığım şeylere sinirim bir zıplıyor yine. Ama bakıyorum o kadar kızacak bir şey yok. 

Dışarıdan bir göz gibi bakmaya çalışıyorum sürekli. Biraz başarıp, biraz tökezliyorum. İnsanlara güveneyim, kimse beni incitmek istemiyor ve herkes kendi yarasını mı koruyor cidden? Bu neden peki bir şey  yapmaz deyip aslanın ağzına kafamızı sokup beklemek gibi geliyor o an bana?

Dün artık tüm gücümün tükenmiş olduğunu gördüm akşam. Biraz blog, biraz öykü yazıp da paylaşmadım. Çünkü vrittiler, çok paylaştım, çok açtım kendimi de diyor. Dur biraz otur sindir de diyor.

Akşam mesela eve dönerken gidip tatlı, hamur saldırasım var. Bunu tetikleyenin son iki günkü yüzleşmeler olduğunu söylememe gerek var mı? O bütünlüğü(!) bozup içine hamur ve şeker doldurmak istiyorum. 

Bu gece yine tilki uykusu. Sürekli gece kalkıp saati kontrol ediyorum.

Sabah da shadow yoganın birinci sınıfları olarak ders yaptık. Şirince’den sonra ilk defa katılabildim. Yaşasın ya! Sınıfı çok özlemiştim. Sonrasında kahvaltıya Manolya’ya gittiğimizde glutensizlikten şaşmadım ama kendimi yeniay’a dört gün kaldı, o zaman bir süre bırakayım ve ooohh yiyip...


Of gerçekten ne anlatıyorum.Yarın belki tüm meseleyi daha iyi anlatır, özetlerim. 

Ayrıca hayatım boyunca sevmediğim gri havayı ne kadar özlediğimi farkettim İstanbul'a inince. Haftalardır 40küsür derecelerde yaşamaktan beynim eridi herhalde. Yağmur desen, ne giyilir, napılır bilmediğim bir şey. 




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

 
Take The Fake Cake