28 Haziran 2017 Çarşamba

Bir Yoga Günlüğü II - Gün 3&4: Deliye Bulaşmaktansa Çalıyı Dolaş

Kekova
“Hep bi takdir edilme isteği yaratan bi kilit duygu var ya bilmem bilir misiniz, onun bi ilacı var mı acaba?”

Arkadaşımın bu sorusunu görüp o an cevap veremedim. Çünkü herhangi anlık bir cevaptan ziyade bir hikayesi var bunun bende. Ben takdir için böylesine açlık duymanın ne demek olduğunu çok iyi biliyorum. Sanırım bundan sindirim sürecine soktum bu cevabı.

Anlatmıştım çalışırken aldığım fazla yükleri. Hep şundan şikayet ediyordum: Niye takdir edilmiyorum! Yeterince takdir edilmiyorum! 

Mesela diyelim ki çalışırken öğleden önce izin aldım, bir işimi halledeceğim devlet dairesinde ya da hastaneye gideceğim. İş yerine gidene kadar deli gibi panik oluyordum. Aman ne olur hemencecik gideyim. Ve bu izin meselesinde öyle titizim ki, öyle asgari düzeyde tutuyorum ki kendi ihtiyaçlarımı karşılama meselesini.. Böyle bir zaman hakkım varsa başka zaman kullanayım bu vakti??

Ben böyleyken en kritik zamanlarda sudan sebeple izinler alıyordu arkadaşlarım mesela. Ya da çok zaruri, şu an önemli değil. Ben kendi ihtiyaçlarımı öyle göz ardı ediyordum ki. İnanamıyordum insanların bu rahatlığına(!) Bazı durumlar gerçekten epikti. İş yerinde hep birlikte akşam çıkılmış, ertesi gün öğlen gelen bir arkadaş var. Uykusunu alıp gelmiş. Aaa ben kafayı yiyordum. Benlik bir şey yok ama, sonradan takdir torbasında biriktiriyordum bu örneği. Kendimi yeterince üzmek üzere.

E ben bunları bunları yapıyorum, takdir görmüyorum. Bu adamlar böyle rahat ve ne saçma şeyler yapıyorlar. Hayır onları sevmesinler beni sevsinler be! Ay pardon takdir etsinler.

Sonra ilişkilerimde çok “vericiydim”. Saçma bir vericilik. Dün bir ablamız “ben çok merhametliyimdir, hep bundan kaybettim” diyor. İki lafından biri bu. Nasıl linkleyeyim bunları, şimdi tam bilemedim. Yani bu dediğim çok da kendini bilen haller değil. Diyeceğim şey şu: sevgilimle de, arkadaşlarımla da, hatta ailede de aynı hissiyat döngüsü tabii ki tekrar ediyordu. Ben işte iyi okullar okuyup, erkenden çalışmaya başladım. İyi bir kariyerim vardı. Neye elimi atsam çok iyi yapıyorum. Ve ailem tarafından takdir görmüyorum! Ya da sevgilim iyi taraflarımı takdir etmeyip, hep kötü taraflarımdan şikayetçi oluyor. Daha uzar gider...

Önce bir şekilde verebileceğinden fazlasnı vermeyi bırakmayı öğrenmek gerekiyor. Daha da önemlisi hangi motivasyonla verdiğinin ayırdına varmak çok önemli. Her verici insan gerçekten samimi mi? Karşılıksız bir merhamet ve özveri mi o? Yoksa minik bir içten pazarlık mı var alt metinde sev beni, beni takdir et, bana ilgi göster diye. Dünkü ablamızın merhamet takasının(!) konusu buydu mesela: Bir de beni yalnız bırakma!

Burada hayır deme kalkanları devreye girmeli kaptan arkadaşlarım! Onun için de hayır demeyi öğrenebilmek. Dahası şunu keşfetmek. Hayır dediğimde de sevilebilirim. 

Bana sorsan çalışırken “Sevilmek için mi bu kadar çok yük alıyorsun, bu kadar özenlisin?” diye cevap tabii ki hayırdı! Ama kendime yaratmaya çalıştığım bir döngü vardı herhalde: takdir edilmiyorum!

Sınır geliştirmek. Sınırını korumak. Sevgi-benlik- kendini bilmeye gelemiyorum yine. Başka zaman.

---
Dün tekne günüydü. Sabah 6ya kurduğum alarm ile uyandım. Tekne ve günün devamında enerji ve vakit bulamayabilirim diye yoga, yazı işlerine de girişirsem tamamdır diye planlıyorum. Pazar günü (gün2) yazıyı bitirirken öykü yazmaya girişmeyeceğimi biliyor gibiydim. Daha doğrusu hızlı inişte bir grafikti o motivasyon grafiği. 

Dün sabah kalktım alarmla. Gece de birkaç saat uyuyabilmiştim. Hiç istemedim o saatte yoga yapmayı, yattım. 8de ancak yaptım. Yukarıdaki kısmı da teknede yazdım. Ve o bir yere gelip tıkanma durumu baş gösterdi. Bıraktım. Akşam da tavuk gibi yattım hemen. Canım(!) istemedi işte yazmak etmek. 

---

Bugün yine 6da yoga yapmak üzere kalktım. Meditasyonla başlamak istedim. Oturdum. Sırf şunları zikretmek üzere: “Sahip olduğum her şey için şükürler olsun. Bana istediklerimi yapmak için yaratma gücü, talih ve motivasyon ver.” Ve sordum tekrar “Bilmem gereken bir şey var mı?” dedim. Kime, neye dedim bilmiyorum. Hocamın yazdığı bu şeyler yer etmiş olacak bunlar bende. 

Sonra ısınmalara geçip devam edemeden attım kendimi yatağa tekrar. Aşırı yorgun ve uykusuzluktan muzdaribim. Yatak daha tatlı.

Bu yazma meselesinden öyle kaçıyorum ki. Deliye bulaşmaktansa çalıyı dolaşıyorum! O deliliğin ne olduğunu bir bilsem?

Bir de bu aralar midem bulanıyor sık sık. Duygusal bir bulantı herhalde yahu. Yediğim içtiğim şeylerde çok değişiklik yok. Dün aslında midemi kendime gerekçe göstererek bıraktım yazmayı teknede. 

Hayır bir kusabilsem rahatlayacağım! Bir çıkartsam o neyse! Yazıda, hayatta, yogada. 

Mesela yoga calışmamda kaçtığımı farkettiğim navasana ve supta kısmı var. Çalıyı dolaştığım yerlerin başında gelir. Dün ve bugün güzel güzel giriştim oralara. Bir de civalimudra’da benim elimdeki alev topum çok cılız ya da yok bu aralar. :( Sınıf derslerinde nasıl da çoşkundu halbu ki. Sınıfı çok özledim ben. Siz de benim gibi misiniz? Bir de Onur yazmış Defne hocam bize bir yazarlık atölyesinde önderlik etse diye. Keşke! Bir de Suman Köyümüz olsa. Hocam hayallerini gerçekleştirsin bir an önce:)

Sonra diğer #28günyoga yazılarını okuyayım diyorum. Yarım yarım okuyup zıplıyorum. Pınar’da o zıplamalarda okuduğum ille de bir nedene bağlamak gerekiyor mu? Sorusu var. Bulantılar, tamama ermeyen işleri bağlamayayım bir yere diyorum. Disiplinden de kaçmıyorum ama..Neyse. Niyetlere çalışmaya devam.

Sevgiler herkese

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

 
Take The Fake Cake