30 Temmuz 2017 Pazar

Aidiyet, Kökler..Nerdesin Sangha?

Heybeli Ada, Kaş
Photo: Tansel Kahvecioğlu
Dün kurmaca yazarken laptopun restart sorusunu ertele yerine evet dedim yanlışlıkla. Sonsuzluk başladı. Ben de deftere geçtim hemen. Sonra onu geçiremedim hala bizim kapalı devre kurmacastana’mıza.

Yine dün 6:30da başlayan maceram, öğlen kitap okurken artık yarım günü devirdiğim için uyku ile molaya girdi. Öyle olunca uyanıp dalışa gitmek zora girdi. Son iki gündür tatlı ve ara ara glutenli besleniyorum. Hocamızın ikinci 28günyoga döngüsü bitişinde kendinizi ödüllendirin demesi, bende bitmeyen şenliklere neden oldu. Tatlı ve gluten mevzusunda kendime rota çizmemem, bir dalıp bir çıktığım sularda bakalım beni nereye götürecek. 

Sabahları da alarm kurmuyorum. Bu sabah yine 8:30da uyandım. 10da dalış için teknede olmam gerekiyor. Kalkmam, ayılmam derken sanırım 8:45te yogaya başlayabilecektim. Hayır akşam üzerine, günün başka saatine bırakmak istemiyorum yogayı. Şimdi küçük şeylerle, meditasyon, bir takım ısınmalar, vs ile geçiştirmek istemiyorum. Çünkü gerçekten o ayarların yapılmasına ihtiyaç duyuyorum ben yoga yapmadığım günlerde, misal kırmızı çadır günleri.

Saat kurdum 9:20’ye. Böylece bir şeyler atıştırığ, evden çıkıp, yetişme şansım olacak. Parantezsiz, birer (sağ, sol) sarpalı ve birer güneşe selamlı balakramayı yaptım. Soğumaların son aşamalarında çalan aralamı kapatıp döndüm hemen.

10’da maviliklere doğru teknedeydim yine. Heybeli Ada’daydık bugün. Bir yıldızlarla grup dalışı yaptım. Şu goproma (Hero5 black) 10 metreden sonrası için housing almam lazım. O olsaydı keşke. Ne çok foto ve video çekmek istedim.

Küçükken, ne bileyim biraz küçükken, çok eski değil.. Hep belgeselci olmayı hayal ediyordum. Böyle safarilere gideyim, suyun altında çekimler yapayım. Suyun altında aklıma bunlar geldiJ Tamam abartmaya gerek yok da, etraf çok güzel yahu. Yosunların üzerinde yavaşça salınarak ilerlerken soldaki gümüş balığı sürüsüne mi dönüp dönüp baksam; önümdekilerin saygı duruşunda bekleyerek izlediği iki adet trompet balığını mı takip etsem..Evet evet onları takip edeyim. Sağımıza geçtiler, sonra arkamıza doğru yay çizdiler. O arada badim sürekli yukarı seviyelerde kalıyor, azcık daha aşağı inmesi lazım. J Ona da göz kulak olmam lazım, di mi? Clifflerin etrafından dolanırken gördüğümüz vatoz peki? Çok tatlı ya. Ve gemi iskeleti(baya uyduruk bir şey, batık falan değil)...o kadar güzel ışık vardı ki dipte. O iskeleti çekmek lazımdı mesela.

Bu arada sabah sol ayak bileğimdeki ağrı gitmişti. Şimdi çook derinlerde, çok inceleyip aradığımda hissedebiliyorum. O dolaşan ağrılardan herhalde. Bir bakıp çıktı sanırım. Ama sağ alt kaburgalarımdaki ağrı gece yatarken sağ tarafta uyutmuyor. Belki de udiyanalardan bilmiyorum. Dozu artırdığım içindir belki.

Sangha niye yazmıyorsunuz kuzum? Bak ben Kaş’ta bir gruba, bir yere, bir kimseye ait hissetmiyorum ama bu gruba ait hissediyorum. Sayarken, ah bak 3 gün oldu yazmayalı, yazayım motivasyonu oluyordu da şimdi olmuyor mu, niye? Ben sizin hissiyatlarınızda aa aynısı eveet kaynımda da var, bende de evveett diye kendimi bulup; Aa ne güzel demiş, düşüneyim bunu, bak aklıma gelmemişti vs vs geçiriyordum günlerimi? Nere gittiniz? Evet daha okumak istediğim tonla kurmacastana var ama 28günyoga başka yahu.

Bugün eve geldiğimde şunlar geçti, bizim sabah bülbüllerine döküldüm hatta. Kaş’ta ait hissettiğim, parçası olduğum bir grup yok. Bile isteye. Sevdiğim insanlar, yüzler var o ayrı. Ama ille de birine ait olayım, bir grubun parçası olayım diye olmadık işlere kalkışma işgüzarlığında olamıyorum zira. İşin garibi dışarıdaki bağlarım da epey kuvvetlendi buraya geldiğimden beri. Dolayısıyla o aidiyet hep Kaş dışındaki insanlara hissediliyor şu aralar tarafımdan.

Pınar köklenmeye dem vurdu. Kendi kendime, kendi içime salıp duruyorum köklerimi. Evim, kendimim. Ama bugün vrittiler şunu fısıldayıp kaçtı: Kaş’ta sana sahip çıkacak, bir şey olursa seni savunup, kollayacak kimse var mı? Yok mu? 

Ayol gerek var mı?

Ay döngüsünün, regl döngümün bilmem kaçıncı günü mü düşündürüyor bunu bana. Her neyse artıkJ

Bak geçen sene hocalık eğitimi sonunda kampa gittiğimizde şunu yaşadım: buradan yine Kaş’tan atlayıp gittik. Ben tekim. Öylece bir odaya yerleştim. Herkes gitmeden eşini seçmiş. A a? Acaba biriyle konuşmam mı lazımdıJ Yani ben o kadar alışığım ki “bağımsızlık” bayrağını sallamaya. Niye kimseyle konuşmadım birlikte kalalım diye. Evlenmiyoruz ya, biriyle kalcaz alt tarafı. Böyle kim çıkarsa bahtıma cesur bir şey. Ama olmasa da olur. Şimdi Leros için durum başka tabii deJ Ali ve Fatoş’un evlatlığıyımJ

Neyse birine, birilerine yapışmayı hiç öğrenemedim ben. Zoraki yapışma. Ama belki de öğrenmeli miyim. Köklenmek öyle mi oluyor. İçimden bir ses iki uçta salınma da azcık durul diyor. Yeri ve zamanı, insanı, insanları gelir diyor. Sen ne diyorsun sangha? Bana benim olan yeter mi? Kaş dışındakiler?

Bu arada Kaş’ı çok seviyorum ya. Baksana 
Kaş
Bu arada şu şarkı sana gelsin sangha. ahahah


29 Temmuz 2017 Cumartesi

Halinden Memnun

Sardelaki, Kaş
Dün Lüsyen’e (Can Dündar) başladım. Bu blogu yazmayı bitirince de devam edeceğim. Ayşe Kulin’in Sevdalinka’sını bitirmedim. İkinci kez başlayıp yüz üstü bıraktım onu İstanbul’da, geldim. Halbuki çok severim ben Kulin’i. Başka zaman.

Evde çöpleri ayrıştırmaya başladım. Benim burada çöp ayrıştırmak diye bir şey yok ama Kaş merkezde ambalaj atığı diye dev çöp alanı gördüm. Plastik, kağıt, cam ve geri kalanlar diye ayırıyorum artık. Dün birikenleri oraya götürüp attım. Arkadaş İstanbul’da evden çıkarken şişeleri taa aşağıdaki cam atığı kumbarasına kadar taşımıştı, emsal oldu banaJ

Susam yağımı da aldım, gece yatmadan ovaladım dizlerimi. Kokusunu sevmiyorum. Su tuttum ama baskın kokusu geçmedi. Bu sabah da hemen etkisini gördüğümü söyleyemeyeceğim.

Sonra evdeki minik örümceklere alıştım. Onları artık öldürmüyorum. Peçeteyi yumak yapıp, yakalayıp, balkondan aşağı silkeliyorum. Bazen sıkışıp ölmüş oluyorlar, üzülüyorum. Aylin söyledi, dün kırk ayakları ikna yoluyla dışarı alışını. Benim için oraya daha var. Ama aklımda hep doğa ile uyumlu olmak, öyle yaşayabilmek var. İnşallah bir gün.

Bu sabah 6:30da kalktım kendiliğimden. Ayılmam için telefonla biraz vakit geçirmek iyi geliyor bana. Umarım bir saat önceye çeker, bünyemin saatiyle uyanırım. Kendi halinde kalkmak da en güzeli benim için. Alarmsız. Yine de yogaya istemeye istemeye başladım. Yorgunum. Bu günlerde çok yorgunum. Gece uyku arasında yüz üstü yatarken ayağımı dümdüz uzatamadığımda, sol ayak bileğimin ağrısını duydum. Isınmalarda sol ayağıma napmış olabileceğimi düşünüyorum. Haliyle ağrıyor. Sonra boyun, omuzlar derken zaten aşırı yorulmuş halde buluyorum kendimi. Yine de devam! Sırtım, boynum hep ağrılı. Açılma ağrısı gibi, David hocanın dersinden beri var. Ayak bileği sonraki hareketlerde nasıl olacak diye bakınırken hareketleri yapabildim. Hayalet ağrı mı bu diye düşündüm. Beni korkutmak için gelmiş. Yok, bir mandukasana’da otururken acıyor bir tek. Ayağımı düz uzattığımda onun dışında.

Sonra mayura var. Birkaç gündür karnımın içinde yolculuğa çıkıyorum. Ayak parmak uçlarım süpürgeliklerde. Artık yerden kalkacak mı derdinden azade, karnım yumuşayacak mı ona bakıyorum. Workshoptaki karın içine dalışlarımız bana bir kez daha gösterdi sert karnımı. Kastan ya da güçten değil, ama sert işte. Böyle rahat, gevşek olsa. Yeni bir alan. Kanda, hara.. Her şeyin merkezi. Yahu çizgifilmi var, bildim bildim!

Sonra mayura ve güneşe selamların beni niye çok yükselttiği, niye en çok sevdiğim kısımlar olduğunu anlıyorum. Ateşli, hızlı, yüksek. Asıl zor olan yavaşlamak. Stabil kalmak.

Sağ kaburgalarımın altlarına doğru da bir ağrı var ama dalıştan o. Artık ağırlıktan mı, yelekten mi bakacağım. Dalışta da yıllar geçmesiyle bazı kitabi bilgileri sorsan mesela bir hatırlatma sonrasında bilebiliyorum. Ama bedenimle öğrendiğim, deneyimlediğim şeyleri unutmuyorum. Yogada da böyledir belki. Hatta böyle okuyup, duyup çok öğrendiğim cümleler, kavramlar var. Hemen benim olamıyor. Onları tekrar tekrar duyup etkilenmeye devam ediyorum. Ancak deneyimlediğimde evet diyorum. Ya da ayağını şöyle bas, ağırlığını buraya ver gibi şeylerde de tam yapabildiğim(i düşündüğüm) noktada heh buydu heralde söylenen diyorum. Gidilecek yol uzun. Hep yoldayım hep. Sadece öğrenme haritamı görüyorum böyle dalıştaki gibi anlarda.

Kurmaca yazdım yogadan sonra. Bir de okumak istiyorum ama çok dağınık dikkatimi yazar yazar okumaya adadım. Kitap okurken bile elli tane şey sokuşturuyorum araya. Dikkati tutmayı öğrensem iyi olacak. Defne Hocamın 24dakikalık gati yöntemini deniyorum bol bol. Hah bak biraz daha kalmış, yazmaya devam diyorum. Arada bölsem de ay dur şurayı da okuyayım da öyle geçeyim diğer işe diyorum. Güzel yöntem.


Bir gün böyle geçti işte. Kaş'la bolca aşk yaşayarak. Velhasıl, küçük ve basit şeylerin tadını çıkarabilmeyi sürdürülebilir kıldığımız hayatlarımız olması dileğiyle diyor ve noktalıyorum.




28 Temmuz 2017 Cuma

Mavi Huydur Bende

Sizde nasıl bilmem ama, ben uzun zamandır Defne Hoca’nın yazılarını okuyarak şuna aşina hale geldim. Kimse aslında beni incitmek istemiyor, herkes kendi yarasını korumaya çalışıyor?


Öyle mi?

İlk başta öyle görünmese de, kızsam da, korksam da, bozulsam, üzülsem de, biraz zaman geçip bakınca diyorum ki, evet öyle. Benim canımı acıtmak, kızdırmak için yapıldığında mesela izliyorum. Önce kızıp, üzülmeye düşüyorum. Sonra diyorum ki ben bilmeden, ya da kendimi “korumaya” çalışırken ya da “ben olurken” naptım bu insana da acaba böyle bir şey yapma ihtiyacı içinde? Cidden. Yapmak olmasa da ne hissetti acaba da böyle yapıyor? Önem verdiğim insanlardan bahsediyorum.

Sonra görebiliyorum o haritayı mesela. Hah çok canını acıttım herhalde, üzüldü ki, ya da kıskanmış olmalı ki, onu şöyle kırmış olabilirim ki, bunları yapıyor.

Böyle zihin dalgalarında surf yaptığım sürede hocamın Ego ile ilgiliyazısı çıktı karşıma. Bu aynı zamanda sosyal medyadan eli ayağı çeksem mi, ya da çekmesem de onunla ilişkimi yeniden gözden geçirsem deyişime de cevap oldu kendi içimde.

Şimdi kimse beni incitmek istemiyor da, yeri geldiğinde kendi duygularının sorumluluğunu almalı, almalıyım da! Defne Hocam ne güzel özetlemiş. O zamandan beri kulağıma küpe bu sözler!

<“Sen beni üzdün, kızdırdın, mutlu ettin, terk ettin”lerle değil, BEN ile başlayan cümlelerle yaşar. Duygularını da -hayatta başına gelen şeylerin sorumluluğunu aldığı gibi- müdahale edemeyeceği durumları da sakin bir şekilde kabul eder. Etrafında olup bitenler, sağlam egolu kişinin benliğine ilişkin bir anlam ifade etmez.>>

Denizim şöyle bir laf etmişti: Sana sen olduğun için değer vermeyen ve seni sana rağmen savunmayan kimse için bence kendini sorgulama!

Beni bana rağmen savunmak! Ben o kadar çok yapıyorum ki bunu, hocamın “kimse seni incitmek istemiyor...” deyişini içselleştirmeye başladığımdan beri. Kimsenin bana yapması, yapabileceğini durumunu hesaba katmamışım bile son zamanda. Hayır bunu küskün bir tonda söylemiyorum. Sadece kendimin nerede bitip, bir sonrakinin nerede başladığını anlamak için söylüyorum. Yazılı düşünüyorum. 

Tüm bunlar bünyede ağırlığını bulan ve gidip yerine oturan taşlar gibi. Yapboz parçaları gibi. Dişlilerin birbirini bulup, oturup, işlemeye devam etmesi gibi oldu.

Evet mini içsel, içinden geçme, duygunun içinde kalma niyetimi fevkalade yerine getiriyorum. Getirdim bence.

Üç gündür yoga maceralarım da şöyle ilerliyor. Udiyana’larda geçtiğimiz iki gün nefes nefese kalıyordum. Üçüncüde simha, dördüncü de udiyanayı çekip, tamamen tek seferde serbest bırak, tekrar çek gibi gibi çeşitli varyasyonlarla 6-7 sefer yapmaya çalıştığımda en sona doğru artık udiyana daha güçlü, daha eforsuz ve nefes tutulabilmiş ya da erkenden bırakma hissiyatına gömülmemiş halde oluyor. Ama hep nefeste zorlanmayla başlıyordu. Virastanalarda katırtılı dizler. Dün ağrılı virastanaya dönüştü. Ama içten güçlü kalkış inişler olduğunda gayet iyi. Bugün artık susam yağı alcam dizlerim için!

Çarşamba günü verdiğim erken kalkma savaşını 8de yogaya başlayarak sonuçlandırdım. 5:30’dan 8’e epey zaman var tabi! Dalışa gidecek olmak ve yogayı kesin yapmam gerektiği kısıtları sağladı 8de yapabilmemi de. Yoksa nasıl yorgunum, uyurum yani.

Yıllar sonra dalışa döndüm. 28günyoga yazılarına ilk başladığımızda diyordum dalmak istiyorum tekrar diye. Kuzenim Doruk bendeydi. O dalmak istemese sanırım bir süre daha sallardım. Çarşamba günü ilk hatırlama dalışımdayım. Aman tanrım! O kadar güzeldi ki, o kadar şanslıydım ki. Beş tane ayrı kaplumbağa gördük. Bir tanesi annesi ile yüzden yavru kapluş. (Aylin ile Rüzgar olsun onlarJ) Annenin sırtında deniz canlıları yaşıyordu, tüh keşke fotoğraflayabilseydim. Ama hareket edişleri, görüntüleri hala gözümün önünde. İki tane vatoz gördük. İlk gördüğümüz daha minik, bir sonraki kocamandı. En son kaplumbağanın biri tek başına, minik bir şeydi. Gözlerimden kulaklarımdan kalpler fışkırıyordu tüm dalışta. O kadar güzel ki. Bomboş deniz tabanında gezinmek bile öyle mutluluk verici ki. Mavi, yeşil, turkuaz, lacivert.. Hepsinin sonsuzluğa uzanan renk geçişleri ve birbirleri içindeki dansı. Harikaydı.

Zaman kavramı tamamen yok oluyor bu arada bende. Ve o kadar zihin boşaltıcı ki. Suyun üzerinde bir tek Doruk dalarken yanında olsam diye düşündümJ Onun dışında hiç bir şey yok. Chitta vrtitta nirodaha.

Evet böyleydi işte dalmak. Nasıl özlemişim! Ne kadar seviyormuşum ben dalmayı hatırladım. Tansel'in (shadow yoga'dan Tansel:) ) sanghayı sevgiliye benzetmeleri var yaJ Dalış da öyle benim için. Çok uzun zamandır görmediğim eski sevgili. Görünce aslında nelerini seviyordum ve bana nasıl hissettiriyordu. Onu görmemek, ona olan aşkımı hiç azaltmamış, onun sevdiğim yanlarını hiç değiştirmemiş. Bundan sonra baktım bol vrittili gün, atıyorum kendimi sulara!

Bugün artık sabah alarm kurmadım. Dün öğleden sonra yazmak için kendimi zorlamadım da. Önceki sabah on dakika öyküye ekleme yapıp kalktım. Dün Dodom gittiğinden beri kendime izin verdim. Biraz pislik yiyip, yazmadan, erken kalkmadan kendi halimde yapayım diye. Sabah 4te uyandım kendiliğimden ya da dışardan gelen bir sesle. 5:30ta uyanıktım ama uykuya bıraktım kendimi. Sabah da nasıl mırıltılar kafamda. Yapmayacağım diyor.

Hadi dedim samapada! Sonra oturur musun naparsın. Yaptım yine balakramayı. Parantezsiz. Günlerdir niyet ettiğim üzere hakkını vererek yapıyor muyum, sıkılıyorum?, o zaman bir şeylere daha iyi bakmak, daha iyi yapmam lazım diyorum. Üç gündeki özenim azalış trendinde ama, her kaçışta hop  dedektif yakalıyor, bak kaçtın farkında mısın? Yahu her hareketi cidden o en ince ayrıntısıyla yapmak mümkün mü? Olmalı. Denemeye devam.

Bir de roman okuyayım azıcık. Dolunay gelecek, öyküyü de tamama erdirsem artık. Nasıl bağlanacak bilmiyorum. Yazmaya devam edersem bağlarım umuyorum


Niyet etmedim de açık kaldı sanki buralar gibi. Her sabah kendimle 5:30da yaptığım pazarlıklar çok yorucuJ Öyleyse: sabah erken kalkmak, roman okumak, yogayı özveriyle, özenle yapmak, öyküyü tamamlamak. Niyet ettim niyet eyledim.


25 Temmuz 2017 Salı

Ben Buna Bir Bakayım

via Kemrasa
"Hikayeni sahiplenmek zor olabilir ama hayatımızı ondan kaçarak harcamak kadar zor olamaz. Kırılganlıklarımızı kucaklamak risklidir ama sevgi, aşk, aidiyet ve neşeden vazgeçmek kadar tehlikeli değildir. Asıl bizi kırılgan yapan bu vazgeçiştir. Ancak karanlığı araştıracak kadar cesur olduğumuzda kendi ışığımızın sonsuz gücünü keşfedeceğiz." Brene Brown  (Yaşasın gelişine çeviri. Anıl'cım? )

Pazar günü Petra’da blog yazdıktan sonra bir iştah öyküye giriştim. O kadar heyecanla yazdım ki. Vata’m azdı:P Midem kıpır kıpır oldu. (Zaten öyle olmaya müsait miydi?) Sonra koşturmaktan yükleyemedim. 

Dün havaalanında yazdım bu notları. Tamamlayamadığım için bugüne kaldı. Daha yazacaklarım vardı. Bu sefer de uçağa koşturdum. Koşturmak diyorum da gayet sakin, tatlı tatlı yollanmak diyeyim. Zaman kısıtları ya da sosyalleşme anları bunlar. Telaşsız tatlılıkta. Bana bıraksan uzuuun uzuun yazacağım çünkü.

Bilemiyorum öykünün yeni bölümü nasıl oldu, ama bir önemi de yok şu noktada. Durmadan yazmaktı amacım. D. Hocamız günlerce tekrar edip durduğu, final pozlar değil de o pozlar arasındaki süreçle, değişimlerle bizim işimiz. Defne Hocam hep söyler iki nefes (nefes alma ve verme) arasında yoga olur diye. Buna güveniyorum. Benimseyip, 100% uyguladığımı iddia edemesem de aklımın köşesinde. Yazmak benim için çok çok yeni bir alan. Yoga gibi. Olmamışsa bile, oturup hop diye kitap yazan ne kadar var, var mı?

Dostoyevski varmış mesela. Kumar borçlarını ödemek için kitap sözleşmesi yapar, avansını alır, daha ortada kitap yokken, parayı yine kumarda yermişJ Bir süre sonra o kadar üretken ki, oturduğu yerden, söylerek, konuşur gibi birine yazdırırmış kitaplarını.

Dün sabah ezan sesiyle uyandım. Daha beş olmamıştı saat. Hadi uyuyayım derken 5:30ta uyanığım hala. Bakıyorum telefona sabah bülbüllerinden işaret görecek miyim diye. Akşamın şaraplarının etkisini hissediyorum. Kafama üşüşen taklacı güvercinleri savuşturdum. Saat altı oldu artık, o an midem uçuş uçuş, hayır şaraptan değil. Buruluyor, fıtır fıtır hareketler halinde. En kötü kalkıp oturayım şu yere, meditasyon yapayım dedim. Duygu dolu bir mide. Hiç olmadı, oturup onu izlerim dedim. Neymiş bu bir bakarım, içinde dururum. Kaçıyordum zira.

Gece de değişik bir rüya gördüm. Pazar hocamızın yazdığı bir şeyi üzerime alındım ben yine. Alper’in bu hali tanımlaması çok iyi oldu önceki yazılarında. Olduğunu bilip, adını koyamamışım bak. Öyle olunca insanın üzerindeki etkisi daha fazla oluyor böyle şeylerin. Adını koyunca, onu tanımlayınca durum değişiyor biraz, sanki. Hocam bilgiyi gösteriş için değil de, iç görü kazandıracaksa yazın diyordu. Hemen bakındım napıyorum diye. Onun etkisinden mi artık, rüyamda Shandor Remete Kaş’a gelmiş. Hiç görüp bilmediğim bir ortam. Bir pansiyonun ya da benim evimmiş? Oranın avlusundayız. Shandor genç halinde ve yüzü de değişik biraz. Avlunun ortasında bir leğen var ve bir kadını yıkıyorlar mı, yıkacaklar mı ne. Sonra ben de yıkanacağım herhalde. Ama ben Shandor’la göz göze gelmeye çalışıyorum. “Ben Defne’nin öğrencisiyim" demek için can atıyorum. Sonunda göz göze geldiğimizde bakıyor bana. Kimin çocuğuysa yazık der gibi. Şaka şaka. Ben alınıyorum ama yine. Zaten nedir bu görülme isteği? Geleceğiz oraya.

Kalkıp samapadaya varana kadar ayıldım zaten ve yaptım balakramayı. Güzeeel güzeeel ısınıp, stanaları vs. Hissede hissede yaptım. Parantezler, mayura, hanuman yapmadım, güneşe selamı bir kere yapıp geçtim asanalara. Son kakilerden önce bir bulantı geldi. Alkolden mi? Bilmiyorum. Ben taktım zaten bu kusma işine. Kusamıyorum ya normalde, kalkıp gittim tuvalete. Bu fırsatı değerlendireyim diye. (Manyak mıyım ne) D. Hoca’nın(!) gösterdiği yöntemleri kendimi kusturabilmek için kullandım. Biraz safra dışında yok bir şey. Duygu kuscam! Takığım dediğim gibi. Ama öyle de bakmamak lazım Burçecim. Tekrar gittim yoga köşeme, tamamlamak için. Soğumalar ve kapanış.

Sonra 28günyoga’da sangamı okumaya koyuldum. Tansel’in yazısıyla kenarında dolaştığım “sosyal medyadan uzak durma” planımı daha gerçekçi bir noktaya çekme vakti midir diye düşündüm. Gün boyu tarttım bunu. Sonra ne güzel dedi: bu sosyal ağlar değil de bizim onları nasıl konumlandırdığımız asıl mesele. Ben de fazla vaktimi alan bu sosyal medya trafiğini kurmaca ya da 28günyoga ile doldurayım istiyorum Tansel gibi. Kendime düşünmelik soru: “Bu tülün ardında asıl olan ne var, ihtiyaç duyduğun şey nedir? Bizi like ve tık sevdalısı yapan şey, tamamen kendimiz ve çevremiz ile kurduğumuz ilişkinin özündeki sorun.”

Bu görülmek, beğenilmek hatta sevilmek, arzulanmak isteyen yanım ne ola ki? Bu ikili ilişkilerimde nasıl ortaya çıkıyor acaba cidden? Bir bakayım buna. Bu konu da çalışsın arka plandaJ

Bu düşüncelerle dün gün boyu instagram ve facebooku silsem mi diye kurguladım kafamda. Öğlen evdeyim. Yine vritti dolu bir an. Kafayı sıyırmaya beş var. Elimde telefon. Şimdi hazır olun, size çok etkili bir chitta vritti nirodaha yöntemi (zihin dalgalarını düzletirici yöntem diyeyim) söyleyeceğim: instagramda takı sayfalarını dolaşmak. Fotoğraflarda gezinirken, bir diğerine sıçramak. Başka bir hesabın fotoları arasında kaybolup gitmek. Bir baktım azcık susmuş zihnim. Sonra dedim ki: Burçe sakin ol, bunlar senin kafanda olup bitti. Kimse duymadı, gerçeklik payı da yok. Zaten muhtemelen hiç bir şey bu kurdukların gibi olmayacak. Geleceği modellemiştim de küçük dünyamda. Şaka bir yana. Instagram güzel bir oyalayıcı. Kendime dönüp bakmadıkça hala görülmek isteyen kişi kalacak ertesi güne, ve ertesi güne.

Bizim bu kolektif blogun ayrı güzelliği de burada. Takip etmenizde fayda var, çünkü yazıların altındaki yorumlar da bir arada bulunuyor ve onlar da ayrı kapılar açıyor. Ben okuduğum bir yazının altına tekrar tekrar gidip bakıyorum, orada yorum sayısı artmış görünceJ Bizim sanghanın canımlığı oradan geliyor işte. Like’tan değilJ

Akşam da Kaş’a ayak bastım sonunda. Sabah 5:30 alarmını takiben ancak 7de koyulabildim yogaya. Vaişaka’da 16 nefes duracağım dedim. Teslim olma vakti. Yarın da daha fazla çök kalk yaparım. Virastanada büzüşük şeftali gibiydim. Dizlerim de kıtır kıtır yine. Yarın daha eksiksiz bir seri yapayım. Chakri, şarva, virabadrastanayı unutmuşum mesela şimdi geldi aklıma yazarken, hayret. Hanumanı da rock n roll yapayım dedim onca zaman sonra. Ayağı nasıldı, onu hatırlayıp yarın öyle deneyeyim. Olmadı orası da. Bugün asıl udiyanaları yaparken nefesim yetmemeye başladı. Simha benim yetmeyen nefesimi uzatmama çok yardımcı oluyor (belki de amacı o zaten?). Simhayı yapıp, sonra birkaç defa daha udiyana yaptım. En son kuvvetlenmişti artık o vakum. Sarpada da, nefes nefese kalmıyordum çook uzun zamandır. Yürümeye devam ettim ben de! (Pınaaar) 

Kurmacastana'ya da öyküye eklemeler yapıp yeni taslağımı koydum az önce. Oh mis. Bugün dünkü uçuşuk zihnimden uzağım. İçinde kalmakta, duyguyu yaşamakta fayda varmış. Sonrasını bilemem ama şimdi böyle. Tam bu postu atmadan Fatma'cım yetişti. Şu şarkıyı hatırlattı. Daha iyi gelebilir miydi? 

Sevgiyle canım sangha. İyi ki varsın. Çok ama çok şanslıyım parçan olduğum için. 

23 Temmuz 2017 Pazar

Yeniay: Bu Seferki Niyetler Daha Başka

Burada olan ve olmayan sangha üyelerinin hepsini öpüyorum kafasından.
Yeniay bugün! Yeniliklere gebe.

İkinci #28günyoga’mızı da tamamladık. Artık karar verdik ki saymayalım. Ay dönümlerine göre döngümüzü kurduğumuz için, ayın neresinde, kaçıncı gününde olduğumuzu göz ucuyla takip edip; işi yapacaklar listine işaret koymaktan çıkarmak amacımız. İçselleştirdiğimiz bu süreçte derinleşmek bir nevi. Siz bu döngüye bu ay katılmaya niyetleniyorduysanız, 1’den 28’e kadar sayarak gelin, katılın. 

Bu iki ay bana ne kazandırdı?

Sangha! (yoga cemaati, yoga sınıfı diyeyim)
Tüm sezon, altı ay boyunca aynı sınıfta bulunup, az çok muhabbetim olanları, sadece Şirince’de görüp "tokalaştığım" insanları "tanımayı", onlarla değişik (tarif edip anlamını azaltmaktan imtina edeceğim) bir bağ kurmamı sağladı. İki ay boyunca hiç birini görmedim ama haberdarım. Artık tanıyor gibi hissediyorum. Hatta iki ay boyunca her gün görüşsek, aşamayacağımız bariyerleri kendileri kaldırıp, bizimle paylaştıkları için, benle(okuyanları) kalplerinin en derinlikleri, en kırılgan halleri, en saçma(?) (Saçma: normalde göstermeye çekineceğimiz, bir tek kendimizde var sanıp, kabullenemediğimiz yanlar.) yanlarıyla tanıştırdıkları için hepsine minnettarım. Ve kendimi çok ama çok şanslı hissediyorum bu ailenin parçası olduğum için. 

Bu sangha ki, en kötü, uzun, manasız yazıp paylaşmakta zorlanıp, yine de oraya attığım yazılardan aldığım cevap ve dönüşlerle yalnız olmadığımı, benzer şeylerin hissedildiğini, bütün saçma(!)lıklarıma rağmen sevilebileceğimi, bir grubun parçası olabileceğimi, ait hissedebileceğimi anlattı bana. Mükemmel olmak, yazmak zorunda olmadığımı, kendimi açtıkça gücün oradan geldiğini hatırlattı. Çok şey öğretti. Bu alanı tutan, sebep olan hocamın işaret ettiği yerler ile tüm süreç yoganın “matı kıvırıp kaldırdığımızda” bitmediğini görüp durdum. 

Kendi adıma en önemli noktalardan biri de: bu kendine izin vermek, kendine merhamet göstermek ucu ile kendine aşırı baskı yaratıp, işkence etme arasındaki salınımı izlemek oldu. Gün geldi dövünüp durduk, vay yapamadım, erken kalkamadım, şunu yapamadım. Gün geldi, aman olsun, bugün de böyle, napayım. Ciddiyetsizlikten değil de işte insan bir kılıf giyip dolanıyor ya, hocamız yine her durumda çerçeveyi güzel çizerek alacaklarımıza ortam hazırladı hep.

Düzenli yoga pratiği
Artık her durumda, her gün yoga yapılabileceğini görüp, vücuda öğretince çok fazla bahane üretemiyorsun. Tüm iki aylık dönem boyunca iki kere yoga yapmadığım gün oldu sanıyorum. Ama ne yorgunluklarda, ne otel odalarında, ne insan kalabalıklarında, ne zamansızlıkta yapılabildiğini de öğrendim. Ona yer açmayı öğrendim. Where there is a will, there is a way! Burayı öğrendim ve güçlendirdim. Burası artık benim. Şimdi daha zayıf olduğum yerlerde gözlerim. Artık pratiği gün doğumuna taşımak kaldı kendi adıma, eforsuzluğa. 

Glutensiz & Şekersiz
Shadow Yoga* kitabımızda yazıyor, bir dieti ya da yemediğimiz bir şeyi zorla vücudumuza empoze etmek yerine, önce deneyimlemek lazım. O şeyi sindiremiyorsak, sistemimizden, beslenme düzenimizden çıkarmak lazım. 

Ben artık neredeyse hayatımın parçası olmuş gibi götürdüğüm glutensiz ve şekersizliğe tekrar 100% sadık kalayım istedim. Çünkü bunlardan minik miktarlarda ve gelişine göre aldığın zaman tamamen şekersizlik ya da tamamen glutensizlik etkisini göremiyorsun. Bir nevi körlük yaratıyor. 

Bu süreçte, sanırım geçen hafta pek sevdiğim Eti Keyfince’den yedim. Bir yıl öncesine göre şekersiz beslenme zaten bir sürü çikolata ve tatlı şeyi elememe sebep olmuştu. Önce 100% bırakıp, sonra yediğinde anlıyorsun, o özleyip yemek istediğin şeyin aslında çok da matah bir şey olmadığını. Keyfince daha önce güzel gelmeye devam edebilmişken artık listemden aşağı yuvarlananlardan biri oldu diyebilirim. Ne kadar şekerli, yapay tat diyorum. Tabii yemeye devam etsem hepsine alışıyorum ve daha leş şeyler tüketebiliyorum. 

Hamurlu şeyler yine öyle. Geçen bahsettim işte havaalanında yedim kruvasanları, anında mideme oturdu. Yorucu yani. Tamam göbeğe neden olmasa bu özelliğini göz ardı eder, hunharca tüketmeye devam edebilirim. Böyle ahkamlar kesmem:) Zaten tamamen glutensiz beslendiğinde o protein vucütta azaldığı için bir tablet ile takviye almak gerekiyormuş, bunu bütün çölyak hastaları bilmeliymiş, bilirmiş. Yoksa kemikler daha kırılgan hale geliyormuş. Ne bileyim oturur bunları anlatırım sürekli.:) Denge efendim, denge. Ama niye o şişkinlik oluyor, çünkü enflamasyon (tahribat) ve sindirememe:)

Yazma ve dahası Paylaşma
Evet yazmayınca kendimi tamamlanamamış hissediyorum. O gün o vitaminimi almamış gibi. Kendime o vakti ayıramayınca başka şeye harcadığım zamanlarda huzursuzlanıyorum. Ama burada da öğrendim ki, öyle anlar var ki, bir dost ile edeceğin kelam, ya da başka türlü geçireceğin öyle zaman vardır ki, varsın o gün de yazma. Değiyor. Yok yok her türlü bir titreme geliyor:)

İlk 28günyoga’ya başlamadan isteğim buydu. Yazıp paylaşmak. Yoksa bir kışı böyle yazarak geçirmiştim ama bir noktada kusamıyordum bunları! 

Eh bir de öykü, kurmaca yazmak adına niyetlerimizi belirledik. Şimdi son günlerdeki uzak duruş biraz sosyal medyadan da uzak durmak adınaydı. Sanmasın ki yazmadım. Evet öyküye ara verdim ama günlüğe, notlara devam ettim. Şimdi eski tempoyu yakalamak ve devam ettirmem lazım. 

Ya sonra?
Şimdi yeni döngüye dair niyetlerim daha içsel şeyler. 

Mesela ben bir duygunun içinde kalabilme konusunu öğrenebildiğimi sanıyordum. Nerde! Deli gibi korkuyorum! Bildiğimi, öğrendiğimi, anladığımı sandığım her şey gün gelip nanik yapabiliyor bana. Ya da yeni yanlarıyla yapıyor o naniği. Bu da onlardan. Bir duygunun üstesinden gelebilmenin yolu, içinden geçmek. (The only way out is through!)  Bunu biliyordum. Ama gördüm ki müthiş korktuğum, etrafından dolaştığım şeyler var hala! O yüzden hedefim cesur olmak, duygu içinde kalmak, içinden geçmeyi hatırlamak. 

Bir diğeri, körleşmeye başladığım pratiğimde, hayatın çeşitli durumlarında, duyarlılığımı kaybettiğim noktalarda, hatta 28gün niyetlerimde listeye tik atmak yerine, oraları gerçekten deneyimlemek. Hareket halindeki o süreçlerin içinde olabilmek. Güzel bir öykü çıkarmak değil de, o süreci yaşamak; bugün de nolursa olsun yogamı yaptım değil de, gerçek anlamıyla yogamı yapmak. 

Bunları zihnen söylüyorum. Niyetim kalpten yapabildim diyebilmek. Ve bunlardan birini yapıyorken tamamen yapmak ve yapmamışken de bundan vicdan azabı çekmeden yapmamak! Let's do it all the way. 

*Shadow Yoga/ Chaya Yoga- Shandor Remete

19 Temmuz 2017 Çarşamba

Bir Yoga Günlüğü II -Gün 25: Sensin Uykucu!

Petra Roasting Co- Gayrettepe
Günaydın sevgili sangha ve takip, alakayı kesmemiş canım okur!

Dün kapkara blog yazımı yazıp publishe bastım. Yağmurda eriyip, mazgallardan kayıp gitmeyeyim diye eve attım kendimi. Annem arayıp felaket senaryoları sıralamıştı zira. Yirmi yedi yaşımı yarıladığım bugünlerde hala kanıyorum kendisine. Neyse eve gidince boş boş durup (gerçekten boş durmak), pilav üstü döner söyledim kendime. O gelene kadar tatlı krizim(!) için buzluktaki minik dondurmayı hüplettim. Daha ne pislik yesem acaba? Önceki siparişlerimde kayıtlı olan pizza, sufle kombosuna mı düşsem? Yok dur daha masumu olsun. Pilav üstü döner. Aç değilim. Eve gelmeden yemiştim. Yerken kendime bu masum kötülüğü yapabileceğimi düşünüyorum. Sonra da yatıp uyudum bir saat. Hocamın deyimiyle bu bir özyıkımdır efendiler. Anlatmıştım bu yeme içme saçmalıklarını. Kanmayın!

Tam olarak “Öeeğh!” diye uyandım. Bu Kaş’a gitmeden önceki halim benim. Uzunca bir süre, sürekli uyuklar modda, saçma sapan beslenerek, kendimi de mazur görerek, kendime “şefkatle” bu izni vererek geçirdiğim bir zaman oldu. Şimdi İstanbul’daki yuvam beni eski alışkanlıkların içine hapsetmek üzere pamuklara sarıp, uyutuyor. Kalktım! Duşa attım kendimi. Annemler aradı o sırada, akşam onları görmeye söz vermiştim. Tipime çeki düzen verip yallah dışarı.

Birkaç saat hoşbeş ile geçti öyle. Oradan yine sağa sola giderim, günün hedefleri arasındaki öykü yazmaya koyulurum diyordum. Sohbet koyulaşınca saat 22’yi geçti. Maselef İstanbul’da, kolay gidilebilecek, geç saatte açık kafe bilmiyorum ben, kütüphane de. Siz biliyor musunuz? 

Dön dedim evine. Zaten uykun gelince kolayca sıvışırsın yatağına. Hem sabah 5:30’ta kalkılacak Burçe’cim. Sedef’cim diyecektim az kalsınJ

Evde durmak büyük mesele benim için. Attım kendimi mutfak masasına bir şekilde. Biraz yazıp çiziyorum. Hocamın tavsiyeleriyle düşünmeye başlayınca karakterler kendi sesini bulup, gidişat yeniden değişiyor. Bu alaka ve desteği yanımda hissetmek büyük şans ve itici güç. 

Gece yarısı olmuştu artık yatarken. Sabah da alarm çaldığında hemen kapatıp baktım sabah bülbüllerinden haber var mı diye. Fatoş ve Beste’yi görmesem belki yenik düşeceğim yine uyumak isteyen zındığa. Parça parça çıktım örtünün altından. En son bacağımın teki örtünün altında anlaşma yapmak istiyor. Pis şantajcı, yoga yap ama gelip yat tamam mı, bak yoksa bırakmam, şimdi örtünün altına çekerim seni!

Kalkıp yogaya başladım. Tabi ben çok yavaşımdır. 15-20 dakikayı buldu herhalde yüzümü yıkayıp, diş fırçalayıp, odayı toplayıp başlamam.

Pekala çiçek gibi bir çalışma oldu. Purna’da dünden aklımda, iki nefes daha duruyorum. O belin sağ tarafındaki ağrı/sızı gibi hissiyat gelene kadar kalayım. Gelecek mi tabii. Limitim oysa, oraya gidip dönerim. Bir var, bir yok işte. Bugün yoktu. Ama bu suçi, malasana, purna üçlüsünde günlerdir hissediyorum o öfkeyi, pis ateşi alt bacaklarda. Yanıyor da yanıyor. Derste olsam hoca daha çok tutacak belki orada ama ben kendi hızımda saydığım 6 ya da 8 nefes sonrası terki diyar eyliyorum bu kısmı.


Sonra attım kendimi dışarı, Petra’ya. Yihha. Geldiğimde 7:40. Önce biraz Ayşe Kulin Sevdalinka’sı okudum dışarıda. Daha açılmadı çünkü. Roman okurken bakıyorum zamanları napmış, olayı nasıl oraya bağlamış. Sonra öyküme daldım kahve eşliğinde. Onu kurmacastana ekleyip blog’a giriştim. Saat 10:30. Ve kocaman bir gün var önümde. Yippiyaay. 

Hepinize hayallerinizi bulup, onları gerçekleştirmek için adımlar attığınız; kendinizin en iyi versiyonunu yakalamanız için kapılar araladığınız, gerekli desteği bulabildiğiniz, şanslı, tatminli günler diliyorum. 


18 Temmuz 2017 Salı

Bir Yoga Günlüğü: Gün 22-23-24 Bol Vritti, Bas Publish'e

Meis Adası- Mavi Mağara
Dün yazıp, bugün bile paylaşmaya direndiğim bir yazı! Eski alışkanlıklar fortlayıp  gücünü ispat etmeye çabalayadursun, ben şunu koyayım şuraya da, ayın nerelerinde  hissiyatlar, yogada durumlar nasılmış sonra bakabileyim. Zaten bu #28günyoga döngülerine başlamadan da böyleydim ben. Oturup yazıp, çizip asla paylaşamıyordum. Varsın bu yazı da böyle olsun.

Cumartesi'yi Pazar’a bağlayan gece tilki uykusundaydım hep. Pazar sabah 5:30da saatim çaldığında kalkmakta zorlanmadım. Başladım yogama. Karnım dolu, udiyanalar biraz acıtır halde. Geç saatte yedim tabii, bu saatte de başlayınca. Sabahın o saatinde bile şıpır şıpır terleyerek yaptım. Sonra odanın renginin doğan güneşle değişmesi. Karanlığın yerini güneş ışıklarına bırakmasını nasıl özlemişim. Kışın kalkıp gittiğimiz derslerde sınıf önce spotlarla aydınlanıyorken, ders bitimine yakın tatlı turuncuya dönerdi. Çok özledim sınıfı diye düşünüyorum. Suskun değil ama az vrittili zihinle tamamladım yogamı. Regl bitip, udiyanaları çalıştırınca virastanalar nasıl da değişiyor. Suçi-malasana-purnaya dikkatle bakıyorum yine. Öğrendiğimden beri aynı burası. İlerlediğimi hissetmiyorum. Bir de eğer bandalar iyi çalışıyorsa (herhalde) bu iki hareket arasında dengede durduğum yere kolayca girip çıkıyorum. Ama bazı günler, hani çizgi filmlerde açılır kapanır sandalyeler olur ama yaylı bir sistemdir ya böyle. Pat diye kapanır, mesela, Tom (Jerry’nin Tom) arasında sıkışır. Ben de öyle fıt suçideyim, fıt arkaya düşüyorum. Dün kontrollüydü geçişler.

Sonra Pazar akşam yazmak üzere, uzun bir günün ardından arkadaşımı yolcu edip eve geldim. Dün yola çıkacağım için bavul hazırlamam lazım. Biraz yazmak da istiyorum. Ev de sıcak. Acaba Oxygen’e mi gitsem, eser orası. Orada yazarım. Yok önce duşa mı gireyim. Yemek yiyeyim ben en iyisi. Bulaşıkları yıkamalı önce. Böyle fıldır fıldır dolanıyorum evde. Hocamın günler öncesinde attığı Çocukluğa Dair Bir Yoga Macerası yazı serisini okumaya koyuldum sonra.

Şöyle bir durum var: günlerdir, hatta belki son bir aydır yalnız kalamıyorum. Yalnız kalmamak için çırpınıyorum. Bir taraftan tek başınayım ama hiç yalnız hissetmiyorum diyorum. Evet Kaş’ta böyle bir durumum var. Ama bir taraftan koşturup kendime meşgaleler yaratır oldum. Aynı çalıştığım zamanlardaki ben gibi. Şimdi evde tek kalma şansım var ama kalmamak için debeleniyorum.

Arkadaşlarım gelip gidiyor. Ben aradaki boşlukları da seyahat, ıvır zıvırla dolduruyorum. Yanımda birileri varken tek başıma kalma hasreti çekiyorum bir süre sonra. Gittikleri zaman da hüzün çöküyor. Terkedilmişlik hissi gibi bir şey gelip oturuyor kursağıma. Böyle bir uçtan diğer uca savrulurken Pazar akşam okuduklarım dalga dalga anlamama neden oldu bunları. Yazıyı bir hafta önce okumaya koyulup ancak ilkini okuyabilmiştim. Şimdi baktım bir şeyler beni çekiyor içine.. O arada çöpü dışarı çıkarmam gerektiği geliyor aklıma. Aman sinek doluşacak şimdi. Yok dur duşa gireyim de öyle. Yok dışarı mı gitsem cidden? Oturamıyorum. Ara ara küçük taklalar atsam da oyalama çabalarıma yenik düşmedim, okudum. Okudukça şaşkınlığım arttı. Göz yaşları eşlik etti.

Dün 4:30’da transfer beni aldı Kaş'ta. Yazı serisinin son kısmını da yolda okudum. Havaalanına vardığımda nasıl açım. Bir de sersem haldeyim okuduklarımın etkisinde, biraz da uykusuz. Yanımda kayısı, badem vs olsa geçiştirebileceğim ama hiç bir şey yok. Ve havaalanında da gezindim. Glutensiz bir şey göremeyince kruvasana yenik düştüm. Anında mideme oturdu zaten. Glutensiz uzun süre beslenince etkisini hemen görüyorsun.

Dün İstanbul'da eve vardığımda da 11’e geliyordu saat. Hemen yogaya koyulayım istiyorum. Zihnim fıkır fıkır yine, Game Of Thrones izlemeye ve uyumaya göz kırpıyor. Odamı iyice düzenleyip başladım yogaya. Normalde salonda yapıyordum geniş geniş. Ama o en mahrem, temiz, düzenli yer odama indirgenmiş oldu. Bol parantezli, uzun uzun nefesli yoga. Hem yolculuktan hem de aşırı rüzgarlı havadan uçuş uçuş zihnimi yatıştırsın istiyorum. Udiyanalar yumuşak ve kendiliğinden geliyor. 

Dün bu kısmı yazarken aklımdaki başlık şöyle: tam inanacağım, bir gülme geliyor.

Nedeni de günlerdir bir ton insanla haşır neşirim. Dediklerini şu gözle izliyorum. Kimse bana zarar vermek istemiyor. Herkes kendi yarasını korumaya çalışıyor aslında. İnsanların dediklerini iyi ya da kötü değil de ne diyor diye, sadece ve gerçekten dinle. Bunlar Defne hocamın yazılarından okuduklarımdan süzülüp kalmış. Bu şekilde bakmak geçtiğimiz 8-9 ay içinde bana çok şey kattı. İnsanları gerçekten dinliyor muyum, onlar beni dinliyor mu, verdiğim tepkiler sevgiden mi korkudan mı kaynaklanıyor? Yoganın en temel ayaklarından işte kendimizle ve çevremizle olan ilişkimizi düzenlemek. Dönüp dönüp bakıyorum. Sürekli kendimi tekrar gözden geçiriyorum.

Hal böyle olunca, müthiş kalabalık zaman geçirdiğim son iki, üç haftaya bakıyorum. Dün bol vrittili zihnim bana tonla hikaye anlatıyor. Sana böyle dedi, sana bunu yaptı. Duymayayım, dinlemeyeyim diyorum. Eski alışkanlıkla verdiğim tepkileri vermek istemiyorum. Mesela İstanbul'daki evime girdiğimde ilk etapta hep kızdığım şeylere sinirim bir zıplıyor yine. Ama bakıyorum o kadar kızacak bir şey yok. 

Dışarıdan bir göz gibi bakmaya çalışıyorum sürekli. Biraz başarıp, biraz tökezliyorum. İnsanlara güveneyim, kimse beni incitmek istemiyor ve herkes kendi yarasını mı koruyor cidden? Bu neden peki bir şey  yapmaz deyip aslanın ağzına kafamızı sokup beklemek gibi geliyor o an bana?

Dün artık tüm gücümün tükenmiş olduğunu gördüm akşam. Biraz blog, biraz öykü yazıp da paylaşmadım. Çünkü vrittiler, çok paylaştım, çok açtım kendimi de diyor. Dur biraz otur sindir de diyor.

Akşam mesela eve dönerken gidip tatlı, hamur saldırasım var. Bunu tetikleyenin son iki günkü yüzleşmeler olduğunu söylememe gerek var mı? O bütünlüğü(!) bozup içine hamur ve şeker doldurmak istiyorum. 

Bu gece yine tilki uykusu. Sürekli gece kalkıp saati kontrol ediyorum.

Sabah da shadow yoganın birinci sınıfları olarak ders yaptık. Şirince’den sonra ilk defa katılabildim. Yaşasın ya! Sınıfı çok özlemiştim. Sonrasında kahvaltıya Manolya’ya gittiğimizde glutensizlikten şaşmadım ama kendimi yeniay’a dört gün kaldı, o zaman bir süre bırakayım ve ooohh yiyip...


Of gerçekten ne anlatıyorum.Yarın belki tüm meseleyi daha iyi anlatır, özetlerim. 

Ayrıca hayatım boyunca sevmediğim gri havayı ne kadar özlediğimi farkettim İstanbul'a inince. Haftalardır 40küsür derecelerde yaşamaktan beynim eridi herhalde. Yağmur desen, ne giyilir, napılır bilmediğim bir şey. 




15 Temmuz 2017 Cumartesi

Bir Yoga Günlüğü II: Gün 21 Yaratıcı Süreçler ve Direnç

Meis Adası
Dün tekne öncesi yogamı yapıp, bir de blogu güncelleme rahatlığıyla çıktım evden. Tekne için yanımda notebookum, defter, kalem, Tomris Uyar’ın Yürekte Bukağı’sı.

Yıllardır ajandalarıma, telefonunun not defterine aklıma gelenleri karalarım. Bu yüzden hem ajandaları, hem de eski ayfonlarımı saklarımJ Çok da matah şeyler olduğundan değil tabi. Yine bu alışkanlıkla telefonuma notlar yazmaya başladım. Bu yaratıcı yazma süreçleriyle ilgili.

Yazarken kaygım yine performans, beğenilme ve estetik kaygısı, mı acaba?

Bir gün Defne Hoca derste sanırım Şarva’yı öğretiyordu. “Estetik olmak zorunda değil.” Demişti. Aslında içinden gelen şekilde yaptığın hareketler en estetik halindi belki demek istediği. Ben çok ağladım o gün derste. Gelip dokunmuştu. Aynı hafta içinde de spontanite tiyatrosu eğitmine katılmıştım. Oradan çıktığımda da cebimde kalan şey buydu: Oh be! Estetik, güzel, mükemmel olmak zorunda değil(im) işte!

Nereden, nasıl zerk edildi, ettim beynime bilmiyorum ama böyle bir durum var bende! Ya da vardı, bak tam emin değilim oralardan.

Teknede uzanırken bana bunları yazdırmaya başlayan şey Defne Hocamın kurmacasını okurken düşündüklerim. “Bak ne kadar hareketli, ne kadar çok şey oluyor.” Aynı ses geçen hafta Tomris Uyar’ı okurken “Senin öykü niye böyle hızlı başlamıyor? Seninki çok tekdüze, sıradan” diyordu.

Bu yazma işleri kendini kabullenmemek gibi bir şey herhalde. Yok düpedüze öyle. O yüzden çok seviyorum yazma süreçlerinin bana beni öğretmesini, yoga gibi.

Murat Gülsoy’un eğitiminde de ilk hafta ödevimiz bir öyküyü üzerinde minimum değişiklikle yeniden yazmaktı. İkinci hafta ise otel-bıçak kelimelerinin çağrıştırdıklarıyla kelime sayısı kısıtlı bir öykü. Ve ödevlerimizi sonraki hafta sınıfta sesli okuyoruz.

Ben kendi ilk öykümü okuyacağım gün, nasıl heyecanlıyım. O an sorsan, motorda olduğu gibi, yok benim kaygım, heyecanım derim. Nasıl oluyor da böyle” farkındalığım yükseldi” (şunu okurken sinir geliyor) sanarken kendimden bir haber oluyorum. O yüzden aslında tüm yazdıklarımın altına “bildiğimi sandığım üzere” ya da “şimdiki bildiklerimle” diye not düşssem yeri.

O gün okudum. Eleştiriler, sorular aldım. Aslında o kadar güzel bir ortam ki. Herkesin çok güzel olmuş demesi değil zaten istediğim. Garip bir şey. Öyle olsa, nasıl ya, nesi güzel diye merak ederim.
Neyse sonra bir daha ödev teslim edemedim.

Bu arada sürekli yazıyorum. Çalışıyorum. Ama aynı bizim kurmacastanada hissettiğim gibi toparlayamıyorum. Kelime kısıt, anlatacaklarımın uzaması, dağılması, kısaltınca anlamsızlaşıp bütünlüğünü kaybetmesi vs derken mükemmeliyetçilikle girince olmuyor..

Murat Hocayla da mailleşiyorum. Şöyle yap, karakterlere böyle sorular sor gibi yönlendirmeleri oluyor. Her derse de gittim. Zaten sırf yaratma süreçleri, düşünsel süreçler üzerine seminer gibi gidip dinlenilesi derslerdi.

Dün bunlar kafamda dönüp, bir yandan telefona notlar alırken, Gülcan (ve Uğur) önceki akşam rakıda bahsettikleri kitabı getirmiş yanında benim için. Aklımdan çıkmış bile halbuki. Onu da telefona not almıştım ve elime almam muhtemelen sürecekti: Yaratma Savaşı- Steven Pressfield

Kapağında yazanları aktarayım: “Duran, başlamayan, üşenen, erteleyen, korkan, oyalanan, bir şeyler eksik diyen, asıl hayatına uzaktan bakan herkes için!”

Kitabı alıp harika bir deniz mahsüllü spagetti yer gibi büyük bir iştahla okumaya başladım.Henüz başlarındayım ama tavsiye etmeme engel değil!

Hedefimiz ne olursa olsun: yazmak, her gün yoga yapmak, beste yapmak, her gün erken kalkmak, iş kurmak ya da girişimde bulunmak, bir detoks ya da rejime başlamak, “yürekten bir bağlılığı ve sorumluluk üstlenmeyi gerektiren herhangi bir eylem: evlenme, çocuk sahibi olma, ilişkide zorlu bir dönemin üstesinden gelme”. Gerçekten olmak istediğimiz bu “suretimizi”(Defne Hocamın kazandırdığı bu deyimle!) yakalamaya çalışırken karşımıza kocaman bir DİRENÇ çıkıyor. Bu direnç kendini saçma beslenme şekilleri, alkol, erteleme gibi çeşitli şekillerde gösteriyor.

Bakmayın siz böyle anlattığıma. Ben kendi süzgecimden geçip, aklımda kalmış, ilk hafızamı yoklayan şeyleri yazdım. Okuyun derim.

Direnci aşmak için de aslında bilmediğimiz, aklımıza gelmeyen yöntemler değil ama rutinden bahsediyor! Ve kendi rituellerini çok güzel, kolay okunabilir bir dille anlatmış.
--

Teknede yine vakit bulunca kurmacaya bir bölüm ekledim. Kaleköy’e geldiğimizde dondurma yemeye gitmedim, teknedeki Fatma Abla ve Mehmet Amcadan da kendimi soyutlayıp koyuldum.

Akşam da kitaptan aldığım gazla, yaratıcı sürecimi desteklemek için içmeyip, erken eve döndüm (22-23?). Sabah gerçekten beş buçukta kalkacağım artık diye zıbarıp yattımJ Ama ne zıbarma. Nasıl yorulduysam 8:30’da kalkıp yapabildim yogamı. Sonra salonda 13’e kadar uyudum. Bıraksan uyuyacağım yine. Kalkıp kahve yaptım kendime. Aylar öncesinden belli olan İstanbul yolculuğuma uçak bileti aldım. (bu ileri tarihe plan yapamama halimi de yazayım mı sonra?) Hocamın çalışma şekli ilham oluyor bana. Önce listeledim ben de: bir öykü oku, sonra kurmaca yaz, kurmacastana’dan bir şey oku, blog yaz. Check! Son ikisi duruyor olsun.


İstediğim saatte kalkamamış olabilirim ama istediğim gibi ilerleyen bir gün oldu. Enerji barlarım doldu çok şükür. Dalışa gitmedim tabii kendime gelebilmek için. Dalış sonrası Tuğçe’yle buluşmaya gideyim şimdi. 

13 Temmuz 2017 Perşembe

Bir Yoga Günlüğü II - Gün 18&19&20 Catch Up!

Meis Adası
Salı akşamı öyküye de girişirim diye not düştüm ama düne kadar haşır neşir olamadım kurmaca işleriyle. Hocamıngeçen gün yazdığı yazı sonrası bu çaba, teslimiyet konusunda kendimle ilgili şüphelerim daha da azaldı. O akşam Tuğçe ile Oburus Momus’ta oturup, saatlerce ettiğimiz sohbetin yerini tutacak bir şey yoktu. Bana düşen sadece biraz daha erken kalkmayı öğrenmek ve yoga + yazma işlerine öyle bir zaman açmayı öğrenmekti. Sonrasında da Pinhani konseri vardı ve içmesem de yatmak 3ü buldu. Bir de üç saat ayakta durduk konserde. Çok keyifliydi. Çarşamba sabahı Meis yolcusu olan ben kulunuz için yorgunlukla uyanmak yogaya engel olamadı. Çalışmam ilerledikçe beslendim ve bitirdiğimde daha dinlenmiş haldeydim.
Yoganın bu etkisini sıkça görüyorum. Özellikle yerimde durmadığım bu günlerde. Karnım aç başlayıp, tokluk hissiyatı ile bitirdiğim, yorgun, uykulu, bitkin uyanıp yaptığım ama güçlenmiş, yenilenmiş, enerjik ayrıldığım yoga çalışmalarım oluyor.

Meis, sonrasında yemek, konser derken o gün erken attım eve kendimi. Dün de dalışa giden ekibe katılmadım. Artık evde durup, dinlenip, yazıp, çizip, kendimle kalıp, kendimi dinleyip can depolamam lazımdı. Tuğçe’cim erkenden ayrıldı evden. Benim kalkmam 9:30’u buldu. Erken kalkma niyetimi koruyorum. Yakında Fatoş gibi kendiliğimden uyanıp, fıtır fıtır hayata karışacağım ben de, inanıyorumJ Her sabah onların mesajlarını görmek, bu destek, dayanıışma grubu inanç ateşimi körüklüyor.

Dünkü yogamda artık sahalara tam takım döndüm. Udiyana, mayura, hanuman, twistler vs. O kadar özledim ki dolu dolu yoga yapmayı. Örümcek dışında tüm parantezleri de kattım.Canım udiyanalar, oohh miisss. O otomatik, kendiliğinden gelme hali yoktu ama karnım, midem o kadar yumuşak ve hafifti ki, udiyanalar pek güzel yerini buldu. Onlar geldikçe yoga çalışmam böyle bayıla bayıla yediğim bir yemek gibiydi. Virastanadayken anladım ki önceki günlerde kas gücüyle yapıyormuşum, belki ondan zorlanıyordum. Regl olacağım, karnım şiş diye de bırakmıştım udiyanaları. Kaç gündür yapmıyorum işte. Beni en çok sıkıştıran hareken purna mandala bu aralar.

Akşamki rakıya ve geç yatmaya rağmen bugün kendiliğimden 7de kalktım. Baktım yine erken uyanma timi yazmış. Geçtim samapadaya. Yine severek, doya doya bir çalışma oldu. Bitirirken çok ama çok şanslı bir grup olduğumuzu düşündüm. Şükran doluyum.

Şimdi hızlıca tekne için hazırlanıp fırlamam lazım. Defter, notebook yanımda olacak. 

11 Temmuz 2017 Salı

Bir Yoga Günlüğü II - Gün 17: Bir Takım Hızlı Notlar

Kaş
Bu 28günyoga sayesinde yoga yapmamanın bahanelerini kırmayı öğrendim. Dün sabah 9da uyandığımda tekne turu için yola çıkmadan hemen koyuldum yoga yapmaya. Sonrasında sadece çantamı kapıp evden çıkmak için vaktim olacaktı. Teknede de yazarım artık diye notebookumu, defter ve kalemimi hazır ettim. Sonra onları Simgecik evde unuttu, ama Kekova’ya gittiğimizde bana defter ve kalem aldılar marketten. Hep çözüm ve alan var.

Teknede koyuldum yazmaya. Uzun uzun yazdım dünkü blog yazımı.

Yanımda Tomris Uyar’ın Yürekte Bukağı kitabı vardı. Defne Hocamın yazmadan önce roman okuma ritüelinden ilham aldım. Kurdum bir gatilik (24dk) alarmı. Dikkatim nasıl dağınık. Okuyamıyorum. Hiç ettim öyküyü. Aşırı zorlandım odaklanmakta.

Ama daha kapağını açtığımdaki ilk cümle gözüme çarptı. “Ara sıra olur. Cigara dumanlarıyla dolu, boğucu...” Ortasından dalmış, çiçek gibi işte. O an notebookum evde olduğu için önceki yazdıklarım elimin altında değil ama öykümün başını düşündüm. Olay örgüm, zaman sıralamasına sadık şekilde akıyor. Tek düze.

Herkes denizdeyken öykü için de oturdum yazmak üzere. Karaktere sorular soruyorum ben de. Soruları da cevapları da yazıyorum. Çok sevdim bu uygulamayı.

Bu arada kurmacastana’mıza ancak dün akşam kaydolabildim, aktifleşemedim. Ama son 3 gündür öykümün üzerine eklemeye devam ediyorum. Notebook’tan, defterden yazdıklarımı taslaklar halinde ekleyeceğim sonra.

Dün gece evde uslu uslu şarap içip, sohbet ederken, “hadi bir yürüyüp, salınsak mı merkezde” dedik. Çıkış o çıkışJ Sabah yine 9u geçerken zar zor koyuldum yogaya. Yaptıkça toparlandım. Virastana kapısı dizlerde vize vermedi bugün. Ağrılı ve çıtırtılıydı.


Akşam benimkiler gidiyor. Tuğçemle kalıyoruz. Bugünü bitirmeden yine öyküye girişeceğim. 

Niyetlerde ilerlediğimi hissediyorum. Gruptan çok şey öğreniyor, yavaş da olsa tuğlalar koyuyorum duvarıma gibi geliyor. Trafik cezamı da ödedim bugün. Sonraki günlerde ogs, hgs işlerimi halledeceğim. Hızlı notlarımı bırakmış olayım buraya. Aklımda yazıp, soracağım şeyler birikiyor..


10 Temmuz 2017 Pazartesi

Bir Yoga Günlüğü - Gün 16: Kendime Not: Ayık Ol

Kaleiçi
Dün biraz bahsettim. Sabah rüya ve sınav etkisiyle kötü hissediyordum. Elvan'a teslim(!) ettim kendimi. Akşamdan söylüyordu, sabah kötü hissedersen sana homeopatik ilaç veririm, böyle yaparız diye. Canım benim, nasıl anaç zaten. Hepimizle nasıl alakalı sağolsun. Güzel grubuz vesselam. Benim bu ilgi alakaya ihtiyacım var bu aralar. Doyuramadığım, arsızca almaya açık olduğum bir şey bu. Sabah kötü olunca tamam dedim bıraktım(!) kendimi. 

Ne bu ünlemler açıklayayım. Hocamızın dediği gibi nasıl her çaba doğru çaba değilse, her teslimiyet ve bırakma işi de bizim aradığımız teslimiyet değil aslında. 

Shadow yogaya başlamadan bile okuyordum hocamın tek sistemde kalınması ve shadow yoga sistemine sadık olunması konusundaki titizliğini. 

Daha önce de bahsetmiştim. Eğitmenlik eğitimi bittiğinde, hem değişik hocalar göreyim, hem de farklı yoga "tarzları" bileyim diye çok programlı bir yoga okuluna gittim. Bir yandan çok önemli hocaların, kendime elzem gördüğüm eğitimlerini takip ediyorum. Dünyanın ucuna gitmeye hazırım o bileziği takmak için. Yoga CV'si dolduracağım. Her şeyi bileceğim. Hocama da yazmıştım. Oburluk demişti. :)

Shadow Yoga'ya başladıktan itibaren bir tek daha önceden eğitimine kaydolmuş olduğum Godfrey'nin eğitimine gittim ve duruldum. Hatta Ağustos'taki Moskova'daki Zender Remete'nin kursuna da gitmek istiyordum. Tamam istersin. Ama ben başka bir hırsla belki, bir açlıkla, belki de bir shopper'lıkla istiyordum. Zaman geçtikçe duruldum dediğim gibi, ihtiyaç duymadım.Hatta hocamın geçen gün okuduğum yazısındaki şu sözün beni etkileme nedeni de bu aslında. “Gerçek yoga eğitiminin arayışın bittiği yerde başlar”

Çok uzattım. Dün de bir halt yedim ki sormayın. Sözün özü; tek sistemde ve o sisteme sadık kalınmalı ve hocana güvenmelisin.

E bunları biliyorsun Burçe. Sorsalar ahkam kesersin. Hatta https://28gunyoga.wordpress.com/ 'da bazen okurken ya da dışarıda arkadaşlarımla bahsi geçince eyvah diyorum. Söylesem mi diyorum, haddime değil deyip çekiliyorum. 

Çiçeği burnunda bri yoga hocası olarak kışın kendimi ders vermek için hiç hazır hissetmiyordum. (Yazmak gibi) Arkadaşlarımın "E hadi bize ders versene, hem hocalığın gelişir, derste sesini bulursun, dediklerini, diyeceklerini oturtursun. Sonra da dışarıda da verirsin." teşviği ile başladım. Sonra "Burçe biz bir karar verdik. Bir işi iyi yapıyorsan bedavaya yapma. Sen de bu işi iyi yapıyordun. O yüzden ücretli olsun derslerin" dediler:) Bu sefer ciddi hocalığım başladı, başkalarına da açtım derleri. 

Zaman geçip işi inceliklerini gördükçe ve shadow yoga ve başka sistem arasında sıkıştıkça kendimi yetersiz hissetmeye başladım. Yanlış anlaşılmasın. Hocam çok çok yüreklendirici, her türlü soruya cevap vermeye hazır şekilde yanımızda hep. Pınar da bu sistem sıkışmasını ilk elden deneyimlemiş biri olarak çok çok rahatlatıp cesaretlendirdi, ilham verdi bana. ikisine de Minnettarım.

Pınarcım da bugün doğdu. Gün kutlu gün dostlar! İyi ki doğmuş sanghamın çiçeğu!

Ben korku ve yetersizlik hissedince, bende olanların da farkında olarak askıya aldım bu ders verme işini. Vermem gerekiyor gibi de hissediyordum bir yandan. Yine hocam doğru noktaya işaret edip çekip çıkarmıştı beni debelenip durduğum çukurdan.

Ben o olgunluğa, incelikli bilgilere, sebat ve özene sahip olana kadar durdurdum bu işi. Çünkü biliyorum ki çok önemli kendini kime, neye teslim ettiğin. 

Canım Elvan'ımı tenzih ederim bilgi, beceri ve tecrübe konusunda. Ben halt yiyip sistemleri karıştım! Sabah sınvar öncesi beni kahvaltı ettirip, akupunktur yaptı. Sonra ateş nefesi (bastrika)'ya geçti seri halde. Ben ortasındayken "Bir dakika yahu. Bu regl iken yapılmıyordu, yapılıyor muydu?" dedim. Onun sisteminde (kundallini) ilk iki gününde yapılmıyormuş, sonra yapılabilir. Biz shadow yogada henüz görmedik. Daha çok varmış ateş nefesine.

Bir yandan da hocamla günlerdir yazışıyoruz. Benim düzensiz periyodlarımı düzenlemek için nelere dikkat etmem gerekir, bana verdiği özel hareketler, nasıl ilerleyeceğiz vs. ile ilgili.

Sınav için yola çıktığımda rahatlamıştım. Sınav korkum geçti ama bambaşka telaş, korku, panik, pişmanlık, mahçupluk alev topu oldu, büyüdü tüm gün. 

Regl iken bırak meditasyonu, ilk dört gün yoga yapmıyoruz. Benim beşinci günümdü ve dolunaydı! Ben kalkıp neler yaptım, bir de karıştırdım. Hayır hocam bir mesai harcıyor, kafa yoruyor, ben şimdi ya düzensizliğimi iyice bozduysam. Bir de korktum nasıl diyeceğim bilemedim.

Evet ölmeyeceğim ama dikkatli uyanık olmak lazım. Ayık olmak lazım! 

Çalışırkem ilaç, doktor sevdalısı olan ben, son bir yıldır doktora gitmiyorum, ezbere ilaç zaten almam. Vücudumu daha bir tanıdığımı sandığım halimde ağrı kesici dışında bir şey bile kullanmıyorum. Cehaleti övmüyorum! Doktorsuzluğu da. İhtiyaç duymadım çok şükür diyeyim. Ateş, boğaz ağrısı, ishal, grip şu bu yaşadım elbette. (Bu hastalık-vücudu tanıma- yoga) ile ilgili de hem düşüneyim hem de yazayım sonra. ) Bildiğimi sandığım her şeyde hep "dur bakalım" diyip önüme geliyor tez vakitte. Seviniyorum.

Benim böyle zayıf bir yanım var. Hata yapmadan ya da deneyimlemeden öğrenemiyorum. Mesela şu an 100. Kekova turundayım. Koy isimlerini hep sorarım, Asla aklımda tutamıyorum. Tarihi bilgiler anlatılıyor ya mesela, Kaş'a döndüğümde haftaya sor bana hatırlamam. Benim süzgecimden geçip benim olmadı o bilgiler çünkü. Bilgi benim olmadan aklımda tutamıyorum. Ve öyle insanlara hayranım:) Bana birinin sufle vermesi gerekiyor önce, gerisi sonra geliyor. Görsel farketmişti bu yanımı. Senin eğitmini Almanya'daki bir sistemde alman gerekirdi demişti. Orada "sınav sisteminde" sufle (!) verilirmiş. 

E ben biliyorum karışmamalı. Hoca her ders, her harekette "regl olan şunu yapmasın, kırmızı kan bunu yapmasın, kahve ise şu yapılmasın, n. gündeki bunu yapsın" diye ısrarla hatırlatır. Hiç bir hocada görmediğim özen ve sabırla. Ama benim beşinci günü, beşinci günümde sormam gerekiyor.

Bilgiyi, hocamın kelamını önemsiz bulduğumdan, kulak ardı ettiğimden değil. Cidden öğrenme zorluğumdan. Çok mahçubum çok. 

Günah çıkartmam bitti. Sabırla okuduysanız teşekkür ederim.

9 Temmuz 2017 Pazar

Bir Yoga Günlüğü II - Gün 14 & 15: Performans Kaygısı, Yenilgi & Başarısızlık Korkusu

Bahçe Balık-Kaş
Adrasan dönüşü İstanbul’dan arkadaşlarım geldi. Hepsi birbirinden can! Gelmeleri, kucaklaşma derken yattığımda 3ü geçiyordu saat. Sabah 5:30’da uyanıp kalkamadım yine. 8’de uyanmış, bizimkilerin ev hediyesi olarak aldığı yeşil seyahat matımda meditasyona koyulmuştum. Evde her yerde birileri uyuyor sessiz olmam lazım, attım kendimi balkona biraz da yazı okumak için.

Öncelikle uyanma timine kötü haberi bildirdim. Uyanamadığımı yani. Pınar bunu bir yenilgi olarak düşünmememi salık verince biraz rahatladım. Bir yandan da hocamın son yazdığı yazıyı yeniokumayı tamamlamıştım. Yine salya sümük.

Her paragraf ve cümle bir yere dokunuyor zira. Kamptan beri açıp ders notlarına, stana ve asanaların sıralarına bakmaya üşenir haldeyim. Yoga okuyup çalışmaktansa, birilerinin süzgecinden geçmiş deneyimlerini okumaya daha yakın hissediyorum, kolayıma geliyordu ya da. Hocam yanlış,eksik yapılan serilerin domino efektini anlatmış. Çaba ve teslimiyeti hatırlatmış. Bu “rakıyı içmek istiyor muyum, burada durmak istiyor muyum gerçekten” sorularını tekrar gözümüzün önüne koymuş.

Tekrar göz atıyorum da şimdi; neler vardı diye. Tekrar tekrar okuyacağım yazılardan. Sindirmek üzere bekletiyordum hem ikinci okumayı hem bugünkü yazımı yazmayı.

Bir yandan deftere yazmanın akıcılığı ışık yaktı bana. Severim. Hatta güzel, akıcı, kolay yazılan kalem bulunca almayı ihmal etmem. Attım dün plaj çantama defterimi ve kalemimi yeniden. Bilgisayarda yazmak daha az bilek ağrıtıcı ve daha hızlı geliyor bana da. Ama dediği gibi bir performans kaygısı mı acaba benim ki? Bak yahu sabah adını koyduğum şey değil mi bu performans kaygısı?

Evet n’oldu anlatayım. Oradan oraya zıplıyorum ama yapacak bir şey yok. Ortasından dalıyorum! O kurmaca içindi belki ama dur dur anlatayım.

Sabah kalktım 5te. Attım kendimi balkona yine. Bizimkilerin bir kısmı gece geç dönmüş yataklarında, kimi kaçaklar(!) ben balkonda yazmaya dalmışken balkondan giriyordu eveJ Ben sınav var diye hem içmedim, hem de saatler 12yi gösterirken külkedisine dönüşmeden evin yolunu tuttum. Neyse sabah dolunay etkisinden meditasyon da yapmadım. Çeşme’deyken yazmaya başladığım öykü çalışmamın üzerinden geçtim. Biraz düzeltmelerle birlikte yeni paragraf ekledim. Gece mi sabah mı, bir ara okumuştum whatsapp’tan Defne Hocamın yeni yönlendirmesini. Öykülerimize paragraflar ekleyerek, cümleler düzelterek ilerlememizi önerdiğini. Kurmacastana için çalışmalar başladı bende anlayacağınız.

Sanırım bir saate yakın çalıştım böyle, bu öykü üzerinde. Tabii arada dikkatim sağa sola kaymış olabilir.

Sonra gidip yattım tekrar. Sınav için uyandığımda yorgun ve gördüğüm rüyanın etkisiyle biraz sersem gibiydim. Huzursuz ama biraz da rahatlatıcı mı emin olamadığım bir rüyaydı. Tuğçe ve Elvan kalkmış, çay, kahve hazırlıklarına girişmişlerdi. Elvan’cım beni sınava göndermek üzere kahvaltı hazırlıyordu. Meyvem, kahvem, halim vaktim, haşlanmış yumurtam, yanımda götüreceğim meyvem. Sonra beni ağlamaklı görünce akupuntur yaptı bana.

Ne bu halim? Bu sınav ne idafe ediyor bana? Performans kaygısı mı? Düşündüm olabilir. Performans kaygısı bu. “Ben de hiç yoktur yaa” diye düşünüyorum zihnimin içinde. Ama bedenim öyle demiyor. Neyse dost eliyle rahatlamış halde çıktım evden. Koyuldum yola.

Sınavda çok iyiydim, her şeyi de yaptım. Önceki çalışmalarım sonuç vermişti ama KALDIM! Mıcır zeminde engelden kaçış bölümünden ani fren yapmaya geçerken ayağımı yere değdirdiğim için kaldımJ Fiziksel ortam mıcırlı, çakıllı! Kaş’ta sınavı TÜBİTAK hazırlıyor arkadaşlar!:))

Aman kaldıysam da kaldım. “Hep denedin, hep yenildin. Olsun. Gene dene, gene yenil. Daha iyi yenil.” (Samuel Beckett) geçiyor aklımdan hehe. Sınava girmeyecek bir şey de yokmuş. Öyle korkacak bir şey de. Ama eziyet işte. Her neyse. Hayatın bu dönemindeki bu önemsiz ayrıntı bendeki bir korkuyu hortlattı işte. Ona bakmaya zemin olarak göreyim bunu. Performas kaygısı, başarısızlık, yenilgi? Gönder gelsin ya. Napalım.

Yazma konusunda da var bu performans kaygısı. Hem de alası. Aşırı korkuyorum, cesaretsizim. “Motor sınavına hiç girmesem mi ya” diyen geçen haftaki Burçe vardı ya, günlerdir diyor ki: “Hiç yazmayayım ya. Ne çıkar ki benden. Yazıyorum yazıyorum bağlayamıyorum bir yere. Olmuyor.”

Sonra diyor ki hocam:“Anlattıkları tutarsız da olsa karışma.” Bunu sadece karakterlerime değil etrafımdaki insanlara da uygulamayı öğrenmem gerekiyor bir yandan. “Bırak, seyreyle.”


Yine yazıda bahsi geçtiği üzere, domino etkisinden nasibini alan bünye ilişkileri düzenleyemez, sınırları ihlal edilmiş, sevgiden değil korkudan hareket eder, hırçınlaşmış şekilde tembelliğe meyletmiş olabilir. Sonra uçlara savrulmaya açık hale gelmiş, Kaş’ta kendine deadline (tarih sınırı koymuş) koymuş bulabilir..

Şimdi Derya Beach'teki yazma köşemde sıyrılıp canların yanına gideyim. Akşam da rakımı içeyim. Canım hocam iyi ki varsın, sevgili sangha sen de öyle. Şükran, minnet ve sevgiyle. 
 
Take The Fake Cake