26 Haziran 2017 Pazartesi

Bir Yoga Günlüğü II - Gün 2: Angel's Share


Biz aslında yoga ile birlikte bir dil öğreniyoruz. Sevgi dili. Barış Manço söylemiş: insanın ilk öğrenmesi gereken dil, tatlı dildir diye? Defne Hocam’ın bize öğrettiği sayısız şeyden biri de bu. Ne şans!

Dün yazdığım yazıya cevaben sevgi koymuş yine karşısına. Ex-Bey’in aslında beklediği şeyin sevgi, sevecenlik olduğunu söylüyor. Güzel dedi, yine bir yol açtı bana hocam.

Aslında kimse kimseyi incitmek istemiyor, herkes kendi yarasını korumakla meşgul diyen yine Hocam. Eh ben artık insanların bir dedikleri, sonra demek istedikleri ve diyemediklerinin daha bir farkında olduğumu düşünüyordum. Daha rahat okumaya başladım oralardan geçe geçe. bBu hikayedeki kırılganlığı görebiliyordum ama sevgi metnini okuyamamışım.

Böyle katı bünyeli; kalkan halini almış göğüs kafesi ile karşında duran, aslında karnına dokunsan hüngür şakır çözülecek halde olan; küsmeye meyilli; kendini mütemadiyen ve herkese karşı koruması gereken insanlar var. Ben onların kulüp başkanıydım dün diyeceğim yakın tarihe kadar. Küskünlerin en küskünü, alınganların en alınganıydım. Biri höt mü dedi tası tarağı toplar kabuğuma çekilir, küser, gurur yapardım. Yaramı korumak için. E karşımda da böyle biri olduğunda tanıması kolay oluyor artık ama dur daha öğrenecek çok şey var Burçe’cim. Fikren bilsen de verdiğin tepkilerle, deneyimleyeceklerinle neler çıkacak acaba buralardan. Diyoruz ya yoga ilişkileri de düzenleyen bir araç diye. Bak işte yoga hayatı düzenledi, yazı geldi. Paylaştım, keşfe yönlendirme geldi.

Bir taraftan da alışmadık kıçta don durmaz ya. Benim önüme sevgi koyduklarında da alamıyordum ki onu. Anlamıyordum. Şimdi ise severim, söylerim, kızarım, kıskanırım, özlerim, sevmem.. (öyle ya yeri geldiğinde sevmemek de lazım).. Hepsine yer var ve ben bu halimi çok seviyorum. Daha doğrusu bunların hepsini yapmayı öğreniyorum hala. Eskiye göre çok daha iyiyimJ Şimdi kendimi mıncırmaya giriştiğime bakmayın. Demek istediğim: hiç böyle değildim. O yüzden sevmeyi bilmek bana müthiş bilgece geliyor artık. En çok öyle kimseler olsun istiyorum etrafımda. Ama böyle konfeti gibi saçılan göstermelik bir şeyden bahsetmiyorum. Sevgi göstermeyi bilmek de bir o kadar bilgelik!

Viski eskitilirken birkaç yıl meşe fıçılarda bekletilir ve buharlaşma nedeniyle her yıl %2sini kaybeder. İskoçlar bu havaya karışan kısma meleklerin payı der. (Angel’s share. Hatta bu isimle bir film var tavsiye ederim!)

Bir kere bu sevgi tozlarından yutmuş olmak gerekiyor, elbette çocukken, ailede. Sağlıklı bir sevgi ile muhattap değildiysek de (ki %90’ımız değildik benim gördüğüm), öğrenilebiliyor. O zaman hop diye koyabiliyorsun o sevgiyi. Bence çok devrimsel bir şey. Gerçek sevgi. Ve korkusuzca onu ortaya koyabilmek. Hele ki böyle canını sıkacak, öfkelendirecek yerlerde çıkarıp şişesini açıp havaya sevgi tozlarının saçılmasına izin verebilmek.

Alınıp küstüğümde ben buradayım diyen ve sevgi yeşerten hocam, yeri geldiğinde işte basit/günlük/karmaşık hallerde böyle ışık tutarak, yeri geldiğinde yazılarıyla, varlığıyla ve duruşuyla bize bu dili öğretiyor. Kendimize ve hayata karşı tutumumuza; içinde dönüp durduğumuz günlük ya da önemli olaylara bakışımıza; yogadaki pozlara ve disiplinimize, ilişkilerimize; her yere sirayet ediyor bu dilin tatlılığı. Ya da nihai hedef bu diyelim.

Artık evet, yavaş yavaş kabuğumun çatırdayıp özümün sızdığını hissediyorum. Bu yeni dilin çok çok etkisi var tabi bu sürece. Yogayla yoğrulup, doğru yönlendirildiğimiz bir yoga okulumuz(!) var iyi ki.

Ben yarın sevgi-benlik- kendini bilme gibi bir şeyler yazacağım sanırım. Buraya not düşeyim. Bunları yazarken bir sürü çağrışım var, söylemesem eksik kalır gibi gelen.

Bir de o kadar sevgi yazdım ki. Bu sevgi pıtırcığı yazım bana bile okuması zor geliyor. Alışmadık kıçta durmuyor mu don yine? Olsun pıtırcık olsun. Kalayım içinde. Oh biraz buralarıma da sevgiiii oooohhh.


Yoga ve niyetlerde de durumlar şöyle: Gglutensiz, şekersiz beslenme kısmı işliyor. Yoga çalışmamı da yapıyorum aksatmadan. Ama istediğim saate çekebilmiş değilim. Sadece Gün 0’da sabah 6da uyanıktım. O da yeniay olduğu için yoga yapmadık. Dünkü rakı ertesi sabahında alarmla uyandım ama “Ya çok yorgunum sonraa” diyen sesime malesef teslim oldum. Çeşme’de yoga günlüğü yazarken, telefondan sangha’yı takip etmeye çalışırken ne orada, ne Çeşme’de olabildim. Zaten öykü yazma girişimleri de güme gitti. Çünkü artık iyice kenara kuytuya kapanmam lazımdı. Hayır aslında sabah 6da kalksam, yogamı yapsam, sonra yazı, sonra günlük. İşte bunlara yer açmayı öğrenmem lazım. O yüzden bugün ayaklarım yere bassın bir an önce diye Kaş’a geldim dün. Hocamın yazdığı gibi düzen ve rutin isteyen minik bebek ağlıyor işte! Bu sefer yine gece yol sonrası danslı, içmeli mevzulardan sonra ancak sabah 8de yapabildim yogamı. Bilmem gereken bir şey var mı? diye sormuştum. Cevaplar ayetler halinde akıyor işteJ Bir de başladığım öyküye çalışsam şimdi. İçimde yazmamak için elli takla atan sesi kısabilsem. Girişsem... 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

 
Take The Fake Cake