30 Haziran 2017 Cuma

Bir Yoga Günlüğü II - Gün 5&6 : Sınırlar

Eski Datça
Son iki yazımda konu konuyu açtıkça değinmesem eksik kalırdı diye düşündüğüm sınırlar, kendini bilme, sevgi (kendine ve başkasına) ve benlik mevzuları vardı. Benzer konular işte mıknatıs etrafında toplanan demir tozları gibi bir araya geliyor böyle. Önceki gün de Defne Hocamın paylaşımı güzel denk geldi, etkiledi beni: “Özgürlük sınırları çizebildiğiniz zaman başlıyor.” 

Sınırlar sağlam ve sağlıklı olunca kendini karşındakinden ayırabiliyorsun. Kendini ayırabiliyor olduğunda, olduğun yerde, tam ve bütün olduğunda, diğer bir deyişle bağımlı, talepkar olmadığında sağlıklı ilişkiler geliştirebiliyorsun. Kendine ve başkasına duyduğun sevgi daha gerçek halini alıyor.

Patolojik ilişkilerden kurutuluyorsun bir nevi. Biliyorsun ki hikayeler, canını sıkan şeyler, üzüntüler seninle alakalı. Ama şunu da unutmamak lazım , karşında olan biten şeyler de senden bağımsız bir o kadar aslında. Çok da senlik bir şey yok, onun mevzusu! Her türlü ilişkide: aile, aşk, arkadaşlık, iş arkadaşları, trafikteki adam ve restoranttaki garson. En yüzeyselinden en derin ilişkiye hepsi.   

Kendi bahçenin sınırlarını çizebildiğinde, bahçenin nerede bittiğini bildiğinde istediğini yapmakta özgürsün. Ve bu şekilde bilirsin neler senin sorumluluğunda, neler değil. 

Bir de kendi isteklerini, ihtiyaçlarını göz ardı ederek, tahammül sınırlarından yiyerek karşındakine veriyorsan orada bir sınır problemi var. Ya da fazla sınır ihlalinde bulunuyorsan, karşındakini yiyip bitiriyorsan da. 

E peki ben ne istiyorum? Kimim ben? Neyi severim? Neyi gerçekten sevmiyorum? Sevmemem öğretilmiş ama öyle mi gerçekten? Cidden o şey benim canımı sıkması kodlandığı gibi bir şey mi?

Önceki gün (28i) Kaş’taki ikinci ayımdı. (Size söyledim di mi yıldömü, ay dönümlerini ne kadar sevdiğimi:P ) “Ay sayıyorsan ait hissetmiyorsun demektir” dedi biri. Ait değilim zaten. Hala bilmiyorum altı ay sonra, bir yıl sonra n’apacağımı. Ve bu bilmemeyi seviyorum. Ama aidiyet geliştirebilmek de önemli di mi? Ne diyorsunuz bu konuda, paylaşsanız müthiş olur? Bir yandan kişilere, yerlere, eşyalara ait hissetmiyorum. Bedenim benim evim. Hikayeler, yerler, evler, kişiler değişiyor, bende kalanla, evimde olmaya, var olmaya devam etmeliyim. En çok Kasım’da Norveç’teyken aynı hislerle şunu diyordum: “Evimde hissediyorum!” İşte Kaş’taki durum da böyle. Ama konumuz aidiyet değil bugünlük. (Belki biraz o, belki de başka şeyler, henüz su yüzüne çıkmadı, bakacağız) 

Yine önceki gün sorulan bir soruya cevabı sonradan geldi aklıma. Üç gün önceki rüyamı da açıklar nitelikle. “Kaş’a niye geldin?” Kimsenin inanası yok zira “öyle okullar okuyup, öyle bir kariyeri bırakmak ve de şu an endişesiz böyle burada olmak” konusundaki duruşuma. Bir şeyden kaçmış olmalı, bir şeyi arkamda bırakmış olmalıyım. Ya da buradaki bir şey beni tutmalı ancak Kaş’ta. 

Buna tek bir cevap olmamakla birlikte, aslında aile döngüsünden çıkmaktı benim son aylardaki niyetim. Ailenin kadın baskın düzeni, hikayelerin sadece kadınlardan dinlenmesi, onların inançları, doğrularının genel geçer kabul edilmesi gibi bir durum söz konusu(idi). Vrittiler zihin dalgası demek ya, zihnin anlattığı hikayeler hani. Benim vrittiler aile kadınlarının zihnin dalgalarından oluşuyordu çoğunlukla. 

Önce hepsine sınır koymayı öğrenmem gerekti. Bu onları sevmediğim anlamına gelmiyor üstelik bunu da analatabilmem zor oldu. Kendi içinde sınırları çok ihlal edilmiş ve aile olmanın bu olduğunu savunan bir grup bizimkiler. Bundan çıkış adımları ilk işti İstanbul’dayken de. Sonra onların inançları ile hakikati ayırt etme işi başa düştü. Yoganın güzelce devreye girdiği yer işte. (Ve tabii terapi süreci)
Rüyamda Kaş’taki evime zort diye anahtarla kapıyı açıp dalıyorlar; annem, teyzem, anneannem. Three witches Ben anahtar vermedim ki? Kalkıyorum yataktan ve annemi kovuyorum. O gururlu bir kadın, hemen gidiyor(!) Anneannemi zaten görmüyorum sonra, silik halde. Ama teyzem tutturmuş gitmeyeceğim diye. Saydırıyorum kalamazsınız, evime böyle gelemezsiniz diye. Aferin bana! En son noldu hatırlamıyorum. 

Aslında kovuyor olduğum fiziksel varlıklarından ziyade onlardan devraldığım fikri, inançsal, alışkanlıklar mirası. Şimdi o son tortularla (rüyadaki teyze figürü) uğraşıyorum hala işte.

Daha önce başlayan kendini inşa etme süresi devam ediyor. Kaş’ın bana iyi gelen bir yanı var işte. Açıklık, rahatlık anlamında. Kendi geliştirdiğim sınırlarda kendimi gerçekleyebildiğimi hissediyorum. Artık ben buna hazırım ve Kaş olgusu bir araç mı, yoksa Kaş böyle de ben mi değişiyorum. Yahut ikisi birden mi bilemiyorum. Şunu biliyorum: seçimlerin değişir ve sen değişirsin ya da sen değişirsin, seçimlerin değişir. 

Ne dedik: Sınır, seçim!

Kendini bilme? Sınırım ne ki benim? Neyi seçeceğimi nasıl bileyim? Seçmek zorunda mıyım? 

Kendini bilip tanıdığında ve o gölgedeki yanlarını aydınlatmaya başladığında, dahası kendini ve bu yanlarını kabul etmeye başladığında bambaşka yürüyor işler. Her yeri aydınlanmış olmasan da insan önce kendi kendini kabullenmeli, tanımalı ve sevmeli. Olmamışlıklarını da farkedebiliyor ve kabullenebiliyor olabilmek de özgürlük bence. 

Aksini düşünün, bir insan ki nuh diyor peygamber demiyor. Asla kıskanç değil, katiyen karınca dahi incitmez, asla yalan söylemez, üzülmez, elini uzatan olamaz, gidene kal diyemez, gidene üzülmez, incinmez. Taş gibidir taş. Bu kimseye anlatabilir misin yok efendim öyle değildir diye? Ama bir açık kapı bırakan kimseler lokum gibi olmuyor mu? Değişime açık, görmeye açık. Diğer katı kimseler çok da kendini bilmemekte ve uykuda hayat geçirmekteler. Çünkü bu görmezden gelinen şeyler insanın üzerinde gücünü korur! O bakamadığın yanlar bizim sınvalarımız haline gelir. 

Bu dediklerim kulağa instagram quote’ları (alıntı) gibi gelebilir. Artık hiç hoşlanmıyorum şunun gibi yazılardan: Kendine güven! Kendini sev! Pozitif düşün! 

Pozitif düşüneyim ama iş yerindeki sorunlardan kurdeşen döktüm artık? Kendine güven diyorsun ama sevgilimden ayrıldım, bok gibi hissediyorum? İşte de başarısız oldum nasıl güveneyim. Kendini sevmek mi? Çok seviyorum, çok beğeniyorum işte tamam. 

Yok efendim öyle olmuyor o işler! Nasıl korkunç sözcük öbekleri! Ne çok şeyden bi haber. Şimdi benim yazdıklarım da onun gibi olmasın isterim. Ben zaten bunları hadi kendimi seviyorum ben, evet şimdi de neyi seviyorum, sevmiyorum, ne istiyorum ben! Heh diye bulmadım. Bu kış yaşadığım ilişkideki bir kalp kırıklığı bana empatiyi öğretti mesela. Sonra sınır çizmem gerektiğini. Benzer zamanlarda “Bir olmak istediğim ben var, bir de olduğum. Ne bu?” diye dolanırken çıktı ortaya kendim olamadığım. Aslında başkalarının kurallarına göre, insanlar tarafından belki sevileyim, kabul göreyim, takdir edileyim diye içten içe ihtiyaçlarımı göz ardı etmem söz konusuydu. 

Daha önce okumaya başladığım, dün de konusu olunca elime alıp altını çizdiğim yerlere baktığım Sınırlar kitabından paylaşım yapayım:

“Pek çok kişi kendi sınırlarının dışında yaşamaya çalışarak kim oldukları gerçeğini kabul ve ifade etmeyerek dağınık hayatlar yaşarlar...Sınır benim nerede bittiğim ve bir başkasının nerede başladığını görmemi saplayarak bana sahip olma hissi verir...Neye sahip olduğumu ve nelerden sorumlu olduğumu bilmek özgür olmamı sağlar. Bahçemin nerede bittiğini bildiğimde, istediğimi yapmakta özgürüm.”* 

Okumaya devam etsem fena olmayacak kitabı. Hala öğreniyor olduğum, merakla keşfettiğim şeyler. Sınırları biraz ileri, sağa, sola kaydırıp oralarda nasıl hissediyorum diye bakmak. Daha önce de bahsettiğim gibi özgüven öyle bağırış çağırış bir şey değil. Kendini sevmek de öyle. Baya zor oldu benim için. Sudan çıkmış balık gibi dolandığım vakitler çoktur. Kaskatı vücudum ile kollarım nasıl hareket ettirsem, dik duruyor muyum, kambur muyum diye düşündüğüm; ay yanlış bir şey söyledim, kesin yanlış bir şey söyledim, aah çok mu yersiz oldu, yanlış anladı bak, ben bir şeyi yanlış yaptım kesin diye kendimi yediğim zihinden bugünkü hale geçmek...Nasıl desem, kanlı oldu biraz Gözyaşlı da. Şimdi “Aptal  bu çocuk. Kime göre neye göre? Bana göre! O kız mı? Sevmiyorum.” Hiç kimsenin gönlünü hoş tutma, iltifat avlayıcılığı (-Çok şişmanın dimeee? - Aa yok canım gayet iyisin) hallerini tatmin etme, iyi hissettirme, yalandan iltifat etme zorunluluğu hissetmemek var artık. Tabi öğrenmekte, keşfetmekte olduğum bir o kadar şey daha. 

Sözün özü, kendini kabullenebildiğinde sınırlarla daha kolay hareketler yapabiliyorsun. Daha esnek, yerine göre de daha sıkı olabiliyorsun.  Hele bir de aile döngüsünü kırabildiysen, gerçekten bağımsız, sadece senin olan gözlüklerle bakma işine girişebildiysen. Varsın hata yapılsın, dersler öğrenilsin. Neyi isteyip, neyi istemediğini bilmek için daha güzel yol mu var İşte o kendini karşındakinden ayırabilme işi var ya, o zaman işin içinden çıkabiliyorsun. Gerçekten de o zaman sevebiliyorsun. Hem kendini hem de karşındakileri.
--
Dün sabah 5te kendiliğimden uyandım. Eforsuzca kalkabildim yataktan. Balkondan dışarıya bir göz attım. O saatlerine ilk defa denk geliyorum. Muazzam gerçekten. Her yer öyle duru bir haldeydi ki.

Geçtim yoga köşeme. İstanbul’dayken de, artık Kaş’a döndüğümde de sabah yogalarında bir cehennem sıcağı eşlik ediyor artık. Camlar kapalı yapıyorum arı ortamı korumak için ve klimayı da zaten sevmiyorum. Defne Hocam yazmıştı konforlu alan arayışı haline getirmemek lazım yoga yaparken. (Bu satırları dün yazmıştım, bugün Anıl da aynı konuya değinmiş.) Kaç seferdir bunu düşünerek ilerliyorum ve nefes bile alamadığımı düşündüğüm sıcaklık fikri geçip gidiyor. Benim yoga çalışmamdaki kapım virastana. Eğer o eşiği geçersem süreye takıldığımda, hadi bitsinler başladığında virastanadan sonra kesiliyor bu ses. Ya da dizlerimin durumunu ve iç nefesimin gücünü yine burada anlayabiliyorum. Dün önceki günlerden başlamış bir ağrı vardı dizlerimde. Kıtırdamalarla birlikte ağrı şiddeti daha yüksekti. Bir de kasıklarda gerilmeler, acılar ağrılar var uzun süredir. Hem virastanada, hem de sonralarında. Onun dışında sabah istediğim saatten de erken yoga yapmış olmanın etkisiyle navasana ve suptaları atladım. Niyeyse. 

Sonra dün aletli pilatese gittim. Diz ağrıma biraz çeşni de orada eklemiş olabilirim diye düşünürken bugün korktuğum gibi değildi durum. Sonra ilk zamanlar yazdığım gibi yelken yapmak istiyordum. Dün yine ders vardı. Tam bir etkinlik günü. Kendimi bu kadar doldurduğum günler gerekli mi cidden, bu sıcakta hem de. 

Bugün de ölü gibi geç saatte kalkıp yapabildim yogamı. Öyle istemedim ki. Bir şekilde “Şu ayakalarımı çevirmeye başlayayım da gelir sonrası, biliyorum” deyip attım kendimi yoga köşeme ve yaptım da. 

Öykü denemeleri için düzen oturtmalıyım biliyorum. Bakacağım. Onun dışında glutensiz, şekersizlikte tam gaz devam. Dün pilatesten çıktığımda deli gibi pis şeylere aşeriyordum! Direndim neyse.

Günlük yazımın çoğunu dün yazıp bugün düzene sokabildim işte. Baştaki kısmı toparlayamamıştım. İki gün birlikte geldi. Ben de durumlar böyle sangha. Öptüm.

*Sınırlar- Henri Cloud & John Townsend

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

 
Take The Fake Cake