8 Haziran 2017 Perşembe

Bir Yoga Günlüğü: Gün 10 - Yogada Hocanın Önemi

Bu yazıyı yazmaya geldiğim Oxygen Pub'da tanıştığım Becks
Ben sanghadan biraz da rahatlık, salma, tembellik için de güç alıyorum sanırım. (Misery likes company!) Dünkü yazıları okuduktan sonra düşünüyordum: Biri motive bir şekilde rüzgarı değiştirse diye. Tabi zorlama, yapay bir motivasyondan bahsetmiyorum. Aslında rüzgardan bağımsız, ben işime geleni kendimi aklama gibi koyuyorum cebime, vicdanım rahatDerken yatmadan hocamın yazısını okudum. (Nihayetinde yoga nefse karşı verdiğimiz bir mücadeledir. Bir büyüme uğraşıdır. Rahat alanlarda yapılıp,  günlük işler listesine çek atılacak  bir faaliyet değildir. O yüzden de zihnin tüm hikayelerine (özellikle sizi şefkatli bir dost gibi, dinlenmeye, kafayı takmamaya, rahat olmaya, boş vermeye vs) davet eden iç sesi kısacık bir süre kısıp, her zamankinden bir şey yapmanızı öneriyorum.)

Pekala sabah kalktığımda başladım bu motivasyonla pratiğime. Samapada. Yok yine o bağlantı. Sonra Fındıklı’daki derslerimizi getirdim gözümün önüne. Hocam, tüm sınıf, oradaki dizilmiş halimiz. Bir yandan sadece hocam ve ben varız. Geri kalan herkesin bir bütün ya da silüet olduğu bir görüntü. Önümde çaprazımda Fatoş, Pınar, Ayça ve diğerleri dizilmişler etrafımda. Dediğim gibi aslında bakmıyor, görmüyorsun ama varlıklarını biliyorsun ya. Öyle.

O zaman yine doldu benim gözler. Hocanın sesini, vurgularını duyuyorum içten. “Bakışlar yumuşaak. Ve! Biir, ikii, üüüç...” Aslında Kaş’ta evimde, anda (!) mı olmam gerekiyordu? Yo hayır! Baktım tüm pratik boyunca zihnim almış başını gitmiş, salınıyor sağda solda. Tuttum götürdüm Fındıklı’daki sınıfımıza, Şirince’deki salona.

Günlerdir hava kaçıran balon gibi kaybettiklerimi odamda toplamama bu şekilde yardımcı oldu hocamın sesi. Özen, dikkat, nefes, bütün olma hali, disiplin.

Birkaç gündür yazacağım, atlıyorum. Purna mandala’da, belimin sağ tarafı, sağ böbreğimin daire için alan bir sızı var. Belki de karaciğer bilemiyorum, o taraflarJ Bir yerlerden duyduğum, yer etmiş fikirler üşüşüverdi ilk: Böbrek, karaciğer hmm öfke mi biriktirirmiş ne.

Tamam bir öfke birikiyor günlerdir ama o ağrıya hemen böyle ad koymayayım dedim. Bakıyorum günlerdir, aynı şekilde devam ediyor. İzliyorum ben de.

Öfkeyi de bileklerden suçi ile çıkarayım ben dedim. Bir sekiz saydım, on altı, yirmi dört. Oh yanma hissiyle pis ateşi attığımı(?) düşünerek çıktım. Dünden de dikkatimi bedenimde tutacağım aklımın köşesinde.

Tamamen içimden geldiği gibi devam ettim. Aman parantez yapacağım, yapmayacağım, sayayım, saymayayım gibi pazarlıklarım yoktu kendimle. Mesela vahni’ye oturmadan indirastana kendi gelip girdi oraya. Çünkü oradan geçmek istiyorum vahniye.

Virastanadayken çok ama çok rahat çöküp kalktım. Nefesim, bedenim, dizlerim o kadar rahatım ki. Normalde güneşe selam beni en çok eyleyen yerdir! Çünkü akışkan, hareketli, hızlı. Bu sefer daha değişikti. Belki de tüm stana ve asanalara eşit şekilde yaklaştığım içindir. Sevdiğim “güneşe selam geldi oh” diye bakmadım. Mayuraasana da öyle. O sevgi perdesini kaldırınca, ayaklar da duvardayken karnını acıtıyormuş gerçekten. J

Ve Atikranti ! On beş gündür adını öğreneceğim diyorum pratik sırasında. Sonra es geçiyorum. Aradım şimdi Ayça’ya sordum yineJ Orada da Şirince’deki sınıfı canlandırdım yine hayallere dalmışken.

Navasana, supta badakonasana’lara üşenen ben yaptım tatlı tatlı. Tansel’in dediği gibi “buram nasıl, hmm biraz daha tutunca bırakıyor zaten bacağım kendini. Hah iç bacak diyorduk, bakalım o ne durumda.” gibi bir merakla. At parantezi de iyi gidermiş bugün ama geçti işte diye düşünüyorum.

Burada hocanın, hatta sizi bilen, tanıyan, takip eden tek bir hoca ile çalışmanın önemi anlıyorum tekrar. Düştüğünde kaldıracak itkiyi veren, kaybolduğunu uzaktan bilip seni yönlendiren, sana sürekli ayna tutan, sana balık tutmayı öğreten bir hoca.

Geçen sene Haziran’da eğitmenlik eğitimimi tamamladıktan sonra, hem farklı hocalar hem de farklı ekoller göreyim diye programı kalabalık, damlama usulü sınıfları olan bir yoga okuluna gittim iki ay. Defne Hocamla çalışmayı aklıma koymuştum ama Kasım’a kadar daha çok vardı. Ayrıca ben de ne kadar çok eğitime gitsem o kadar iyiydi!

Hocalık eğitiminde öğrenmiştik; güvenli bir sınıf ortamı ne demek, dikkat edilmesi gereken şeyleri, bir ekole sadık kalmanın önemini. Buna rağmen çiçeği burnunda sertifika aldı diye yoga instructor olmuş bir kimseyim nihayetinde. Kendime de ne kadar şey katsam o kadar iyi. Zaten kendimi bildim bile sevmişimdir çok yerden, farklı şeylerden beslenmeyi. Öğrenme iştahı hat safhada (bu konuyu da açacağım: maymun iştah mı, çok yönlülük mü)

Kaydolurken Çağ’ın öğrencisi olduğumun lafı geçti ortak tanıdık ile. “E o zaman sen ileri seviye sınıfa girebilirsin” dedi. Çok da bilindik iyi bir hocanın sınıfına girdim ilk önce. Aman allahım sınıf uçup kaçıyor. Ters duruşlar, akrepler, neler neler. Hoca zaten jet imam. Dersin özelliği oymuş, bilmiyorum. Ben de kendi sınırını bilmek ile egoya yenilmek arasında bir yerdeyim. Hocayım ben hoca! (anayım ben ana! gibi) Derken dizim bir şekilde döndü. Fena incittim. Dersin geri kalanında da yaptım, yapmadım.

Çıktığımda çok ama çok kızdım hocaya! “Hocanın zaten tek tek kimseyle ilgilendiği yok” “Bak işte hiç güvenli değil. Sordu mu, biliyor mu benim fiziksel bir derdim sıkıntım var mı”. O kadar da  dikkat ediyorum Nasıl oldu? Bir yandan düşünüp duruyorum niye sakatladım kendimi acaba diye. İşte henüz hazır değilken abilerim, ablalarıma yetişeyim derdinde egoma yenik düştüm.

Derdim şimdi hocalara, okullara laf atmak değil. Haddime de değil. Sadece deneyimimi anlatayım, siz de dikkat edin isterim. Ve bilin sizi bilen, tanıyan bir hoca ile çalışmanın faydalarını.

Sonrasında geçti tabi. Ama shadow yogaya başlayınca anladım gerçekten ne kadar güvensiz olduğunu. Bu da güvenli sınıf adına bir örnekti. Yani eğer gerçekten değiştirici, dönüştürücü olmasını istiyorsanız sizi o hoca şart. Öğrenci mi, Müşteri mi? yazısını hem eğitmenseniz hem de yogada sadece öğrenciyseniz okuyun mutlaka. 

Biz mesela aşağı bakan köpeğe üç ay sonra geçtik. Çünkü bacaklar kuvvetlenmeden ellere ağırlık vermiyoruz. Ters duruşlar mı? Ohoo kaç sene var bimiyorum. Benim de İstanbul’da ders verdiğim dönemlerde dersime gelecek bir arkadaşım şunun pazarlığını yapıyordu benle. “Ben baş üstü, ellerimin üstünde durmak istiyorum. Var di mi onlar?” Yok. Öğrenciyi eyleme, mutlu etme yeri değil çünkü yoga sınıfı.

Kasım’daki shadow yoga sınıfımız başlamadan da önümde bir sürü gitmek istediğim eğitim vardı. Ters duruşlar eğitimi, bilmem ne atölyesi..Hocaysam bence bir ters duruşlarım tam olsun zaten(!) Yarın bir gün sormazlar mı adama, e sen daha bunu yapamıyorsun diye. Defne hocama yazdım ben de:
“Hocam siz ne diyorsunuz bu tek ekole sadık kalma işine. Bizim eğitimler boyunca bazen sınıftan çıkıp başka derslere koşturacağım çünkü. “
“Biraz oburluk gibi.”


O zaman başladı bizim birebir iletişimimiz. Sonrasındaki hayatıma dokunup, dönüştürdüğü bir sürü yer var. İşte dün geceki yazı gibi. Grubumuzdaki düşüşü görüp yazdığı şey tam da aklımdan geçen kendim için gerekli motivasyon işaret fişeğiydi. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

 
Take The Fake Cake