6 Haziran 2017 Salı

Bir Yoga Günlüğü: Gün 8 - Samimiyet


Bu sabah yogamı yaparken Pınar’ın dün yazdığı gibi sangha’yı hatırlayarak başladığım samapada’da. (“Burada dururken şu an dünyanın neresinde olursa olsunlar bizlerle beraber yoga yapan bütün sanghaya, ve bu bilginin bize kadar ulaşmasına vesile olan bütün hocalarımıza bağlanıyoruz!” ) Daha önce de sınıfta duydum ya da hocamın yazılarından birinde okudum belki. O an bu büyük aileyi düşünüp yukarıları doğru çıktıkça burnum sızladı, gözlerim doldu. Adını koyamadığım bir duygu, koymak da gerekmiyor. Ama bambaşka bir samapada oldu önceki günlerden.

Kurmastanadayken de Defne Hocamın dün yazdığı saymayı bırakmak geldi aklıma. Ondan sonraki hareketlerde buna uyarak ilerledim. Soğumalarda saymamak zor geldiJ Ama içimden geldiği kadar durdum her harekette.

Samakonaasana’da yine bu sayma işini bıraktım. Hocanın dediği “topukların dış kısımları ile baş parmak köklerini bastırın yere” noktasındayım. Orada dururken bir sıkışıklık ya da korku hissetmiyorum düşeceğim diye. Rahat rahat durabiliyorum. Bu yerle temasa bakayım dedim. Ne kadar zor!

Hocam mangalanamaskar’ı öğretirken “Sanki hareketin tam olarak olması gekeren bir resim var. Ve onu yaptığında anlayacaksın o şekle gerçekten de girmiş olduğunu” demişti. Dizler dönmüyor. Hızlı geçerken fıt diye o poza oturamıyordum ben başlarda. Dediği gibi olduğunu hissediyorum artık. "Fincanlarla" geçip dizi dışarı çevir, kalçayı bırak, başı geriye gönder derken eforsuzca, tam da olması gerektiği gibi hissediyorum en son halimde. Önceden dizim dönememiş, arka bacağım kırık kalıyordu vs.

Düşündüm ben de: belki bu topuk-baş parmak kökünü de doğru yapmaya başladığımda gerçek resmi gösterir bana diye.

Önceki günlerde atladığımı düşündüğüm her şeyi yaparak, sakin, huzurlu bitirdim pratiğimi.

Ama pratiğimde ara ara aklımda dünden kalan ses: “Kendini bırakınca çok güzel oluyorsun...Ama bırakman lazım.”

Ben biliyorum şimdi bu “bırakma çekmecesinin” içine attığım, alakalı konu başlıklarını. Onlar geliyor aklıma.

Samimiyet!

İki gün önce terapi sürecinden bahsetmiştim. Onun dışında yoganın, Defne Hocamın da terapi ile kıyaslanamayacak etkileri var üzerimde.

Geçen sene bu zamanlar işi bıraktıktan sonra Kaş’a gelmiştim. Tam da şu anki evimin 50 metre yanındaki otelde kalıyordum. (Favori yerim burası Kaş’ta. Bir sene sonra burada evimin olacağını hayal edemezdimJ) Hocam’ın kitabını çoktandır almıştım ama kafa yoğunluğundan okuyamamıştım bir türlü. Burada okumaya başladım.

Beni en çok etkileyen şey samimiyeti oldu! Nasıl ya diyorum sürekli. Nasıl bir insan böyle cesurca, belki negatif sayılabilecek yanlarımızdan böyle yumuşacık, şefkatle, samimiyetle bahsedebilir? Okudukça bende değişimler, dönüşümler tetikleniyor. Kendime bile itiraf edemediğim yanlarım, önümde bir kitapta, halka açık bir şekilde duruyor! Sonrasında blog yazıları tabii. Hep diyorum ya, aklıma bir şey takıldığında açıyorum blogu. Bazen hashtaglerden, bazen sağdaki yazılardan, birinden diğerine sıçrarken soruma cevap bulup, yepyeni ufuklara yelken açıp ayrılıyorum oradan. Hatta facebookta eski yazılarını paylaşırken hocam, “aa şu an derdimin bu olduğunu biliyor ve benim için paylaştı” diyebilirim çoğu zaman! J
https://www.instagram.com/p/BGqzVlYkzkr/
Gelelim bana. Ben hiç samimi değildim. Değilmişim. Bir zaman geldi ve “Bir ben var ve bir de olmak istediğim başka bir ben var gibi” diyordum bir terapi seansında. Samimiyetmiş meğer. Kendin olmakmış daha doğrusu. Kendime samimi değildim ki çoğu konuda, başkasına nasıl olayım!

Kendim kim ki? Neyi sever? Neye kızar? Neye kızmamalı? Birileri bize şöyle olmalıyız böyle olmalıyız demiş ya da kendi kendimize diyoruz bunu. Ayça’nın deyişiyle olmadığı kişinin rolünü sahneliyoruz. Aile, içine doğduğun çevre, senin buradan seçip aldığın rolleri giydin üzerine ama bir noktada sıkışıp kaldın işte?

Kışın yine ben bu samimiyet mevzularına uyanırken, farklı iki yakın arkadaşımla, ayrı ayrı konuşurken onlar da birebir aynı cümleleri kurdular. Çok ama çok şaşırmıştım. Ama cevabım cebimdeydi! Samimiyet!

Kendin olamamaya bir neden sevilme kaygısı. Diğeri de “aman canım acımasın” endişesi. Ya öyleyken, böyle yaparsam beni sevmezse. Kendim gibi davranırsam ve bu yanlışsa?

Sonra hayatıma çok güzel bir adam girdi. Kısa sürede de olsa öyle sevdi ki! Kendimi en çirkin, en şişman, göbekli hissettiğim anlarda da aşırı beğeniyordu beni. Samimiyete çalışıyorum ya. En saçma yanlarımı artık saklamıyordum ve kabul görüyordu?!?! Kendi kendime ket vurmuşum yıllardır. Elalem ne der? Aman şöyle davranayım, böyle görüneyim. Niye ki? Bak oluyormuş.

Kendimi bildiğim yaşlardan itibaren beni tanımış kim varsa hepsine sorsanız özgüvenimin çok yüksek olduğunu söyler, bilir. Ama öğrendim ki özgüven öyle bağırış, çağırış bir şey değilmiş. Benimki “Alın siz şu kocaman özgüveni, şuraya duvar olarak koyuyorum. Sakın ama sakın ardını görmeyin, bakmayın. Çünkü gerçek beni görürsenin çıldırabilirim korkudan” gibi bir durummuş! Gerçek özgüven daha sakin, daha sessiz bir yer halbuki.

Sonra açılmalar, gevşemeler başladı işte bende. Bu kıştan bahsediyorum yani çok uzak değil.

Bir ayı geçti, Kaş’a geleli. Buraya apaçık bakış ve kalple geldiğime inanıyorum. Karşıma çıkan insanlar, onlarla yaşadıklarım, ya da herhangi bir olayla ilgili yargıya varırken: “Dur bakalım. Bu bildiğim herhangi bir şeye benzemek zorunda değil. Boş bir kap ol ve bak, gerçekten ne doluyor içine.” O önceki gözlüklerle bakmamak için tekrar tekrar soruyorum kendime.

Bir yandan da farkındayım geldiğimden beri kocaman bir kalkan taşıyorum. “Sınırımı baştan koyayım da” ya da “zarar görmeyeyim” kalkanı belki bilmiyorum. (Fena bir şey de değil bazen.) Çünkü bambaşka bir yaşam. İstanbul’da apartman çocuğu olarak doğmuş, büyümüş biri olarak küçük yer ya da mahalle kültürü namına hiç bir şey bilmiyorum. Güvenlik, sosyallik anlayışım bambaşka. Zaten kaskatı kalbim yeni yumuşamaya başlamış, işte son bir yılda belki. Bir kabuğum var, minicik çıdırdamış yakın zamanda ama çatlayıp, kurtulmam lazım biliyorum. (Hayır hiç acelem yok, kendime karşı hiç olmadığım kadar şefkatliyim bu konuda. Seviyorum kendimi, canım kendimJ )

Ama İstanbuldayken oh be deyip bıraktığımı sandığım kalkanı, beni kendim olmaktan uzaklaştıran şeyi, yine giymişim üzerime işte. Yeni yer, yeni insanlar, noluyor, napıyoruz derken olmuş.

İlk geldiğimde insanların motorlarının üzerinde anahtar, arabaların camları açık, cep telefonları sokaktaki masanın üzerinde, sahipleri ortada yok. İstanbul’da dolaşırken sırt çantanın ön gözüne bile değerli bir şey koyamazsınJ Ya da annemin araba kullanırken bana ilk öğrettiği şey: “Arabaya biner binmez önce kapıları kilitle” idiJ (bakınız öğretilme!)

Bu en basit örnek. Bunun bir de insanlar karşısındaki halleri var. Binbir çeşit insan var. İyi ya da kötü demeden izliyorum. Anlamaya çalışıyorum. Değişik, saçma, samimi, değil.. yargılar oluşsa da iyi-kötü kümelerine sokmadan “e peki bakalım bu nasıl?” diyorum.

Hal böyleyken yeni kişisel hedefim bu izleme süresinde biraz daha bırakmakJ Hatta bırakmak yani izlemeyi de. Burada da paralellik gördüm bak yoga pratiğimle. Hadi hayırlısı


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

 
Take The Fake Cake