30 Haziran 2017 Cuma

Bir Yoga Günlüğü II - Gün 5&6 : Sınırlar

Eski Datça
Son iki yazımda konu konuyu açtıkça değinmesem eksik kalırdı diye düşündüğüm sınırlar, kendini bilme, sevgi (kendine ve başkasına) ve benlik mevzuları vardı. Benzer konular işte mıknatıs etrafında toplanan demir tozları gibi bir araya geliyor böyle. Önceki gün de Defne Hocamın paylaşımı güzel denk geldi, etkiledi beni: “Özgürlük sınırları çizebildiğiniz zaman başlıyor.” 

Sınırlar sağlam ve sağlıklı olunca kendini karşındakinden ayırabiliyorsun. Kendini ayırabiliyor olduğunda, olduğun yerde, tam ve bütün olduğunda, diğer bir deyişle bağımlı, talepkar olmadığında sağlıklı ilişkiler geliştirebiliyorsun. Kendine ve başkasına duyduğun sevgi daha gerçek halini alıyor.

Patolojik ilişkilerden kurutuluyorsun bir nevi. Biliyorsun ki hikayeler, canını sıkan şeyler, üzüntüler seninle alakalı. Ama şunu da unutmamak lazım , karşında olan biten şeyler de senden bağımsız bir o kadar aslında. Çok da senlik bir şey yok, onun mevzusu! Her türlü ilişkide: aile, aşk, arkadaşlık, iş arkadaşları, trafikteki adam ve restoranttaki garson. En yüzeyselinden en derin ilişkiye hepsi.   

Kendi bahçenin sınırlarını çizebildiğinde, bahçenin nerede bittiğini bildiğinde istediğini yapmakta özgürsün. Ve bu şekilde bilirsin neler senin sorumluluğunda, neler değil. 

Bir de kendi isteklerini, ihtiyaçlarını göz ardı ederek, tahammül sınırlarından yiyerek karşındakine veriyorsan orada bir sınır problemi var. Ya da fazla sınır ihlalinde bulunuyorsan, karşındakini yiyip bitiriyorsan da. 

E peki ben ne istiyorum? Kimim ben? Neyi severim? Neyi gerçekten sevmiyorum? Sevmemem öğretilmiş ama öyle mi gerçekten? Cidden o şey benim canımı sıkması kodlandığı gibi bir şey mi?

Önceki gün (28i) Kaş’taki ikinci ayımdı. (Size söyledim di mi yıldömü, ay dönümlerini ne kadar sevdiğimi:P ) “Ay sayıyorsan ait hissetmiyorsun demektir” dedi biri. Ait değilim zaten. Hala bilmiyorum altı ay sonra, bir yıl sonra n’apacağımı. Ve bu bilmemeyi seviyorum. Ama aidiyet geliştirebilmek de önemli di mi? Ne diyorsunuz bu konuda, paylaşsanız müthiş olur? Bir yandan kişilere, yerlere, eşyalara ait hissetmiyorum. Bedenim benim evim. Hikayeler, yerler, evler, kişiler değişiyor, bende kalanla, evimde olmaya, var olmaya devam etmeliyim. En çok Kasım’da Norveç’teyken aynı hislerle şunu diyordum: “Evimde hissediyorum!” İşte Kaş’taki durum da böyle. Ama konumuz aidiyet değil bugünlük. (Belki biraz o, belki de başka şeyler, henüz su yüzüne çıkmadı, bakacağız) 

Yine önceki gün sorulan bir soruya cevabı sonradan geldi aklıma. Üç gün önceki rüyamı da açıklar nitelikle. “Kaş’a niye geldin?” Kimsenin inanası yok zira “öyle okullar okuyup, öyle bir kariyeri bırakmak ve de şu an endişesiz böyle burada olmak” konusundaki duruşuma. Bir şeyden kaçmış olmalı, bir şeyi arkamda bırakmış olmalıyım. Ya da buradaki bir şey beni tutmalı ancak Kaş’ta. 

Buna tek bir cevap olmamakla birlikte, aslında aile döngüsünden çıkmaktı benim son aylardaki niyetim. Ailenin kadın baskın düzeni, hikayelerin sadece kadınlardan dinlenmesi, onların inançları, doğrularının genel geçer kabul edilmesi gibi bir durum söz konusu(idi). Vrittiler zihin dalgası demek ya, zihnin anlattığı hikayeler hani. Benim vrittiler aile kadınlarının zihnin dalgalarından oluşuyordu çoğunlukla. 

Önce hepsine sınır koymayı öğrenmem gerekti. Bu onları sevmediğim anlamına gelmiyor üstelik bunu da analatabilmem zor oldu. Kendi içinde sınırları çok ihlal edilmiş ve aile olmanın bu olduğunu savunan bir grup bizimkiler. Bundan çıkış adımları ilk işti İstanbul’dayken de. Sonra onların inançları ile hakikati ayırt etme işi başa düştü. Yoganın güzelce devreye girdiği yer işte. (Ve tabii terapi süreci)
Rüyamda Kaş’taki evime zort diye anahtarla kapıyı açıp dalıyorlar; annem, teyzem, anneannem. Three witches Ben anahtar vermedim ki? Kalkıyorum yataktan ve annemi kovuyorum. O gururlu bir kadın, hemen gidiyor(!) Anneannemi zaten görmüyorum sonra, silik halde. Ama teyzem tutturmuş gitmeyeceğim diye. Saydırıyorum kalamazsınız, evime böyle gelemezsiniz diye. Aferin bana! En son noldu hatırlamıyorum. 

Aslında kovuyor olduğum fiziksel varlıklarından ziyade onlardan devraldığım fikri, inançsal, alışkanlıklar mirası. Şimdi o son tortularla (rüyadaki teyze figürü) uğraşıyorum hala işte.

Daha önce başlayan kendini inşa etme süresi devam ediyor. Kaş’ın bana iyi gelen bir yanı var işte. Açıklık, rahatlık anlamında. Kendi geliştirdiğim sınırlarda kendimi gerçekleyebildiğimi hissediyorum. Artık ben buna hazırım ve Kaş olgusu bir araç mı, yoksa Kaş böyle de ben mi değişiyorum. Yahut ikisi birden mi bilemiyorum. Şunu biliyorum: seçimlerin değişir ve sen değişirsin ya da sen değişirsin, seçimlerin değişir. 

Ne dedik: Sınır, seçim!

Kendini bilme? Sınırım ne ki benim? Neyi seçeceğimi nasıl bileyim? Seçmek zorunda mıyım? 

Kendini bilip tanıdığında ve o gölgedeki yanlarını aydınlatmaya başladığında, dahası kendini ve bu yanlarını kabul etmeye başladığında bambaşka yürüyor işler. Her yeri aydınlanmış olmasan da insan önce kendi kendini kabullenmeli, tanımalı ve sevmeli. Olmamışlıklarını da farkedebiliyor ve kabullenebiliyor olabilmek de özgürlük bence. 

Aksini düşünün, bir insan ki nuh diyor peygamber demiyor. Asla kıskanç değil, katiyen karınca dahi incitmez, asla yalan söylemez, üzülmez, elini uzatan olamaz, gidene kal diyemez, gidene üzülmez, incinmez. Taş gibidir taş. Bu kimseye anlatabilir misin yok efendim öyle değildir diye? Ama bir açık kapı bırakan kimseler lokum gibi olmuyor mu? Değişime açık, görmeye açık. Diğer katı kimseler çok da kendini bilmemekte ve uykuda hayat geçirmekteler. Çünkü bu görmezden gelinen şeyler insanın üzerinde gücünü korur! O bakamadığın yanlar bizim sınvalarımız haline gelir. 

Bu dediklerim kulağa instagram quote’ları (alıntı) gibi gelebilir. Artık hiç hoşlanmıyorum şunun gibi yazılardan: Kendine güven! Kendini sev! Pozitif düşün! 

Pozitif düşüneyim ama iş yerindeki sorunlardan kurdeşen döktüm artık? Kendine güven diyorsun ama sevgilimden ayrıldım, bok gibi hissediyorum? İşte de başarısız oldum nasıl güveneyim. Kendini sevmek mi? Çok seviyorum, çok beğeniyorum işte tamam. 

Yok efendim öyle olmuyor o işler! Nasıl korkunç sözcük öbekleri! Ne çok şeyden bi haber. Şimdi benim yazdıklarım da onun gibi olmasın isterim. Ben zaten bunları hadi kendimi seviyorum ben, evet şimdi de neyi seviyorum, sevmiyorum, ne istiyorum ben! Heh diye bulmadım. Bu kış yaşadığım ilişkideki bir kalp kırıklığı bana empatiyi öğretti mesela. Sonra sınır çizmem gerektiğini. Benzer zamanlarda “Bir olmak istediğim ben var, bir de olduğum. Ne bu?” diye dolanırken çıktı ortaya kendim olamadığım. Aslında başkalarının kurallarına göre, insanlar tarafından belki sevileyim, kabul göreyim, takdir edileyim diye içten içe ihtiyaçlarımı göz ardı etmem söz konusuydu. 

Daha önce okumaya başladığım, dün de konusu olunca elime alıp altını çizdiğim yerlere baktığım Sınırlar kitabından paylaşım yapayım:

“Pek çok kişi kendi sınırlarının dışında yaşamaya çalışarak kim oldukları gerçeğini kabul ve ifade etmeyerek dağınık hayatlar yaşarlar...Sınır benim nerede bittiğim ve bir başkasının nerede başladığını görmemi saplayarak bana sahip olma hissi verir...Neye sahip olduğumu ve nelerden sorumlu olduğumu bilmek özgür olmamı sağlar. Bahçemin nerede bittiğini bildiğimde, istediğimi yapmakta özgürüm.”* 

Okumaya devam etsem fena olmayacak kitabı. Hala öğreniyor olduğum, merakla keşfettiğim şeyler. Sınırları biraz ileri, sağa, sola kaydırıp oralarda nasıl hissediyorum diye bakmak. Daha önce de bahsettiğim gibi özgüven öyle bağırış çağırış bir şey değil. Kendini sevmek de öyle. Baya zor oldu benim için. Sudan çıkmış balık gibi dolandığım vakitler çoktur. Kaskatı vücudum ile kollarım nasıl hareket ettirsem, dik duruyor muyum, kambur muyum diye düşündüğüm; ay yanlış bir şey söyledim, kesin yanlış bir şey söyledim, aah çok mu yersiz oldu, yanlış anladı bak, ben bir şeyi yanlış yaptım kesin diye kendimi yediğim zihinden bugünkü hale geçmek...Nasıl desem, kanlı oldu biraz Gözyaşlı da. Şimdi “Aptal  bu çocuk. Kime göre neye göre? Bana göre! O kız mı? Sevmiyorum.” Hiç kimsenin gönlünü hoş tutma, iltifat avlayıcılığı (-Çok şişmanın dimeee? - Aa yok canım gayet iyisin) hallerini tatmin etme, iyi hissettirme, yalandan iltifat etme zorunluluğu hissetmemek var artık. Tabi öğrenmekte, keşfetmekte olduğum bir o kadar şey daha. 

Sözün özü, kendini kabullenebildiğinde sınırlarla daha kolay hareketler yapabiliyorsun. Daha esnek, yerine göre de daha sıkı olabiliyorsun.  Hele bir de aile döngüsünü kırabildiysen, gerçekten bağımsız, sadece senin olan gözlüklerle bakma işine girişebildiysen. Varsın hata yapılsın, dersler öğrenilsin. Neyi isteyip, neyi istemediğini bilmek için daha güzel yol mu var İşte o kendini karşındakinden ayırabilme işi var ya, o zaman işin içinden çıkabiliyorsun. Gerçekten de o zaman sevebiliyorsun. Hem kendini hem de karşındakileri.
--
Dün sabah 5te kendiliğimden uyandım. Eforsuzca kalkabildim yataktan. Balkondan dışarıya bir göz attım. O saatlerine ilk defa denk geliyorum. Muazzam gerçekten. Her yer öyle duru bir haldeydi ki.

Geçtim yoga köşeme. İstanbul’dayken de, artık Kaş’a döndüğümde de sabah yogalarında bir cehennem sıcağı eşlik ediyor artık. Camlar kapalı yapıyorum arı ortamı korumak için ve klimayı da zaten sevmiyorum. Defne Hocam yazmıştı konforlu alan arayışı haline getirmemek lazım yoga yaparken. (Bu satırları dün yazmıştım, bugün Anıl da aynı konuya değinmiş.) Kaç seferdir bunu düşünerek ilerliyorum ve nefes bile alamadığımı düşündüğüm sıcaklık fikri geçip gidiyor. Benim yoga çalışmamdaki kapım virastana. Eğer o eşiği geçersem süreye takıldığımda, hadi bitsinler başladığında virastanadan sonra kesiliyor bu ses. Ya da dizlerimin durumunu ve iç nefesimin gücünü yine burada anlayabiliyorum. Dün önceki günlerden başlamış bir ağrı vardı dizlerimde. Kıtırdamalarla birlikte ağrı şiddeti daha yüksekti. Bir de kasıklarda gerilmeler, acılar ağrılar var uzun süredir. Hem virastanada, hem de sonralarında. Onun dışında sabah istediğim saatten de erken yoga yapmış olmanın etkisiyle navasana ve suptaları atladım. Niyeyse. 

Sonra dün aletli pilatese gittim. Diz ağrıma biraz çeşni de orada eklemiş olabilirim diye düşünürken bugün korktuğum gibi değildi durum. Sonra ilk zamanlar yazdığım gibi yelken yapmak istiyordum. Dün yine ders vardı. Tam bir etkinlik günü. Kendimi bu kadar doldurduğum günler gerekli mi cidden, bu sıcakta hem de. 

Bugün de ölü gibi geç saatte kalkıp yapabildim yogamı. Öyle istemedim ki. Bir şekilde “Şu ayakalarımı çevirmeye başlayayım da gelir sonrası, biliyorum” deyip attım kendimi yoga köşeme ve yaptım da. 

Öykü denemeleri için düzen oturtmalıyım biliyorum. Bakacağım. Onun dışında glutensiz, şekersizlikte tam gaz devam. Dün pilatesten çıktığımda deli gibi pis şeylere aşeriyordum! Direndim neyse.

Günlük yazımın çoğunu dün yazıp bugün düzene sokabildim işte. Baştaki kısmı toparlayamamıştım. İki gün birlikte geldi. Ben de durumlar böyle sangha. Öptüm.

*Sınırlar- Henri Cloud & John Townsend

28 Haziran 2017 Çarşamba

Bir Yoga Günlüğü II - Gün 3&4: Deliye Bulaşmaktansa Çalıyı Dolaş

Kekova
“Hep bi takdir edilme isteği yaratan bi kilit duygu var ya bilmem bilir misiniz, onun bi ilacı var mı acaba?”

Arkadaşımın bu sorusunu görüp o an cevap veremedim. Çünkü herhangi anlık bir cevaptan ziyade bir hikayesi var bunun bende. Ben takdir için böylesine açlık duymanın ne demek olduğunu çok iyi biliyorum. Sanırım bundan sindirim sürecine soktum bu cevabı.

Anlatmıştım çalışırken aldığım fazla yükleri. Hep şundan şikayet ediyordum: Niye takdir edilmiyorum! Yeterince takdir edilmiyorum! 

Mesela diyelim ki çalışırken öğleden önce izin aldım, bir işimi halledeceğim devlet dairesinde ya da hastaneye gideceğim. İş yerine gidene kadar deli gibi panik oluyordum. Aman ne olur hemencecik gideyim. Ve bu izin meselesinde öyle titizim ki, öyle asgari düzeyde tutuyorum ki kendi ihtiyaçlarımı karşılama meselesini.. Böyle bir zaman hakkım varsa başka zaman kullanayım bu vakti??

Ben böyleyken en kritik zamanlarda sudan sebeple izinler alıyordu arkadaşlarım mesela. Ya da çok zaruri, şu an önemli değil. Ben kendi ihtiyaçlarımı öyle göz ardı ediyordum ki. İnanamıyordum insanların bu rahatlığına(!) Bazı durumlar gerçekten epikti. İş yerinde hep birlikte akşam çıkılmış, ertesi gün öğlen gelen bir arkadaş var. Uykusunu alıp gelmiş. Aaa ben kafayı yiyordum. Benlik bir şey yok ama, sonradan takdir torbasında biriktiriyordum bu örneği. Kendimi yeterince üzmek üzere.

E ben bunları bunları yapıyorum, takdir görmüyorum. Bu adamlar böyle rahat ve ne saçma şeyler yapıyorlar. Hayır onları sevmesinler beni sevsinler be! Ay pardon takdir etsinler.

Sonra ilişkilerimde çok “vericiydim”. Saçma bir vericilik. Dün bir ablamız “ben çok merhametliyimdir, hep bundan kaybettim” diyor. İki lafından biri bu. Nasıl linkleyeyim bunları, şimdi tam bilemedim. Yani bu dediğim çok da kendini bilen haller değil. Diyeceğim şey şu: sevgilimle de, arkadaşlarımla da, hatta ailede de aynı hissiyat döngüsü tabii ki tekrar ediyordu. Ben işte iyi okullar okuyup, erkenden çalışmaya başladım. İyi bir kariyerim vardı. Neye elimi atsam çok iyi yapıyorum. Ve ailem tarafından takdir görmüyorum! Ya da sevgilim iyi taraflarımı takdir etmeyip, hep kötü taraflarımdan şikayetçi oluyor. Daha uzar gider...

Önce bir şekilde verebileceğinden fazlasnı vermeyi bırakmayı öğrenmek gerekiyor. Daha da önemlisi hangi motivasyonla verdiğinin ayırdına varmak çok önemli. Her verici insan gerçekten samimi mi? Karşılıksız bir merhamet ve özveri mi o? Yoksa minik bir içten pazarlık mı var alt metinde sev beni, beni takdir et, bana ilgi göster diye. Dünkü ablamızın merhamet takasının(!) konusu buydu mesela: Bir de beni yalnız bırakma!

Burada hayır deme kalkanları devreye girmeli kaptan arkadaşlarım! Onun için de hayır demeyi öğrenebilmek. Dahası şunu keşfetmek. Hayır dediğimde de sevilebilirim. 

Bana sorsan çalışırken “Sevilmek için mi bu kadar çok yük alıyorsun, bu kadar özenlisin?” diye cevap tabii ki hayırdı! Ama kendime yaratmaya çalıştığım bir döngü vardı herhalde: takdir edilmiyorum!

Sınır geliştirmek. Sınırını korumak. Sevgi-benlik- kendini bilmeye gelemiyorum yine. Başka zaman.

---
Dün tekne günüydü. Sabah 6ya kurduğum alarm ile uyandım. Tekne ve günün devamında enerji ve vakit bulamayabilirim diye yoga, yazı işlerine de girişirsem tamamdır diye planlıyorum. Pazar günü (gün2) yazıyı bitirirken öykü yazmaya girişmeyeceğimi biliyor gibiydim. Daha doğrusu hızlı inişte bir grafikti o motivasyon grafiği. 

Dün sabah kalktım alarmla. Gece de birkaç saat uyuyabilmiştim. Hiç istemedim o saatte yoga yapmayı, yattım. 8de ancak yaptım. Yukarıdaki kısmı da teknede yazdım. Ve o bir yere gelip tıkanma durumu baş gösterdi. Bıraktım. Akşam da tavuk gibi yattım hemen. Canım(!) istemedi işte yazmak etmek. 

---

Bugün yine 6da yoga yapmak üzere kalktım. Meditasyonla başlamak istedim. Oturdum. Sırf şunları zikretmek üzere: “Sahip olduğum her şey için şükürler olsun. Bana istediklerimi yapmak için yaratma gücü, talih ve motivasyon ver.” Ve sordum tekrar “Bilmem gereken bir şey var mı?” dedim. Kime, neye dedim bilmiyorum. Hocamın yazdığı bu şeyler yer etmiş olacak bunlar bende. 

Sonra ısınmalara geçip devam edemeden attım kendimi yatağa tekrar. Aşırı yorgun ve uykusuzluktan muzdaribim. Yatak daha tatlı.

Bu yazma meselesinden öyle kaçıyorum ki. Deliye bulaşmaktansa çalıyı dolaşıyorum! O deliliğin ne olduğunu bir bilsem?

Bir de bu aralar midem bulanıyor sık sık. Duygusal bir bulantı herhalde yahu. Yediğim içtiğim şeylerde çok değişiklik yok. Dün aslında midemi kendime gerekçe göstererek bıraktım yazmayı teknede. 

Hayır bir kusabilsem rahatlayacağım! Bir çıkartsam o neyse! Yazıda, hayatta, yogada. 

Mesela yoga calışmamda kaçtığımı farkettiğim navasana ve supta kısmı var. Çalıyı dolaştığım yerlerin başında gelir. Dün ve bugün güzel güzel giriştim oralara. Bir de civalimudra’da benim elimdeki alev topum çok cılız ya da yok bu aralar. :( Sınıf derslerinde nasıl da çoşkundu halbu ki. Sınıfı çok özledim ben. Siz de benim gibi misiniz? Bir de Onur yazmış Defne hocam bize bir yazarlık atölyesinde önderlik etse diye. Keşke! Bir de Suman Köyümüz olsa. Hocam hayallerini gerçekleştirsin bir an önce:)

Sonra diğer #28günyoga yazılarını okuyayım diyorum. Yarım yarım okuyup zıplıyorum. Pınar’da o zıplamalarda okuduğum ille de bir nedene bağlamak gerekiyor mu? Sorusu var. Bulantılar, tamama ermeyen işleri bağlamayayım bir yere diyorum. Disiplinden de kaçmıyorum ama..Neyse. Niyetlere çalışmaya devam.

Sevgiler herkese

26 Haziran 2017 Pazartesi

Bir Yoga Günlüğü II - Gün 2: Angel's Share


Biz aslında yoga ile birlikte bir dil öğreniyoruz. Sevgi dili. Barış Manço söylemiş: insanın ilk öğrenmesi gereken dil, tatlı dildir diye? Defne Hocam’ın bize öğrettiği sayısız şeyden biri de bu. Ne şans!

Dün yazdığım yazıya cevaben sevgi koymuş yine karşısına. Ex-Bey’in aslında beklediği şeyin sevgi, sevecenlik olduğunu söylüyor. Güzel dedi, yine bir yol açtı bana hocam.

Aslında kimse kimseyi incitmek istemiyor, herkes kendi yarasını korumakla meşgul diyen yine Hocam. Eh ben artık insanların bir dedikleri, sonra demek istedikleri ve diyemediklerinin daha bir farkında olduğumu düşünüyordum. Daha rahat okumaya başladım oralardan geçe geçe. bBu hikayedeki kırılganlığı görebiliyordum ama sevgi metnini okuyamamışım.

Böyle katı bünyeli; kalkan halini almış göğüs kafesi ile karşında duran, aslında karnına dokunsan hüngür şakır çözülecek halde olan; küsmeye meyilli; kendini mütemadiyen ve herkese karşı koruması gereken insanlar var. Ben onların kulüp başkanıydım dün diyeceğim yakın tarihe kadar. Küskünlerin en küskünü, alınganların en alınganıydım. Biri höt mü dedi tası tarağı toplar kabuğuma çekilir, küser, gurur yapardım. Yaramı korumak için. E karşımda da böyle biri olduğunda tanıması kolay oluyor artık ama dur daha öğrenecek çok şey var Burçe’cim. Fikren bilsen de verdiğin tepkilerle, deneyimleyeceklerinle neler çıkacak acaba buralardan. Diyoruz ya yoga ilişkileri de düzenleyen bir araç diye. Bak işte yoga hayatı düzenledi, yazı geldi. Paylaştım, keşfe yönlendirme geldi.

Bir taraftan da alışmadık kıçta don durmaz ya. Benim önüme sevgi koyduklarında da alamıyordum ki onu. Anlamıyordum. Şimdi ise severim, söylerim, kızarım, kıskanırım, özlerim, sevmem.. (öyle ya yeri geldiğinde sevmemek de lazım).. Hepsine yer var ve ben bu halimi çok seviyorum. Daha doğrusu bunların hepsini yapmayı öğreniyorum hala. Eskiye göre çok daha iyiyimJ Şimdi kendimi mıncırmaya giriştiğime bakmayın. Demek istediğim: hiç böyle değildim. O yüzden sevmeyi bilmek bana müthiş bilgece geliyor artık. En çok öyle kimseler olsun istiyorum etrafımda. Ama böyle konfeti gibi saçılan göstermelik bir şeyden bahsetmiyorum. Sevgi göstermeyi bilmek de bir o kadar bilgelik!

Viski eskitilirken birkaç yıl meşe fıçılarda bekletilir ve buharlaşma nedeniyle her yıl %2sini kaybeder. İskoçlar bu havaya karışan kısma meleklerin payı der. (Angel’s share. Hatta bu isimle bir film var tavsiye ederim!)

Bir kere bu sevgi tozlarından yutmuş olmak gerekiyor, elbette çocukken, ailede. Sağlıklı bir sevgi ile muhattap değildiysek de (ki %90’ımız değildik benim gördüğüm), öğrenilebiliyor. O zaman hop diye koyabiliyorsun o sevgiyi. Bence çok devrimsel bir şey. Gerçek sevgi. Ve korkusuzca onu ortaya koyabilmek. Hele ki böyle canını sıkacak, öfkelendirecek yerlerde çıkarıp şişesini açıp havaya sevgi tozlarının saçılmasına izin verebilmek.

Alınıp küstüğümde ben buradayım diyen ve sevgi yeşerten hocam, yeri geldiğinde işte basit/günlük/karmaşık hallerde böyle ışık tutarak, yeri geldiğinde yazılarıyla, varlığıyla ve duruşuyla bize bu dili öğretiyor. Kendimize ve hayata karşı tutumumuza; içinde dönüp durduğumuz günlük ya da önemli olaylara bakışımıza; yogadaki pozlara ve disiplinimize, ilişkilerimize; her yere sirayet ediyor bu dilin tatlılığı. Ya da nihai hedef bu diyelim.

Artık evet, yavaş yavaş kabuğumun çatırdayıp özümün sızdığını hissediyorum. Bu yeni dilin çok çok etkisi var tabi bu sürece. Yogayla yoğrulup, doğru yönlendirildiğimiz bir yoga okulumuz(!) var iyi ki.

Ben yarın sevgi-benlik- kendini bilme gibi bir şeyler yazacağım sanırım. Buraya not düşeyim. Bunları yazarken bir sürü çağrışım var, söylemesem eksik kalır gibi gelen.

Bir de o kadar sevgi yazdım ki. Bu sevgi pıtırcığı yazım bana bile okuması zor geliyor. Alışmadık kıçta durmuyor mu don yine? Olsun pıtırcık olsun. Kalayım içinde. Oh biraz buralarıma da sevgiiii oooohhh.


Yoga ve niyetlerde de durumlar şöyle: Gglutensiz, şekersiz beslenme kısmı işliyor. Yoga çalışmamı da yapıyorum aksatmadan. Ama istediğim saate çekebilmiş değilim. Sadece Gün 0’da sabah 6da uyanıktım. O da yeniay olduğu için yoga yapmadık. Dünkü rakı ertesi sabahında alarmla uyandım ama “Ya çok yorgunum sonraa” diyen sesime malesef teslim oldum. Çeşme’de yoga günlüğü yazarken, telefondan sangha’yı takip etmeye çalışırken ne orada, ne Çeşme’de olabildim. Zaten öykü yazma girişimleri de güme gitti. Çünkü artık iyice kenara kuytuya kapanmam lazımdı. Hayır aslında sabah 6da kalksam, yogamı yapsam, sonra yazı, sonra günlük. İşte bunlara yer açmayı öğrenmem lazım. O yüzden bugün ayaklarım yere bassın bir an önce diye Kaş’a geldim dün. Hocamın yazdığı gibi düzen ve rutin isteyen minik bebek ağlıyor işte! Bu sefer yine gece yol sonrası danslı, içmeli mevzulardan sonra ancak sabah 8de yapabildim yogamı. Bilmem gereken bir şey var mı? diye sormuştum. Cevaplar ayetler halinde akıyor işteJ Bir de başladığım öyküye çalışsam şimdi. İçimde yazmamak için elli takla atan sesi kısabilsem. Girişsem... 

25 Haziran 2017 Pazar

Bir Yoga Günlüğü II - Gün 1 Narsiste Karşı Spontanlık?

Ayca'nin yazisina cevap yazayim derken baktim uzadi, benim bugunku yazim cikti. Ayca bir kusluk- yuzlesme hikayesini anlatmis. 

Ben boyle bir konusmaya oturacaksam, ya da bir yuz yuze gelme soz konusu ise Defne hocamin bir yazisinda ve sonra defalarca dile getirdigi sey geliyor aklima. Olan bitenden bagimsiz, kendi duygularini paylasmak. "Bu bana şöyle hissettiriyor. " Ama ve zatensiz. "Sen de boyle boyle"siz. 

Zaten bu "Ne hissediyorum su an?"a gercek ve samimi cevabi bulmak en zor olan. İyi, kotu hissediyorum degil: Onemsiz hissettiriyor, degersiz hissettiriyor, yalniz hissediyorum, kiskaniyorum vs artik her neyse. Kendi kendine duygunun adini koyunca iyilesmenin buyuk kismi geliyor. Diger turlu ofkeleniyorum ama alti bos bir ofke. Neye kizdim tam? Ve hayatlar boyle geciyor!

Bu ilk bakis seklim. Hep boyle cozuluyor mu mevzu? Hayir. Simdi Ayca'ya yazarken kendim icin de dusunuyorum. İki gun once İstanbul'dayim. Bir suredir hayatima sosyal medya kanallarindan tekrar sizmaya yeltenmis eski sevgiliyi ele alalim. Niyetim mesaj kaygisi degil, kendimi cozumleme. Hayatimda yok, hic de eksikligini hissetmiyorum. Ben o arada bir suru sey yasamis, cokca degismisim. Artik merhaba merhaba benim icin. Varligi yoklugu bir.

İstanbul'dayken goruselim goruselim diyor zat-i muhterem. Hatta ben Kas'tayken bile oraya gel buraya gel?!?
"Nerdesin, ben buradayim gel." 
"Ne alaka canim, gelemem" Arkadaslarimla oldugumu biliyor hem.

Haddimi astim, kusura bakmalar, vay efendim acaba gorusmemek mi lazim, saygi duyarimlar, laf sokmalar,sakaya vurmalar neler neler. Her turlu duygudan gecisini okuyorum oldugum yerde. 

Simdi denk gelirsek gorusuruz, noldu ne bitti paylasiriz, pekala. O kadar. Daha fazla paylasacagim bir sey yok zaten. Benim programimi birakip, kalkip gidecegimi ne dusunduruyor bu adama? Bu buyurgan tavirdan hic hoslanmadim. 

Hayir agresif, küs degilim. Ben nerede durdugumu biliyorum. Ne isteyip, ne istemedigimi gayet iyi biliyorum. Planli olsa gorurum seni, bana da uygun olursa diyorum. Mevzu kapandi.

"Benim yerim belli, gelirsen gorusuruz" diyor tekrar. 

Bu nasil bir patolojik bir haleti ruhiye? Hayret! Goruselim goruselim, sonra geliyorsan gel ben burdayim. Manyak misin:) 

Bu kibre yer yok benim hayatimda. E gitmiyorum dedin bitti. Yerinde, zamaninda uygun tavri da koydum. Ertesi gun aklima gelince yine ofkelendim ama? Dediklerime ragmen adamin hala ayni nakarati caliyor olusuna herhalde. 

Hayir farkindayim onun halinin. Oyle kendinden emin, guclu bir durus degil bu. Bana da ait olmayan, aslinda benle alakasi da olmayan(?) bir zaaflar, zayifliklar hali.

Ayni tekrara mahkum boyle iliskilerden, dongulerden cikmak; o tekere comak sokmak, kaliplari kirmak bizim yogadaki isimiz. İste bunu yaparken kendimizle ilgili cikarsamalar en guzel hediyeler. Yoksa yuzler, yerler, hikayeler degisiyor ama biz variz. 

Dusunuyorum, bu buyurganliklar bana ne hissettiriyor? (Belki yazi bitmeden gelir onume.. )Bu isin cozumu "ne hissediyorum" mu sadece? İkinci kez acip telefonu posta mi koyayim? Ayni 10dk icinde dedim diyecegimi, ikinci kez demedim diye mi ofke? Acip ertesi gun diyecek bir sey yok artik. Uzay bosluguna firlattim gitti. Bukowski'den şu geliyor aklima ahahaha.



Abimle de konusmuyoruz bu ara. Ayrica anlatirim:)

Hepsinin ortak paydasi nasistik kisilik bozukluguna yuz tutan yanlari. (Yumusatayim.) Bu narsist hale benim kizginligim. Onun da bende bir karsiligi var elbet. Hikayesi var. Bugune ait de degil. Zaten boyle olur. Bir zincir halinde birine kizip patlamaya baslayinca, diger insanlarla da iliskiler benzer konulardan, ortak paydalardan zora girer. 

Ben narsist babanin kizi, babam yerine narsist abimi o figur olarak secmis kendim, hayatima vakti zamaninda narsistleri sokmus ben! Onlarin cicilerini pıspişlayip, ne iyi yaptin, ne guzel dedin diye parlatilmasi gerekir. Dikkat edin hikayeler hep onlarla ilgilidir. Kalkip sormazlar sen naptin, nasil gecti, ee sende ne var ne yok diye. Onlarin hikayeleri, onlar onlar! 

Bir kere bunyede bu direnis baslayinca hepsini silkeleme basliyor. Bizim ex beyi(!) de bu surecten mutevellit kusmustum hayatimdan. 

Simdi yoga hayata dair herseyi, ve dahi iliskileri de duzenleyen bir sistem. Saolsun yeri gelince yogada yaptigimiz hareketler de bol bol ofke, ates cikmasina hizmet ediyor. Bize o ortayi karsilayip, gunluk hayatta gole cevirmekten mesuluz. Belki gunlerdir, bu sabah dahil vucudumdaki ofke pihtilarinin ortak paydasi yine bu hikaye, kim bilir?

Pinar ve Ayca ile ortak noktalarimizdan biri vaktinde ve uygun tepkiyi koymak bu gunlerde. Pek sevdigim Spontanite Tiyatrosu'nun en temel  ilkelerinden bunlar; spontanlik ve uygunluk. Tepki gosterecegim diye kafa goz de yarmayalim di mi? Ya da gelecekle ilgili endiselenmeyelim. Kilic kusanmayalim. Ne derim, oyle yaparsa ben ne tepki veririm diye. İhtiyacimiz olan her sey anin icinde var! Biz yeterki icimizde bir sey kalarak ilerlemeyelim. O sey duygu iste. Ben soyleyip, paylasiyorum ve akip gidiyor diye bakiyorum. 

Abimle kuslugu de zamana biraktim. Ben kus degilim ama o baya kus bana, sanirim. Ben "ofkemizi kustuk, oh ne guzel" diye bakiyorum. Kardes dedigin kavga eder, sonra da "gel buraya be" deyip kafasini gozunu mincirir. Ya da her neyse oyle kalir. Vakti geldiginde goruruz. 

Bugunde yine plajlardan bildirdim. Elimdeki telefonlu halimi sevmiyorum ama yazmak da istedim. Sabah 6da kalkamadim. Ama 9da yaptim artik. Kas'a donunce durumu oturtmak niyetim. 
Sabah da Çeşme kumrularina direndim yine. Devam.

Sesli sessiz harfler icin de özrümü kabul edin:) Surci lisanim da affola.


İyi bayramlaaar:)

24 Haziran 2017 Cumartesi

Bir Yoga Günlüğü II - Gün 0 Glutensiz Şekersiz

Photo: Özgür Göçmen
Kaş
Dün Cesme'ye Tugce'lerin yanina geldim. Gece 2ye geliyordu hoşbeşi tamamlayip yatmaya koyuldugumuzda. Yeniay olduğu için yoga yapmıyoruz biz shadow yogacılar. Gelgelelim(!) gözlerimi tam 6da actim, niyet ettiğim üzere. Yine benim ayilmam icin gecmesi gereken yarim saatlik sure sonunda kalktim. Defne hocamin dunku yazim uzerine Murat Gulsoy'un odevlerini tamamlayip, 28gunyoga blogunda paylasmam onerisi benim icin iyi bir hedef oldu. Hocam yakti isigi bana! 

Sabah herkes uykuda. Oturdum notebookumun basina. İkinci odev icin 45dk kadar karaladim biraz. Draft. Kafamda donuyor hala bir seyler. 

Ben notebookun basinda calisirkenTugce bir ara uyanip "Napiyon?" deyip yatti. :) Ben de bir sure sonra "eh bugun bu kadar cikiyor" diyip yollandim tekrar yataga.

Taa ki mutfakta Nalan Teyze ile Asli kahvaltinin hazirliklarina kadar. İkinci ayilma suremi atlatinca ne gordum dersiniz! Pişi! 

Nalan Teyze kafamdan gecenleri okumus gibi: "Bugun diet falan yok, pisi yaptim! Bugun yemek serbest, yarin napiyorsaniz yapin!"

Benim zihin pazarikta, zaten dun gece Cesme yolunda baslamisti daha. "Of yazdim simdi ama keske daha cok yeseydim bu yeaklilardan!" Gece  benzinciden kayisi ve ceviz aldim. Zaten gec saatte artik bir sey yemeyeyim dedim ama midem kazinirsa diye hazirlik sart. Aksam yemegini yazi yazarken atladim cunku İzmir'de. 4-5 kayisi attim agzima. Cevizi de 6-7 yarimi asmamam lazim. Dizlerim citir citir oluyor. Biraz abarttim ve sabah merdivenlerde inip cikarken bile duyuluyordu sesi. Olsun bugun dengelerim. 

Pişiler deli gibi goz kirpiyor. "Ya Gun 0 aslinda, yarin mi baslasa bu detox? Bir daha nerde bulcam bu pişiyi?" Masaya oturduk Nalan'in yaptigi receller. Dahasi yemem icin israrlar! Bir yemin ettim ki donemem! Yemedim. 

Nedir bu gluten?

Gluten bugday, arpa, cavdar ve (capraz kirlenmeden dolayi) yulafta bulunan bir protein. Dolayisi ile tum bu tahilli urunler gluten iceriyor. 

Nedir bana etkisi?

Bagirsaklarda enflomasyona (doku hasari) neden olarak siskinlik, sindirim sorunlarina neden olabiliyor. Ben yemedigim zamanlarda uzun surede ve yavas yavas acikiyorum. Enerjim de yuksek ya da stabil oluyor haliyle. Aksine glutenli beslendigim zamanlarda, zaten midem kazinarak uyaniyorum. Cok hizli ve cok sefer acikiyorum gun icinde. Karnim cok sisiyor bir de:/ Surekli gurul gurul hali de cabasi. Araliksiz bira iciyormusum gibi dolasiyorum etrafta. Glutensiz zamanlarin hafiflik hissiyatindan eser yok:(

Seker de benim surekli cişe gitmeme sevep oluyor. Yine ayni sekilde asiri acikma, hizli enerji dususunu takiben cok yeme istegi.

Ben colyak hastasi degilim. Gecen sene Defne Hocamin basladigi #sekersizglutensiz40gun detox harekatina dahil olarak basladim. Dun de yazdigim gibi hic de yapilabilir gelmiyordu bana. Cunku hamur ve tatli uzerineydi benim butun beslenme seklim. Makarna, kahvaltilarda sayisiz ekmek, uzerine surulen fistik ezmesi, recel kombolari, cikolatalar, disarlarda yenen tatlilar! Bir tek cayi ve kahveyi sekersiz icerdim. 

Bir niyetle basladim. Hazirlikli olunca sandigim kadar zor olmuyormus glutensiz ve sekersiz beslenmek. 
Tatli isteyince yiyebilecegin meyveler yakininda bulunmali. Abartmamak sartiyla tabi. Meyve de pek sekerli zira. İs yerine, disariya giderken yaninda goturmek lazim gerekiyorsa. Evet buna bir mesai harcamak gerekiyor. Alisveris icin en basta kafa yormak lazim zaten. Beni zaten en cok korkutan "Ee bunlari yemeyeceksek ne yiyecegiz?" olmustu.

Sabah kahvaltilarinda zeytin, peynir, meyve, tahil, kuru meyve, domates, salatalik, yesillik.. secenek bol!

Oglen ve aksamlarda et, balik, sebze seceneklerinin hepsi. Maş fasulyesi, kara bugday, kinoa, meksika fasulyesi, avocado, keten tohumu, chia, mercimek benim alisveris sepetimde oldu hep. Benim gibi yemek yapmaya usenen biri icin haslamasi, yemesi kolay seyler hem. Mantar, kabak, yogurt vs o an evde ne varsa artik yapip yiyordum. Patates ve pilav da serbest. Yine abartmamak onemli tabii.

İlk basta glutensiz ve sekersiz kalirken marketlerde satilan yapay glutensiz ekmek, makarna ya da sekersiz cikolatalardan almadim hic. Cunku fikren bu besinleri yememek, o aliskanligi kirmak asil mesele. 

Bir yila yaklasiyor artik benim glutenden ve sekerden uzak durma maceram. Ara ara salsam da, izin versem de kendime genelde uymaya calisiyorum. Ama soyle bir durum var, gluten ve sekerde azaltmak diye bir sey yok. Defne hocamin deyisiyle bir seyi 99% yapmak ile 100% yapmak arasinda cok fark var. Gluten vucuda bir kere girdiginde bende etkisinin gecmesi 2-3 ya da 3-4 gun oluyor miktarina gore. Bunu yoga sayesinde iyice hassaslasan, vucudunu tanimaya, takibe baslayan bunyem sayesinde rahatlikla soyleyebiliyorum. (Glutensiz udiyanalar ile glutenli zamanlar elbette bir degil:) bagirsaklarin performansindan oturu. ) 

Seker de oyle, azaltmak degil tamamen birakmak en ise yararlisi. Azar azar caydan, kahveden almayip baska yerlerden vucuda girmesi bir uyusukluk hali gibi dusunun. Tamamen birakip, bir sure boyle beslenince, sonradan yedigin hic bir seyin tadi ayni olmuyor zaten. Her sey cok ama cok tatli geliyor. Canin zaten kolay kolay istemiyor. Bir bulanti hali. En favori cikolatalarim bile degisti cunku cok yapay sekerliymis meger onlar. 

Bunu da ara ara plajda yazarak tamamladim. Biraz asosyl gorunuyor olabilir:) Yani Gun 0da beslenme, yazi, blog her sey tamam. Yarina kuruyorum ben yine saati 5:30a. 6da yogada bulusmak uzere sangha💙

23 Haziran 2017 Cuma

Gün 25 - Yeniay, Yeni Niyetler

Artık ikinci #28günyoga döngüsüne geçme vakti geldi. İlkini 28 güne tamamlamıyoruz ve sıfırlıyoruz. Çünkü yarınki yeniay ile birlikte başlayıp , ona göre ilerlemek istiyoruz. Pınar takvimler, aylar, döngüler diye çok güzel anlatmış iki yazısında. (Bir , İki )

İlkini okuduğumdan beri düşünüyorum benim niyetim ne olsun bu yeni döngü için. Pınar’dan aldığım ilhamla damlalar hemen birikmeye başladı niyet kovasında.

Bundan 26 gün önce geçen sene Defne hocamızın başlattığı bu #28günyoga harekatını Pınar yeniden canlandıralım mı diye yazmıştı. Hiç düşünmeden evet dedim. Çünkü böyle bir şeye kendim kalkışmazdım, ama söz vermiş olursam bu plana sadık kalacağımı biliyordum.

Sanırım o zaman Pınar’a yazdığım cevapta ilk niyetimi de belirlemiştim. Yazmak ve paylaşmak! Çünkü Kaş’a taşınmadan önce İstanbul’da her gün yazmaya ayırdığım bir mesai vardı. Her gün günlük tutuyor, deneme tadında bir şeyler yazıp çiziyordum. Bloga postlar hazırlıyor ama bir türlü paylaşma kısmına geçemiyordum. Bir şey beni engelliyordu.

Hatta Murat Gülsoy’un Yaratıcı Yazarlık kursuna katılmıştım. 10 hafta süren bu kursta her hafta ödevlerimiz oluyordu. Ben ilk öykü ödevimi yazıp, sınıfta okuduktan sonra bir daha ödev teslim etmedim. Hayır deniyordum da sürekli. Oturup bir şeyler yazıyorum. Ama inanılmaz dağıtıyorum, anlatmak istediğim bir sürü şey var, onları sığdırmaya çalışıyorum, sonuca bağlayacağım derken kendim bile sıkılıp bırakıyordum.J Ya da paylaşmaya çekiniyordum. Bir tıkanıklık vardı işte. Başka da hiç ödev teslim etmedim. Dersleri eksiksiz takip edip, çokça zevk alsam bile.

Nihayetinde kursun son haftası geldiğinde haftanın konusu karakterdi. Dersin bir yerinde Murat Hoca “Mesaj kaygısı ile yazmayın. Çünkü bunun okur tarafından hissedilmesi kaçınılmaz.” dedi. Kursun son gününde bende kilitler açıldı işte.

Benimki şuna laf sokayım, buna mesaj yollayayım durumu değil tabii. Mesela benim anlatmak istediğim bir psikolojik çıkarsama var ve örgüyü bunun üzerine kuruyordum. Yani okuyan “Heaa demek ki ben bunu, bunun için yapıyormuşum.” desin ve düşünsün gibi bir istek.J Çünkü ben en çok böyle kitapları seviyorum. Ama beyhude çabamı son derste de olsa anladım.

Öyleyse bu günlük işi güzel gidiyor artık. Benim yeniay’daki niyetim bu öykü, kurmaca, hikaye mevzuları üzerine her gün mesaii harcamak olsun! Çünkü git gide uzaklaştım bu çalışmalardan, erteliyorum sürekli. Paylaşmaya değer bir şeyler çıkar mı bilmem ama her gün buna mesai harcayacağım! Sırf bu yazmaya çalışma kısımları bile hoşuma gidiyor. Bu işte varılacak nokta değil de yolculuğun kendisi olan kısım. Bu yaratma süreçleri zaten kendini tanımaya çok yarayan, en çok zevk aldığım kısım aslında.

Diğer niyetim de glutensiz, şekersiz döngüye sadık kalmak. “Nolcak ya, arada kendime izin versem bir şey olmuyor işte, istediğim zaman dönüyorum disiplinime, iradem kuvvetli zaten” deyip şu günlerde yediklerim zıvanadan çıktı.

Yogaya tabii ki devam. Zaten herşeyi, günümü, zihnimi düzene sokan da bu. Madem öyle onu da gün doğumu saatine taşıyayım. O saatlerde bir uyku molasında uyanık bile olsam, “Amaan 9-10 gibi kalkcam, o zaman yaparım.” diyip yatıyorum.

Çok mu askeri oldu? Dünyayı ele geçireceğim hale bak! Acaba gluten, şekersiz topuna girmesem mi, küçük kaçamaklara izin mi versem diyor şimdi zihnim.

Ama artık bunlar hayatımın parçası ve düzeni haline gelmiş, devam ettirmeye çalıştığım şeyler. Varsın öylesi, böylesi olsun. Benim asıl hedefim şu yazma işi yine.

Geçen sene de Defne Hocam’ın facebookta başlattığı #glutensizşekersiz40gün grubuna dahil olmuştum, duyurusunu okuyunca. “Yok canım 40 gün değil de 21 yaparım ben. Yok yok 7 gün olsa yeter bana. Aman bakayım gittiği kadar..” diye başlayıp tamamlamıştım. Bir gruba dahil olup, aynı anda başkalarıyla benzer süreçlerden geçerek ilerlediğimi görünce tamamlayabilmiştim. Sonra şekersiz ve glutensizliği bırakınca beni nasıl kötü etkilediğini görüp mümkün mertebe şekersiz glutensiz devam ettim hayatıma.

Siz de henüz dahil değilseniz yeniayda yeni niyetler belirleyip dahil olun derim bize. Uzaktan yakından farketmez. Yoga yapın yapmayın, yazın yazmayın. Kendiniz için bir niyet belirleyin bu güzel günde. J


E o zaman niyet ettim, niyet eyledim.

21 Haziran 2017 Çarşamba

Gün 23 - Gerçeklik, Mutluluk, Kendini Yeniden Yaratmak

Kekova
Her gün kendini yeniden yaratmak lazım! Her günü, her anı yaratıcılıkla ve cesaretle doldurmak gerekiyor. Bunun için Datça, Kekova, Kaş, İstanbul gibi çıldırık rota izlemek gerekmiyor illa. Kaş’ta olduğum yerde beş kmlik hatta da bunu yapıyordum artık. Olaylar, durumlar aynı ama benim hissiyatım sürekli yeniden yeniden bakmak yönünde. Shadow yoganın amacı ruhu, ruh olmayandan ayırmak demektir. Bireyde gerçeklik algısını tıkayan veya çarpıtan, bu yüzden de karmaşa yaratan sabitleşmiş kalıpların titizlikle azaltılmasını kapsar.*

Hayatımızdaki her insan kendimizle ilgili bir yanımıza ışık tutacak bilgiler taşıyor. Başkasında yücelttiğimiz, övdüğümüz, sevdiğimiz yanlar neler? Bakın, kendinizde de sevdiğiniz yanlar bunlar olacaktır. Ya da bizi üzen, kıran, kızdıran, korkutan, kıskandıran ne varsa kendimizin bir parçasına karşı duyduğumuz öfkenin, kabullenemediğimiz yanlarımızın yansımalarıdır. Çünkü bize ait olmayan şey bizi rahatsız etmez. (If you hate a person, you hate something in him that is part of yourself. What isn't part of ourselves doesn't disturb us. Hermann Hesse)

Her şey kendimizle alakalı. Bir kez bunu keşfettiğimizde kendimizi diğerinden pek de güzel sıyırabiliyoruz. O zaman görüyoruz ki alınganlıklarımız iyice azalmış.. Hemen bitmiyor tabii. Alındık mı artık gidip ben buna kızdım, bu beni üzdü, sen buna niyet etmedin belki ama bana böyle hissettiriyor, bil diyebiliyor insan. Dahası bunları dedin, o da anlamadı mı? O zaman da yolunu ayırabiliyor, hiç bir patolojik bağlantı yaşamadan. Yaşadıysa da dönüp tekrar bakıyor, neden diye, kendine.

Yukarıdaki her bir adımın bir hikayesi var bu geçirdiğim bir buçuk senede. Yoga, terapi süreci, etrafımdaki arkadaşlar ve hocalarım ile bolca dönüp dönüp kendime bakma fırsatı buldum. Hatta kendime bunu iş edindim. Bu süreçte bunlar birileri vasıtasıyla su yüzüne çıktı da, farkına varıp sıyrılabildim diyebileceğim şeyler bunlar. Onların bir de taa geçmişteki gerçek incinmişlikleri var. Sen o incinmişliklerini bir kere onarınca biliyorsun artık orası bir daha öyle acımayacak. Senin canını bir daha kimse öyle acıtamaz. Şimdiki duygu ve düşünceler geçici zihin dalgaları sadece.

Gerçeklik oldukça kaygan bir zemin. Tam gerçekliğe ulaşmak için önce aile, arkadaşlar, çevre, toplum kalıplarından mümkün mertebe sıyrılabilmek gerekiyor. En önemlisi de kendinden. Zihin çünkü hikayeler uydurmaya pek hevesli.

Sinan’ın geçen gün attığı Vladimir Bartol’un kitabından bir örnek vereyim. “Pintinin biri gizli bir yere hazine saklar. Etrafındakilere kendini fakir biri olarak tanıtmakta ama için için zenginliğine sevinmektedir. Bir komşusu bunu öğrenir ve sakladığı hazineyi çalar. Ama bizim pinti hazinesinin çalındığını öğreninceye dek sevinmeyi sürdürecektir. Son nefesini verene dek durumu öğrenmezse ölünceye dek zengin olduğunu düşünerek mutlu olacaktır.......Ya da tam tersi durumu ele alalım. Diyelim ki adamın son derece sadık bir karısı var. Ama yalancı kimseler onu karısının sadakatsizliğine ikna etsinler. Bu durumda adam cehennem azabı içinde yaşamaz mı? Gördüğünüz gibi bizim mutluluğumuzu ya da mutsuzluğumuzu belirleyen şey hakikat değildir. Bizler tasavvur eder, kanaat sahibi olur sonucunda da mutluluğa ya da mutsuzluğa erişiriz. Üstelik her yeni gün kanaatlerimizin ne derece aldatıcı olduğunu bize gösterir.” **

Yaşadığımız her ilişkiye dair durum bu aslında. Duygulara ve olaylara bakış açımız için geçerli bu. Her arkadaş, sevgili, aile üyesi, iş arkadaşı, trafikteki x kişisi ve daha niceleri. Hepsiyle ilgili inanç kalıpları geliştirmişiz ve bu gözlükle bakıyoruz. Toplumca cıkcıklanan bir durum, ailemizin inandırdığı doğrular, yanlışlar, hepsi ama hepsi saçma sapan şeyler. Kendi sınırlarımızı kendimiz keşfetmeliyiz. Ben sınırlarım olmadığını farkettiğimden beri buna çalışıyorum. Hala öğreniyorum. Deniyorum. Sınırları bazen gevşetip, ileri taşıyıp, hmm bana göre mi değil mi onu görüp yeni bir noktaya, bana ait olan bir noktaya taşıyorum. Sınırlar da bizim kim olduğumuzu belirliyor. Eh kendini tanıma süreci.

Hayır risk almasak, sınırlara sıkı sıkı sarılıp dursak nolur. Hiç üzülmez miyiz? Benim önceden çok katı dış kabuğum, yere düşse almayacağım burnum, asla kırılmamaya yemin etmişcesine kendini koruyan bir hal, tavrım vardı. O zaman da kırılmadım ve üzülmedim mi cidden? Yoksa kendimden mi sakladım üzüntümü, erteledim mi?

Bir kırılganlıkla açık olmak olabildiğim en güçlü hal. Bunu keşfediyorum. Her gün ama her gün zihin uydurmasyonu ile hakikat arasındaki farka gözümü dikip bakıyorum. Zaten iyileşmiş, herkesten, her şeyden bağımsız kendini kabullenebilmeyi, kendini sevmeyi öğrenmeye başlamış bir ben var ortada. Ne mutlu oh. Tabii ki zayıfladığım, hikayelere kapıldığım anlar da çok. Ama bu 28 günlük sürecin disiplini beni artı tarafta tutmakta daha güçlü kıldı, onu söyleyeyim.

Bu durumda sadece seçmek kalıyor. Hakikatin tüm yanlarıyla gelecek mutluluklar ve olası mutsuzluklar, ya da suya sabuna değmeden, uykuda bir yaşam. Uykuda, risksiz ama hala gerçek tatminden uzak. Bilemiyorum. Birine daha yakınım ama ikisi de bir o kadar kabul edilebilir.

Her durumda itinayla kalıpları kırıp, tıkanmış, çarpıtılmış yerleri ayrıştırmak bizim işimiz olsun!

Öyle olursa, böyle söylerse, ya şu gelirse başıma dememek gerekli. Kendime de tekrar tekrar hatırlatıyorum, bir anlamda kendimi yeniden yeniden yaratıyorum. Onu o zaman düşünürüz gerçekten. Anın içinde gerekli her şey var çünkü. Vakti geldiğinde de olacak.

Risk alın. Eğer kazanırsanız mutlu, kaybederseniz akıllı olursunuz. Ahahah yaşasın kötü çeviri!!! (Take risks, if you win you will be happy, if you loose, you will be wise.)

Benim günler böyle geçiyor bu aralar. Odağım buralarda. Aman şöyle biliyorum, böyle iyiyim değil anlatmaya çalıştığım. Süzgecimden geçenleri paylaşıyorum. Aynı zamanda nelere sürekli takılıp kendime hatırlatmam gerekiyor gibi de.. Sabah yine yogamı yaptım. Az vakit var, araba servis randevusuna yetişeceğim diye biraz kısaltarak yaptım yogayı. Sonra öğlene ertelendi, tüh dedim. Yapacak bir şey yok. Yarın güzelce yoga yaparım.
*Shadow Yoga- Zhander Remete

** Vladimir Bartol – Fedailerin Kalesi Alamut

20 Haziran 2017 Salı

Gün 22 - #takethefakecakeontheroad

Kekova
22. günde selamlar! En son Cuma günü Datça’da ayağımın tozuyla yaptığım yogadan sonra dökülenleri paylaştım blogda. Yoga rutinimi aksatmadım ama yazmaya ara verdim. Çünkü çok fazla şey sığdı o araya ve yazmak için yanımda bir tek telefon vardı. Telefonu da eline alıp, yazı vs için harcadığım vakitte sosyal medyada fazla vakit geçirir olmuştum. Bilmiyorum son 96 saatlik zaman diliminde biraz yaşama daha odaklandım diyeyim. BU arada okuyamadığım yazılar da birikti.

Bizim yoga yapmak için ne kadar çok kriterimiz var. Camlar kapalı olsun, yalnız olalım, temiz olsun, midemiz boş olsun vs vs. Datça’da Cumartesi günü hızlı geçecekti, onu biliorum. Kalktım. Sabah yapmazsam zora girecek. Güne başlamadan odadaki şartlar hiç de sağlanmasa da yapacağım yahu dedim. Hocam bir yazısında mı, sınıfta mı bahsetmişti uçakta bile yapıyorum o uzun uçuşlarda diye. Evet yine hocamın dediği gibi kendimize şefkat,kolaylık kisvesi altında disiplini de elden bırakmamak lazım. Ama yeni şartlara adapte olup, bahanelere takılmadan disipline devam etmek lazım. Çünkü alıştım bir kere bu süreçte. Her yer, her durumu yeniden düzenlemek mümkün. Burada mevzu bahis yoga ama bir kere niyet ettiğinde hayatında her şeye yer açabiliyor insan. (Where there is a will, there is a way.)

Datça’ya ilk defa gittim. Gün batırma rakısında, gökyüzünün denize karışıp pembe mavi renkleri ayağımıza taşıdığı Kumluk Plajı; Ege’nin Akdeniz ile buluştuğu Knidos’ta antik kalıntıların arasından geçip mavi, yeşil, turkuaz, lacivert renklerin oynaştığı denize atlamak; daracık, virajlı yollarda köylerin arasından geçip doğanın içinde bitmek bilmeyen yollar..Hepsini koydum cebime.

Sizi bilmiyorum ama ben yolda olmayı çok severim. Oldum olası. Çocukluğumun araba yolculukları mı beni böyle leyleği havada gören biri yaptı? Her yaz teyzelerim, dayım, ailem ile uçup kaçıp yaptığımız tatiller mi? Hadi Bolu’ya gidip yemek yiyelim diyen sesler mi? İstanbul’da durmadan gezip tozan ailemin bayrağını ne de güzel taşıyorum. Yolda olmayı sevdiğim kadar, gökyüzünü, denizi, yeşilliği, aldığı renkleri, eski evleri, geçtiğimiz köylerdeki insanların hallerini izlemek, içlerinden geçip tanık olmak çok hoşuma gidiyor.

Pazar sabahı da Kekova’daki tekne turumuza yetişmek için sabah 6’da yola düştük. Önceki alkollü gecenin geç yatmış savaşçısı olarak enerjik uyanabildim. Ama yolda giderken geberdim resmen! Zaten fırıl fırıl dolaşmaktan vata azmış durumda. Bir de mide bulantısı eşlik edince yol bitmeyecek sandım. İnsanın hareket kabiliyetinden hızlı giden her şey ondaki hava elementini artırıp vücutta ve zihinde çılgın dalgalanmalara sebep olduğunu bi fiil yaşıyorum. Neyse toparladım bir şekilde.
11 gibi Kekova’da teknemizdeydik. Yollardan sonra denize açıldık. Bu sefer bambaşka güzellikteki koylara yolculuk.

Akşam Kaş’ta evime girdiğimde 20:00’i geçiyordu saat. Biraz bönbön etrafa bakınıp yoga yapmaya koyuldum. Bunun için de yok önce çantanı aç yerleştir, bir etrafı mı toplasan, masanın üzeri de çok dağınık gibi dikkat dağıtıcıları geçip koyuldum hemen yoga çalışmama. Evet aslında bir sürü şartı var yoga çalışmamızın ama aslında vücudun olsun, yap işte. (How to have a beach body, 1)have a body, 2) go to beach ) Bu da yetmedi ertesi gün geç yapılan kahvaltıdan sonra İstanbul’a doğru yola çıkmıştım. Bu sabah da yogamı aksatmadan yaptım yine.

(Kırmızı çadır beklentisiyle yapmadığım udiyanalar, mayuraları da kattım. Benim yeni regl düzeni nasıl olacak bakalım. Belki de geçen ay Şirince’de yoga yapabileyim diye bir istisna yapmıştı vücudum kendineJ )

96 saat içinde kaç mil, kaç kilometre yol aldım bilemiyorum. Kaç insanla tanıştım, ne güzelliklerin içinden geçtim. Bolca gökyüzü seyrettim, kaç şarkı eskittim. Bunlar olurken zihnin belli gündemleri var elbet. Şunu söylemeliyim ki her gün kendini yeniden yaratmak lazım! Her günü, her anı yaratıcılıkla ve cesaretle doldurmak gerekiyor. Bunun için Datça, Kekova, Kaş, İstanbul gibi çıldırık rota izlemek gerekmiyor illa. Kaş’ta olduğum yerde beş kmlik hatta da bunu yapıyordum artık. Olaylar, durumlar aynı ama benim hissiyatım sürekli yeniden yeniden bakmak yönünde. Shadow yoganın amacı ruhu, ruh olmayandan ayırmak demektir. Bireyde gerçeklik algısını tıkayan veya çarpıtan, bu yüzden de karmaşa yaratan sabitleşmiş kalıpların titizlikle azaltılmasını kapsar.*

Bu kendini yeniden yaratmak ile ilgili yazmaya yarın devam edeyim. Çünkü yine bir yerlere koşturacağım. İstanbul’daki favori noktalarımdan Petra’dan bildirdim. J

*Shadow Yoga- Zhander Remete

16 Haziran 2017 Cuma

Gün 18 - Datça


Oguzcan Datca'da. Sabah atladik Datca'ya geldik. Dun aksamdan icilip coşulmus, uzerine Datca'nin virajli yollarinda yesile ve maviye doyulmuş. Son 50km gecmek bilmedi. Bir de hareketten yorulmus halde attim kendimi odaya.  Disarisi da bir ruzgarli. Camlari kapatip, sicak odada Hot Yoga kivaminda şu vatayi bir atayim diye yumusak ve kisa bir calisma yaptim. 
Bugun yine renkten renge gecen bir Burce izliyorum, daha gunun yarisi. Hadi bakalim:) Sabahki ruh hali de benim, simdiki de. Keskin degil ama tatli, yumusak gecisler.

Bunlari not duseyim de buraya, sonra bu 28 gunluk dongude nerelerde, nasildim diye dönup bakayim. Biraz da adet yerini bulsun diye mi.. Yazacak sey cok aslinda, bildik seyler de..

Ne bileyim mesela butun icinden gectigimiz duygular bizle alakali, bize ait. Kimse hissettirmiyor onlari bize. Bosluk bizim bakisimizin seklini aliyor. Ayni seye şu zaman kizip, uzulup baska zaman hic bir sey ifade etmemesinin baska bir anlami olabilir mi?

Ya da bitmis bir olaya, hala yas tutmak, uzulmek niye? Bir zaman gelecek ve gececek. Goruyorum. O tutunulan duygulari goruyorum etrafimda. İzliyorum. İzlemekten baska yapacagim bir sey yok cunku.

Kendimden biliyorum cunku. Bana gelip, icinden gecip gormedigim halimin ne oldugunu biri soylese benimser miyim onu hemen? Hayir. Biliyorum ben de soylesem, gokten inme bir bilgi olarak duracak orada. Zaten iyilestirici olmayacak. İyilesince belki o orada olmayacak. 
Datca'dan💙

15 Haziran 2017 Perşembe

Gün 17 - Bedel?


İlk yazılarımdan birinde şöyle diyordum.

İki gündür modum yüksek, enerjik ve huzurluyum. Ama acaba yazdıklarım çok mu polyanna geliyor kulağa diye endişelendim. Niyeyse? Sanki iyi hissettiğim için özür dilemek ister gibi.

Tanselin yazısında mutlu olana, yaşama sevincine bir bilenme ya da öfke duyma hali var ya, ben de bunun tam tersi uçtayım. 

Şu anlamda: ilki, onunki gibi mutluluk saklanması gereken, içte yaşanması gereken bir şey olduğunu da düşünmüyorum. Bence neşe, mutluluk, yaşam sevinci konfeti gibi saçılmalı. Çünkü bulaşıcı oluyor. Samimi ise elbette. Yoksa sosyal medya mutluluğu denen çiğ kavramı biliyoruz hepimiz ve bıktık evetJ

İkincisi ve benim asıl anlatmak istediğim, bendeki durum bu mutluluğa bir bedel ödemeliyim gibi bir durum. Yazıyı okuduğumda tekrar niye acaba diye sormaya başladım kendime. Zaten zihnin bir köşesinde gündelik mevzulara paralel, altta giden bir süreçti.

Mesela günlerdir yazıp çiziyorum ya, duvara şu sevdiğim şarkının sözlerini assam, görülse istiyorum

“Bilge değilim
Ya da alim
Ama biraz biriktirdim
Acı dersten çıktı bu notlar” Melis Danişmend

Tekrar ediyorum ACI DERSTEN ÇIKTI BU NOTLAR!

Halbuki sadece varolduğum için mutlu olabilirim, bu aslında kurduğum, kendi yarattığım hayatı hakedebilirim di mi!

Bugün 10daki pilates dersime gitmek için erkenden yaptım yogamı. Günlerdir şu düşünce geçiyor bir alt yazı olarak. Mesela Defne Hocayla geçirdiğimiz sınıf derslerimizin akabinde güne eşlik eden kas ağrılarımız var ya.. Benim kendi çalışmalarımda oluşmayan bir etki bu. Acaba kolaya mı kaçıyorum, az mı duruyorum bir yerlerde. Bir bedel ödeyeyim, acı çekeyim ben? Neyse bu artık. Kimden öğrendiysem?

Bugün pilatese gidip canım acıyarak, hocanın da beni oralarda uzuun uzuun tutmasıyla gelen hissiyatlar. Sınırlarımı zorlayan. Sonra gün içinde hissettiğim tatlı ağrılar. Sanki ancak o zaman hakını vermişim gibi çalışmanın! 


Buna bakıyorum. Bir yere bağlanınca paylaşacağım. Fikriniz var mı? Niye ki? 

14 Haziran 2017 Çarşamba

Gün 16 - Gökkuşağı Tadında Gün

Kaş Yelken Kulubü
Bir insanda insanlığın her hali var ya, ben bugün hepsini yaşadım neredeyse. Her duygu bir renk ise, ya da bir renk tonuysa, ben bugün gökkuşağı çizdim. Oturdum yazmaya, önce dağıttım, saatler geçti, şimdi toplamayı deneyeyim bakalım.

Eveet. Bir zorlu sabahı daha geride bıraktım. 9da kalkıp zorla attım kendimi yine yoga çalışmasına. “Karnım şiş benim, bugünden mi yapmasam acabaa?” “Şu kırmızı çadır yetişse imdada, sere serpe vicdan azabsız yatsak”.  Bunlar sesini kısmayı tecrübe ettiğim sesler oldu ama gün böyle başladı.

Purna mandala’da yine dikkatimi belime çeviriyorum. Ağrı yok bugün ama gözlerim dışarı fırlayacak, ateşler fışkırıyor. O kolları yukarıda tutmak zaten ilk günden beri ne kadar zor! Gözleri yumuşatayım da vücuda sinir sistemine etkisi yayılsın, bakayım buna yarın.

Yine virastanaya kadar sürünerek gittim. O vahni eşiğini geçip virastana’ya başlayınca yumuşacık ilerliyorum hep. Mızmızlığı kalmıyor zihnimin.

Hanumanda bugün belimin ağrıdığını hissettim, artık napıyorsam? Hiç diretmeden çıktım. Bir iki nefes bakayım, alternatifi var mı, kolaya mı kaçıyorum dedim ama yok, çıktım.

Bugünkü çalışmamın tamamında sol el bileğim ağrıyordu. Sol el bileği, sağ bel bölgesi. Ne bu acaba?
Atikranta’da temkinliyim el bileğim için. Dün de burada dikkatsiz bir geriye gidişte sol dirseğimi acıttım zaten. Mıymıytı atikranta oldu bugün. Şaka şaka temkinli atikranta.

Bir de nefes mevzusu var. Yazayım diye düşünürken Ayça’da okudum, nefesin yetmeme durumunu. Mesela Sarpa’da yedinci ayakta nefes alıp kalkarken, eğer ciğerlerimi 100% hava ile doldurursam nefes bana yetmiyor! Ama tamamını değil de sanki biraz daha nefeslik yer bırakır ve harekete nefesimi tutarak kalkıp (reçaka kumbaka ile) devam edersem, sorunsuz ilerleyebiliyorum. Bazen zihnin oyunlarıyla karışıyor tabii nefesler. Çok iyi bildiğim bir harekette mesela bugün mangala namaskar’da alıyor muyduk, veriyor muyduk, hebele diye birbirine girdi işler. Elim ayağıma dolandı. Sonra dur dedim için, bedenin sana ne diyor. Düzelttim. Sözün özü sarpa’da benim formulüm kapasiteden daha az nefes almak. Böylece nefes vermek için hırçınca bir devinime geçmiyor bedenim. Bilmiyorum bir süredir bunu gözlemdim kendimde.

Benzer şekilde, artık oturup yogaasana’ya geçtiğimde altı nefes sayacağım ya, bazen bir bakıyorum hızlı hızlı, nefesi ite çeke sayıyorum. Fark ettiğimde hemen aldığım nefesi kısıyorum, bir parmak boğumu boyda (adını unuttum yahu, yazsam afilli olacaktı. hatırlayan yeşillendirir mi?) alıyorum. Hemen yumuşuyor yine her şey. Zihin, beden..Aslında öyle ciğer dolusu nefese ihtiyacım yok ama beden çekişme içinde olabiliyor.

Fazlası zarar mı? Az çok mudur? Evet.

Her duygu halinden geçtiğim gün. Kırmızı çadır bekleyişinde bir genç kadının dramı. Yoga çalışmam bitip okumaları tamamladığımda dedim ki: yoga, yazı ve bir de bu okumaları yapınca tamam hissediyorum. Bir gün atlayıp birikince aklımın bir köşesinde duruyorlar.

Kahvaltı edip arkadaşla denize gittim. O tatlı kısmı işin. Sonra yelken dersine diye erken ayrıldım güzelim plajdan. Bir gittim, aa aynı saate bir ders daha koymuş örtmenim. Yani yapacak bir şey yok. Elli tane çocuk orada ders için toplanmış. (elli değil, 6-7) E tamam ozaman yollanayım ama ben de ona göre ayarladım kendimi. (Burada Taksici-200 TL örneği çalışır gençler:P) Zaten pilates dersleri de sıkışık, yapamıyoruz bir türlü. Ay bu Kaş ahalisi de çok rahat! Kızdım! (Hemen A ise B, B ise C, o zaman A ise C formülleri çizildi.)

Sonra gittim yine denize. Plajda moody şarkılar dinleyip hüzne bıraktım kendimi. Güneş gitti oturduğum yerde, ayaklarım donmaya başladı. Benim hiç kalkasım yok. Sadece müzik dinleyip denizi izlemek istiyorum. Zaten favori aktivitem de o.

En son kalktım. Yolda eve gelirken yarımadada koşan insanları görünce içimde pır pır uçuşmaya başladı bir şeyler. Hadi gidip koşu için çıkayım. Ama Can Gox- Unutma Beni dinleyeyim. O şarkıda da koşulmaz şimdi yürürüm....Dursam mı acaba!

Geldim balkonuma kuruldum. Tüm gün bu binbir duygudan geçtikçe yoruldum. Şarap açıp yazayım dedim tirbüşon kırıldı. Hayır sensin Murhpy! Geçen gün fıstık ezmesi, reçel sürdüğüm kıtır elimden kayıp düz düştü tabağıma. Yendim ben Mörfi’yi.

Kayıplar geldi biraz da aklıma..Sonra günlük mevzular...Şimdi yazarken de baklayı çıkaramayacağım ağzımdan herhalde diyorum. Bu içimdeki hüznü nereden tanıyorum acaba. Hayatıma yeni giren birileri, bir şeyler değil de daha eski olmalı derken çekip çıkardım işte işin aslını. Çıktı batan güneşi izlerken. 

Bize ait olmayan şeyler bizi incitmiyor, rahatsız etmiyor, kızdırmıyor. Ya da iyileşmemiş yanlarımıza gelip çarpan şeyler yoruyor sadece bizi. Neyse o hikaye, döngü, örüntü onu bulup çıkarmak faydalı oluyor işte. Bugün Fatma’nın teflon velkroya karşı yazısında okudum. Ben de çok kullanıyorum teflon örneğini bu ara. Saçma sapan insanlar, abuk laflar, fuzuli olaylar (yelken, pilates dersi vs) teflon yüzeyime yapışmadan kayıp, akıp gidiyor. Geçtim oralardan zira. (Fatma’nın iltifatı da aynı şekilde karşılamak yaklaşımını da küpe ettim kulağıma. Bunu düşünmemiştim. O da aksın gitsin!)

Şirince’de tekrar duymak çok iyi gelmişti Defne Hocamdan:“Aslında temelde meselelerimiz, bizi üzen, inciten beş tane herhalde: ben önemsizim, ben değersizim, yalnızım, sevilmeye layık değilim, güvende değilim.”

Bunlar çeşitli durumlar, olay ne kadar komplike görünürse görünsün, zihnimizin arka planda kodladığı beş temel sonuç. Hikayeler uydurup, mevzuyu buraya indirgiyoruz!

Hocam ekliyor derste: “Acı kaçınılmazdır, ızdırap ise bir seçenektir. Bunun gibi hikayeler de bir seçenektir.”

Hikayelerden sıyrılıp asıl meseleye, asıl kayıplara oturup ağladım ben de akşam birkaç saat. O asıl mesele öğretmiş çünkü bu hikayeyi uydurmayı.

Gün batışından beri toparlayamadığım yazıyı yarın bitiririm herhalde derken modum yine değişti ve başka bir renge geçtim. 

Moody playlist yapmışım kendime. Gel gör ki artık şu anki parçam bu: Çünkü neden olmasın.

13 Haziran 2017 Salı

Gün 15 - Motivasyon



Bu sabah beş gibi uyandım. Kalkıp balkona çıktım. Havayı, denizi kokladım. Hafif serin, kapalı bir hava  vardı. Aslında yoga yapmak için tam da uygun vakitti. Günlerdir daha erken başlamak istiyorum yogaya. Alarmdan bağımsız uyanmıştım ne güzel ama tembelliğe yenik düşüp yattım. 10da ancak başlıyordum yogaya.

Hocam müzik yogayı bozuyor mu?

Aslında yine günlerdir ara ara olan bir durum. O da şu: zihnimde çalan müzik!

Hocam cidden bozuyor mu? Tam da Nihat Hatipoğlu’na yöneltilen soruların hayal dünyamızı genişlettiği şu dönemde nacizane sorum bu. Gözümüzün önünde uçuşan kahveler, kahvaltılar o  yoga olmadı demekmiş madem. Bu fondaki müzik de yogayı “sakatlar” mı şimdi?

Sezen’den vazgeçtim. Sabah sabahJ Baktım müzik bastırıyor, Defne Hocaya uzatıyorum mikrofonu. “...yediii,sekiiiz...tersine...biiiir, ikii,”

Neyse her seferinde dönebildim kendime. Ama bilinçli bir şekilde tutup zihni geri getirmek gerekiyor. Çünkü garip bir hal. Aktif şekilde oyuna girip rol almazsan, denize bıraktığın dibe süzülen bir nesneden farksız. Su yüzünde tutmak için elinin orada olması lazım. En azından benim için ve şimdilik böyle. Yoksa of hayaller, planlar, şarkılar, yiyecekler, hesaplar. Neler neler..

Kırmızı çadırı beklediğim şu günlerde karnımda şişlik olduğu için mayura ve udiyana yapmıyorum. Sordum hocama hanuman yapılıyormuş; regl biterken yapmıyoruz hanumanı. O yüzden bugün hanumanı da ekledim. Yeni regl düzenimi izliyor olacağım. Bakalım.

Sonra bugün ilk yelken dersime gittim! Meğer varmış Kaş’ta yelken klübü. Başladım hemen. Çok ama çok keyifliydi.

Sonra yemekti, sohbetti derken eve gelip ancak oturdum yazmak için.

Bugün iki farklı arkadaşımla konuştuklarımdan yola çıkarak söyleyeceklerim var. Shadow yogayı da soran çok arkadaşım oldu.

Bir tanesi iki, üç gündür evde hasta gibi olmaktan şikayetçi Ecehan. Canı hiç şey yapmak istemiyor. Bir diğeri yogayı bir ay çok motive götürebiliyorken bir ay tamamen kopuk geçirdiğini söyleyen Elif.
Ortak payda sanki motivasyonsuz olma hali.

Benim Kaş’tan önce Mart-Nisan zamanları böyle bir, bir buçuk ayı bulan bir dönemim oldu.
Bir Shadow yoga paranteziyle konuyu bağlayacağım!

Shadow Yoga
Shadow yoga bir okul adı değil. Yani İstanbul’daki Cihangir Yoga, Yoga Şala gibi okullardan değil. (Bu soru gelmişti evet! J ) Hatha Yoganın altında yoga geleneğine bağlı, disiplinli, zor ama gerçekten dönüştürücü bir sistem, shadow yoga. Farkı da prelüd dediğimiz hareket serileri, prensipleri, asanaları.. Benim hayatıma Defne Suman kitap ve blog yazıları okuyarak giren bir sistem. Detayı ve daha doğru anlatımı için http://defnesumanyoga.com/shadow_yoga.htm

Her ay bir haftalığına hocamız İstanbul’a gelip derslerimizi veriyor. Bir sonraki aya kadar bizim kendi yoga çalışmamızı her gün, aynı seriyi yaparak sürdürmemiz gerekiyor. Tekrar buluştuğumuzda yeni şeyler öğreniyor, neyi eksik / yanlış yapmışız bunları görüyoruz. Bolca tekrar, soru-cevap, yeni bilgiler ile bitirdiğimiz bir hafta ile yine sonraki aya kadar kendi kendimize yogamızı yapmaya devam ediyoruz.

Bu arada yoga haftalarımız gelirken yaklaşan derslere biraz bedenen de hazırlanmak gerekiyor. Dersin öncesindeki akşam hatta yoga haftasnda mümkünse içmiyorum. Alkol ertesinde yorgun olan beden ile çalışmak çok zor çünkü. Bir kere deneyimleyince sonrasında insan sakınıyor kendini. Zaten ayın o kısıtlı zamanında tüm potansiyelinle sınıfta olmak istiyorsun.

Sonra hocamızın öğütlediği üzere ertesi sabah ders varsa akşam altıdan sonra yeme, içme işlerini kesiyorum. Çünkü sindirim tamamlansın ve sabahın yedisindeki derste boş bağırsaklarla sınıfta olayım ve yine maksimum verim alayım istiyorsan şart. Alkole benzer, dolu mideyle, bağırsaklarla sınıfa gidip geçirdiğin bir dersten sonra zaten vücudun anlayış gösteriyor akşamdan yemek yememe isteğine.

Yine Defne Hocamla geçen sene başlamış olduğum ve bana yaradığını farkettiğim glütensiz şekersiz beslenme düzenim var. Arada kendime izin vermek ya da salmak  yoluna gitsem de genel olarak böyle ilerliyorum artık. O yoga haftasında daha dikkatliyim bu konuda da.

Sonra bu yoga haftalarında tutturmaya çalıştığım yeme-içme, uyku ve yoga için düzenlediğim sistem ayın geri kalan günlerine de sirayet etmeye başladı. Yoga olmaya başladı herhalde. Yoga hayatı düzenliyor zira. Düşünce kalıplarını, zihin dalgalarını düzenlediği gibi. Tüm öğretim senesi (Kasım 16- Nisan 17) boyunca kendi yoga çalışmamı az fireler vererek sürdürdüm. Bu yeni alışkanlıklar düzenini de.

Kasım’da başlayan shadow yoga kursumuz Nisan’da altıncı ayında tamamlandı. Mayıs’ta da Şirince’de bitirme kursumuz olacaktı. Böylece birinci yılını tamamladım shadow yoganın. Benim işi bıraktıktan sonraki yeni hayat sürecimde her şeyi yapabilir, her yere gidebilir durumdayken bu programa sadık kaldım. Nisan’ın sonunu bekledim hem bilerek hem bilmeyerek(!)

Nisan’ın başında altıncı ve son ders haftamızı geçirdik İstanbul’da. Sonra benim önümde bağlı olduğum bir yaratıcı yazarlık kursu bir de shadow yoganın bitirme ayağı olan Şirince planım vardı. Yoga dersleri vermeyi de bırakmıştım. Artık bir dönem kapanıyor ve benim yeni bir düzen kurmam gerekiyor gibi düşündüğüm zamanlar.

Bir yandan aile ağacı terapisi ve birebir terapinin devam ettiği süreç ve onların yarattığı bir yorgunluk vardı. Canım hiç bir şey yapmak istemiyordu. Hatta hasta olarak çok uzun zaman geçirdim. Yeme içmeyi de saldım. Artık evde yemek de yapmıyorum, sürekli her gün, bazen günde iki kere dışardan yemek söylüyordum. Pizza mı dersin, tatlı mı dersin. Hepsi var. Dünyanın sonu değil ama benim düzenime ait şeyler de değil.

Arada toparlıyorum, gidiyorum yine kahveciye, yazıyorum bir şeyler (günlük rutinden kesitler). Ama artık evden çıkmak istemediğim zamanlar. Zaten evden çıkma ya da eve dönmeme motivasyonum da evdeki mutsuzluğumdu.

Kendi başıma da yaptığım yogayı bırakmıştım.

Hocamın maili ile kaybettiğim, shadow yogada içimize yerleşen hoca sesi geri geldi. Diğer armağanlarıyla. Hem alınganlığıma, küskünlüğe yatkınlığıma, vrittilere kapılmaya elverişli olan zihnime ayna tutuyordu hocam; hem de içinden çıkamadığım günlük meseleler için bana fikirler veriyordu.

Neydi derdim? Sürekli hasta gibiyim. Evden hatta yataktan çıkmıyorum. Yoga çalışmamı bıraktım. Yazmak istiyorum ama motivasyonumu kaybettim. Blogumu güncel tutmak istiyorum. Paylaşıp bir yerele geliyorum ve bırakıyorum. Artık yazmıyorum da. Yeme-içmeyi saldım. Zaten çoğunlukla da görsel kaygılardan ötürü dikkat ediyorum. Evimde mutsuzum. Çekirdek aile dertlerim de bunlar, şunlar.. Hayatım nereye gidiyor, onu da bilmiyorum. Şu an n’apmak istediğimi de. Dahası bitecek mi bu mod? Bitsin çünkü çok sıkıldım. Hep böyle mi gidecek? Ne kadar süreceğini bilmemek çok korkunç.

Aslında çoğumuz hayatın bir sürü döneminde burada buluyoruz kendimizi. İş hayatı en yogun, en başarılısından, evli-çocuklu en “mutlu”suna kadar benzer süreçlere kapılıp, bunun daha kısasını ya da bir ömür denebilecek kadar uzununu yaşayabiliyoruz. Son bir yılda çokça arkadaşımı dinledim. Çok benzer. Aynı derdimiz hep. En sosyal kelebekten, en yalnız, içe kapanığına aynı durumda olabiliyoruz.

Bugün bunları diyen Ecom’a bir çözümüm yoktu benim de ama hocamın bana sorduğu sorular beni bugüne sürükleyen önemli etkenlerdendir. Yani blogumu güncellemeliyim, düzgün beslenmeliyim, mutlu olmalıyım, aktif olmalıyım vs neyse o “olması gerektiğini” düşündüğün şey, OLMAZSA NOLUR? Soru bu. Olmazsa kim olurum, ne olurum?

Bunlara verilen samimi cevaplar bir yerlere götürüyor insanı. Ya da bir bırak, yaşa o süreci. İçinden geç bakalım.

Bu #28günyoga da motivasyon ve paylaşımlarıyla beni Kaş’ta yalnız ve boşlukta, amaçsız hissetmekten alıkoyan pek nadide bir şeye dönüştü.

Defne hocam “Yazmak için de bir arkadaşınla sözleşebilirsin. Her hafta bir post koyacağım bloga diye söz ver, ve o kişi seni takip etsin mesela.” diye pratik formüller veriyordu. Şimdi işte her gün yazmak için motivasyon #28günyoga.

Ya da canım yogamı yapmak istemiyor kesinlikle, yaptığımda da çok özensiz yapıyorum. “Her gün yoga yaptığın alana git. Gerekiyorsa öylece dur. Ama orada zaman geçir. O gün özensiz mi? O gün de öyle olsun. Bugün böyle ama yarın çok özenli yapacağım de. Yoga yapmak istemiyorsan yoga oku.“ diye gönlüme sular serpti.

Ben yoga için nasıl mı motive oluyorum? Ya da benzer hiç bir şey yapmama süreçlerinden nasıl mı çıktım? İşte anlattığım gibi. Herkes için tek bir formül verilemez ama düşünme sistematiği böyle seyrediyor az çok. Ya da shadow yoga benim hayatımı böyle düzenledi/düzenliyor diye özetleyeyim.
Eh şimdi de görüyorum ki tüm #28günyoga cılar benzer dertlerden muzdarip. Aynı iniş çıkışları yaşıyoruz. Hocamız da yanımızda zaten. Yazılarıyla, birebir alakasıyla.

Öyleyse bol şans! Bol yogalı, yazılı zamanlar ! Ha bir de şu parçayı iliştireyim:  Handel- Sarabande

 
Take The Fake Cake