14 Haziran 2017 Çarşamba

Gün 16 - Gökkuşağı Tadında Gün

Kaş Yelken Kulubü
Bir insanda insanlığın her hali var ya, ben bugün hepsini yaşadım neredeyse. Her duygu bir renk ise, ya da bir renk tonuysa, ben bugün gökkuşağı çizdim. Oturdum yazmaya, önce dağıttım, saatler geçti, şimdi toplamayı deneyeyim bakalım.

Eveet. Bir zorlu sabahı daha geride bıraktım. 9da kalkıp zorla attım kendimi yine yoga çalışmasına. “Karnım şiş benim, bugünden mi yapmasam acabaa?” “Şu kırmızı çadır yetişse imdada, sere serpe vicdan azabsız yatsak”.  Bunlar sesini kısmayı tecrübe ettiğim sesler oldu ama gün böyle başladı.

Purna mandala’da yine dikkatimi belime çeviriyorum. Ağrı yok bugün ama gözlerim dışarı fırlayacak, ateşler fışkırıyor. O kolları yukarıda tutmak zaten ilk günden beri ne kadar zor! Gözleri yumuşatayım da vücuda sinir sistemine etkisi yayılsın, bakayım buna yarın.

Yine virastanaya kadar sürünerek gittim. O vahni eşiğini geçip virastana’ya başlayınca yumuşacık ilerliyorum hep. Mızmızlığı kalmıyor zihnimin.

Hanumanda bugün belimin ağrıdığını hissettim, artık napıyorsam? Hiç diretmeden çıktım. Bir iki nefes bakayım, alternatifi var mı, kolaya mı kaçıyorum dedim ama yok, çıktım.

Bugünkü çalışmamın tamamında sol el bileğim ağrıyordu. Sol el bileği, sağ bel bölgesi. Ne bu acaba?
Atikranta’da temkinliyim el bileğim için. Dün de burada dikkatsiz bir geriye gidişte sol dirseğimi acıttım zaten. Mıymıytı atikranta oldu bugün. Şaka şaka temkinli atikranta.

Bir de nefes mevzusu var. Yazayım diye düşünürken Ayça’da okudum, nefesin yetmeme durumunu. Mesela Sarpa’da yedinci ayakta nefes alıp kalkarken, eğer ciğerlerimi 100% hava ile doldurursam nefes bana yetmiyor! Ama tamamını değil de sanki biraz daha nefeslik yer bırakır ve harekete nefesimi tutarak kalkıp (reçaka kumbaka ile) devam edersem, sorunsuz ilerleyebiliyorum. Bazen zihnin oyunlarıyla karışıyor tabii nefesler. Çok iyi bildiğim bir harekette mesela bugün mangala namaskar’da alıyor muyduk, veriyor muyduk, hebele diye birbirine girdi işler. Elim ayağıma dolandı. Sonra dur dedim için, bedenin sana ne diyor. Düzelttim. Sözün özü sarpa’da benim formulüm kapasiteden daha az nefes almak. Böylece nefes vermek için hırçınca bir devinime geçmiyor bedenim. Bilmiyorum bir süredir bunu gözlemdim kendimde.

Benzer şekilde, artık oturup yogaasana’ya geçtiğimde altı nefes sayacağım ya, bazen bir bakıyorum hızlı hızlı, nefesi ite çeke sayıyorum. Fark ettiğimde hemen aldığım nefesi kısıyorum, bir parmak boğumu boyda (adını unuttum yahu, yazsam afilli olacaktı. hatırlayan yeşillendirir mi?) alıyorum. Hemen yumuşuyor yine her şey. Zihin, beden..Aslında öyle ciğer dolusu nefese ihtiyacım yok ama beden çekişme içinde olabiliyor.

Fazlası zarar mı? Az çok mudur? Evet.

Her duygu halinden geçtiğim gün. Kırmızı çadır bekleyişinde bir genç kadının dramı. Yoga çalışmam bitip okumaları tamamladığımda dedim ki: yoga, yazı ve bir de bu okumaları yapınca tamam hissediyorum. Bir gün atlayıp birikince aklımın bir köşesinde duruyorlar.

Kahvaltı edip arkadaşla denize gittim. O tatlı kısmı işin. Sonra yelken dersine diye erken ayrıldım güzelim plajdan. Bir gittim, aa aynı saate bir ders daha koymuş örtmenim. Yani yapacak bir şey yok. Elli tane çocuk orada ders için toplanmış. (elli değil, 6-7) E tamam ozaman yollanayım ama ben de ona göre ayarladım kendimi. (Burada Taksici-200 TL örneği çalışır gençler:P) Zaten pilates dersleri de sıkışık, yapamıyoruz bir türlü. Ay bu Kaş ahalisi de çok rahat! Kızdım! (Hemen A ise B, B ise C, o zaman A ise C formülleri çizildi.)

Sonra gittim yine denize. Plajda moody şarkılar dinleyip hüzne bıraktım kendimi. Güneş gitti oturduğum yerde, ayaklarım donmaya başladı. Benim hiç kalkasım yok. Sadece müzik dinleyip denizi izlemek istiyorum. Zaten favori aktivitem de o.

En son kalktım. Yolda eve gelirken yarımadada koşan insanları görünce içimde pır pır uçuşmaya başladı bir şeyler. Hadi gidip koşu için çıkayım. Ama Can Gox- Unutma Beni dinleyeyim. O şarkıda da koşulmaz şimdi yürürüm....Dursam mı acaba!

Geldim balkonuma kuruldum. Tüm gün bu binbir duygudan geçtikçe yoruldum. Şarap açıp yazayım dedim tirbüşon kırıldı. Hayır sensin Murhpy! Geçen gün fıstık ezmesi, reçel sürdüğüm kıtır elimden kayıp düz düştü tabağıma. Yendim ben Mörfi’yi.

Kayıplar geldi biraz da aklıma..Sonra günlük mevzular...Şimdi yazarken de baklayı çıkaramayacağım ağzımdan herhalde diyorum. Bu içimdeki hüznü nereden tanıyorum acaba. Hayatıma yeni giren birileri, bir şeyler değil de daha eski olmalı derken çekip çıkardım işte işin aslını. Çıktı batan güneşi izlerken. 

Bize ait olmayan şeyler bizi incitmiyor, rahatsız etmiyor, kızdırmıyor. Ya da iyileşmemiş yanlarımıza gelip çarpan şeyler yoruyor sadece bizi. Neyse o hikaye, döngü, örüntü onu bulup çıkarmak faydalı oluyor işte. Bugün Fatma’nın teflon velkroya karşı yazısında okudum. Ben de çok kullanıyorum teflon örneğini bu ara. Saçma sapan insanlar, abuk laflar, fuzuli olaylar (yelken, pilates dersi vs) teflon yüzeyime yapışmadan kayıp, akıp gidiyor. Geçtim oralardan zira. (Fatma’nın iltifatı da aynı şekilde karşılamak yaklaşımını da küpe ettim kulağıma. Bunu düşünmemiştim. O da aksın gitsin!)

Şirince’de tekrar duymak çok iyi gelmişti Defne Hocamdan:“Aslında temelde meselelerimiz, bizi üzen, inciten beş tane herhalde: ben önemsizim, ben değersizim, yalnızım, sevilmeye layık değilim, güvende değilim.”

Bunlar çeşitli durumlar, olay ne kadar komplike görünürse görünsün, zihnimizin arka planda kodladığı beş temel sonuç. Hikayeler uydurup, mevzuyu buraya indirgiyoruz!

Hocam ekliyor derste: “Acı kaçınılmazdır, ızdırap ise bir seçenektir. Bunun gibi hikayeler de bir seçenektir.”

Hikayelerden sıyrılıp asıl meseleye, asıl kayıplara oturup ağladım ben de akşam birkaç saat. O asıl mesele öğretmiş çünkü bu hikayeyi uydurmayı.

Gün batışından beri toparlayamadığım yazıyı yarın bitiririm herhalde derken modum yine değişti ve başka bir renge geçtim. 

Moody playlist yapmışım kendime. Gel gör ki artık şu anki parçam bu: Çünkü neden olmasın.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

 
Take The Fake Cake