25 Temmuz 2017 Salı

Ben Buna Bir Bakayım

via Kemrasa
"Hikayeni sahiplenmek zor olabilir ama hayatımızı ondan kaçarak harcamak kadar zor olamaz. Kırılganlıklarımızı kucaklamak risklidir ama sevgi, aşk, aidiyet ve neşeden vazgeçmek kadar tehlikeli değildir. Asıl bizi kırılgan yapan bu vazgeçiştir. Ancak karanlığı araştıracak kadar cesur olduğumuzda kendi ışığımızın sonsuz gücünü keşfedeceğiz." Brene Brown  (Yaşasın gelişine çeviri. Anıl'cım? )

Pazar günü Petra’da blog yazdıktan sonra bir iştah öyküye giriştim. O kadar heyecanla yazdım ki. Vata’m azdı:P Midem kıpır kıpır oldu. (Zaten öyle olmaya müsait miydi?) Sonra koşturmaktan yükleyemedim. 

Dün havaalanında yazdım bu notları. Tamamlayamadığım için bugüne kaldı. Daha yazacaklarım vardı. Bu sefer de uçağa koşturdum. Koşturmak diyorum da gayet sakin, tatlı tatlı yollanmak diyeyim. Zaman kısıtları ya da sosyalleşme anları bunlar. Telaşsız tatlılıkta. Bana bıraksan uzuuun uzuun yazacağım çünkü.

Bilemiyorum öykünün yeni bölümü nasıl oldu, ama bir önemi de yok şu noktada. Durmadan yazmaktı amacım. D. Hocamız günlerce tekrar edip durduğu, final pozlar değil de o pozlar arasındaki süreçle, değişimlerle bizim işimiz. Defne Hocam hep söyler iki nefes (nefes alma ve verme) arasında yoga olur diye. Buna güveniyorum. Benimseyip, 100% uyguladığımı iddia edemesem de aklımın köşesinde. Yazmak benim için çok çok yeni bir alan. Yoga gibi. Olmamışsa bile, oturup hop diye kitap yazan ne kadar var, var mı?

Dostoyevski varmış mesela. Kumar borçlarını ödemek için kitap sözleşmesi yapar, avansını alır, daha ortada kitap yokken, parayı yine kumarda yermişJ Bir süre sonra o kadar üretken ki, oturduğu yerden, söylerek, konuşur gibi birine yazdırırmış kitaplarını.

Dün sabah ezan sesiyle uyandım. Daha beş olmamıştı saat. Hadi uyuyayım derken 5:30ta uyanığım hala. Bakıyorum telefona sabah bülbüllerinden işaret görecek miyim diye. Akşamın şaraplarının etkisini hissediyorum. Kafama üşüşen taklacı güvercinleri savuşturdum. Saat altı oldu artık, o an midem uçuş uçuş, hayır şaraptan değil. Buruluyor, fıtır fıtır hareketler halinde. En kötü kalkıp oturayım şu yere, meditasyon yapayım dedim. Duygu dolu bir mide. Hiç olmadı, oturup onu izlerim dedim. Neymiş bu bir bakarım, içinde dururum. Kaçıyordum zira.

Gece de değişik bir rüya gördüm. Pazar hocamızın yazdığı bir şeyi üzerime alındım ben yine. Alper’in bu hali tanımlaması çok iyi oldu önceki yazılarında. Olduğunu bilip, adını koyamamışım bak. Öyle olunca insanın üzerindeki etkisi daha fazla oluyor böyle şeylerin. Adını koyunca, onu tanımlayınca durum değişiyor biraz, sanki. Hocam bilgiyi gösteriş için değil de, iç görü kazandıracaksa yazın diyordu. Hemen bakındım napıyorum diye. Onun etkisinden mi artık, rüyamda Shandor Remete Kaş’a gelmiş. Hiç görüp bilmediğim bir ortam. Bir pansiyonun ya da benim evimmiş? Oranın avlusundayız. Shandor genç halinde ve yüzü de değişik biraz. Avlunun ortasında bir leğen var ve bir kadını yıkıyorlar mı, yıkacaklar mı ne. Sonra ben de yıkanacağım herhalde. Ama ben Shandor’la göz göze gelmeye çalışıyorum. “Ben Defne’nin öğrencisiyim" demek için can atıyorum. Sonunda göz göze geldiğimizde bakıyor bana. Kimin çocuğuysa yazık der gibi. Şaka şaka. Ben alınıyorum ama yine. Zaten nedir bu görülme isteği? Geleceğiz oraya.

Kalkıp samapadaya varana kadar ayıldım zaten ve yaptım balakramayı. Güzeeel güzeeel ısınıp, stanaları vs. Hissede hissede yaptım. Parantezler, mayura, hanuman yapmadım, güneşe selamı bir kere yapıp geçtim asanalara. Son kakilerden önce bir bulantı geldi. Alkolden mi? Bilmiyorum. Ben taktım zaten bu kusma işine. Kusamıyorum ya normalde, kalkıp gittim tuvalete. Bu fırsatı değerlendireyim diye. (Manyak mıyım ne) D. Hoca’nın(!) gösterdiği yöntemleri kendimi kusturabilmek için kullandım. Biraz safra dışında yok bir şey. Duygu kuscam! Takığım dediğim gibi. Ama öyle de bakmamak lazım Burçecim. Tekrar gittim yoga köşeme, tamamlamak için. Soğumalar ve kapanış.

Sonra 28günyoga’da sangamı okumaya koyuldum. Tansel’in yazısıyla kenarında dolaştığım “sosyal medyadan uzak durma” planımı daha gerçekçi bir noktaya çekme vakti midir diye düşündüm. Gün boyu tarttım bunu. Sonra ne güzel dedi: bu sosyal ağlar değil de bizim onları nasıl konumlandırdığımız asıl mesele. Ben de fazla vaktimi alan bu sosyal medya trafiğini kurmaca ya da 28günyoga ile doldurayım istiyorum Tansel gibi. Kendime düşünmelik soru: “Bu tülün ardında asıl olan ne var, ihtiyaç duyduğun şey nedir? Bizi like ve tık sevdalısı yapan şey, tamamen kendimiz ve çevremiz ile kurduğumuz ilişkinin özündeki sorun.”

Bu görülmek, beğenilmek hatta sevilmek, arzulanmak isteyen yanım ne ola ki? Bu ikili ilişkilerimde nasıl ortaya çıkıyor acaba cidden? Bir bakayım buna. Bu konu da çalışsın arka plandaJ

Bu düşüncelerle dün gün boyu instagram ve facebooku silsem mi diye kurguladım kafamda. Öğlen evdeyim. Yine vritti dolu bir an. Kafayı sıyırmaya beş var. Elimde telefon. Şimdi hazır olun, size çok etkili bir chitta vritti nirodaha yöntemi (zihin dalgalarını düzletirici yöntem diyeyim) söyleyeceğim: instagramda takı sayfalarını dolaşmak. Fotoğraflarda gezinirken, bir diğerine sıçramak. Başka bir hesabın fotoları arasında kaybolup gitmek. Bir baktım azcık susmuş zihnim. Sonra dedim ki: Burçe sakin ol, bunlar senin kafanda olup bitti. Kimse duymadı, gerçeklik payı da yok. Zaten muhtemelen hiç bir şey bu kurdukların gibi olmayacak. Geleceği modellemiştim de küçük dünyamda. Şaka bir yana. Instagram güzel bir oyalayıcı. Kendime dönüp bakmadıkça hala görülmek isteyen kişi kalacak ertesi güne, ve ertesi güne.

Bizim bu kolektif blogun ayrı güzelliği de burada. Takip etmenizde fayda var, çünkü yazıların altındaki yorumlar da bir arada bulunuyor ve onlar da ayrı kapılar açıyor. Ben okuduğum bir yazının altına tekrar tekrar gidip bakıyorum, orada yorum sayısı artmış görünceJ Bizim sanghanın canımlığı oradan geliyor işte. Like’tan değilJ

Akşam da Kaş’a ayak bastım sonunda. Sabah 5:30 alarmını takiben ancak 7de koyulabildim yogaya. Vaişaka’da 16 nefes duracağım dedim. Teslim olma vakti. Yarın da daha fazla çök kalk yaparım. Virastanada büzüşük şeftali gibiydim. Dizlerim de kıtır kıtır yine. Yarın daha eksiksiz bir seri yapayım. Chakri, şarva, virabadrastanayı unutmuşum mesela şimdi geldi aklıma yazarken, hayret. Hanumanı da rock n roll yapayım dedim onca zaman sonra. Ayağı nasıldı, onu hatırlayıp yarın öyle deneyeyim. Olmadı orası da. Bugün asıl udiyanaları yaparken nefesim yetmemeye başladı. Simha benim yetmeyen nefesimi uzatmama çok yardımcı oluyor (belki de amacı o zaten?). Simhayı yapıp, sonra birkaç defa daha udiyana yaptım. En son kuvvetlenmişti artık o vakum. Sarpada da, nefes nefese kalmıyordum çook uzun zamandır. Yürümeye devam ettim ben de! (Pınaaar) 

Kurmacastana'ya da öyküye eklemeler yapıp yeni taslağımı koydum az önce. Oh mis. Bugün dünkü uçuşuk zihnimden uzağım. İçinde kalmakta, duyguyu yaşamakta fayda varmış. Sonrasını bilemem ama şimdi böyle. Tam bu postu atmadan Fatma'cım yetişti. Şu şarkıyı hatırlattı. Daha iyi gelebilir miydi? 

Sevgiyle canım sangha. İyi ki varsın. Çok ama çok şanslıyım parçan olduğum için. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

 
Take The Fake Cake