30 Mayıs 2017 Salı

Bir Yoga Günlüğü: Gün 1 - İnanç



Dün akşam ve bu sabah Gün 0 ve Gün 1 pratiklerini yaptım. 

Akşam Savaş ile eş zamanlı yaptık yogamızı. Sabahları da genelde diğer shadow yoga sınıfı arkadaşlarımla aynı anda yaptığımı düşünüp, sonunda namaste derken o grubun parçası olmaktan dolayı mutluluk dolduğum olur. 

Geçtiğimiz kış boyu süren Yoga Felsefesi derslerinden birinde Defne Hocam, inanç konusunu anlatmıştı bize. Rasyonellik ve lineer düşünce sisteminin yüceltildiği günümüzde kendimi öyle paketlerle sarmaladım ki yıllarca; inanç sistemleri, içi boşaltılmış “ruhani, mistik, spirituel” kelimeleri bile beni itiyordu artık. 

Yanlış ifade etmekten imtina ederim ama şöyle bir şeydi: “Bir bütüne aidiz, örümcek ağı gibi örülmüş bu bütündeki ağlardan, ipliklerden biriyiz. Ve biz olmaz isek bu ağ, bu evren aynı evren olmazdı. Ve bu inanç olmadan yaptığımız yoganın jimnastikten ibaret olacağıydı. Biz bu bütünün kıymetli birer parçalarıyız ve evrendeki yerimiz çok önemli ve eşsiz.“

Nasıl ya? Ne inancı şimdi? Ohhooo evreeeennn, bütüüüünnn... diye camdan dışarı bakıp hafiften yağmaya başlamış karı izleyip düşündüğümü hatırlıyorum. Şimdi değil ama belki bir gün gelir bu inanç diye koydum kenara. Ama şimdi niye jimnastik oldu ki benim yogam? da diyorum içten:)

Hala da tam olarak anladığımdan emin değilim ama inanç damlaları birikmeye başladı içimde. Baktım da “hah evet bu o evrendeki yerime işaret herhalde” diyip inanç kutusunun içine bir sürü şey biriktirmişim. 

En güzel birikimim de insan sanıyorum. 

Yoga hayatıma eğitmenlik eğitimi ile gerçek anlamıyla girdiğinden beri çok arkadaş yitirdim. İş, “eş”, yıkıcı alışkanlık gibi bir sürü yükü bırakırken yitip giden arkadaşlarım oldu etrafımdan. Buna sebep koyamadığım sınırlar ya da kişinin gerçekten artık benim yolculuğunda yerinin kalmamış olduğunu görmek olabiliyor (ve daha bir sürü sebep). Ama bir o kadar da saygı duyduğum, sevdiğim insan giriyor hayatıma. 

Bugün pratiğimde şükrettiğim dost mesela. Benzer süreçlerden geçtiğimizi bildiğim, aynı dili konuşabileceğimizi, derdimi anlayabileceği ve bana güzel noktalara dikkat çekebileceğini karnımın içinde hissettiğim Simge. Canım sıkkın, kafam karışık, fazla düşünürken, fazla anlamlandırırken benimle düşünüp, üzülüp, kızan, soran, sorgulayan saatlerce telefonda konuşup uzakları yakın eden kadın. 

Hayatımda hiç İstanbul dışında yaşamadım. Çoçukluğumdan beri çok ve sık seyahat etmeme rağmen 25-30 günden fazla uzak kalmadım İstanbul’dan. Kaş’tayım. Ailem ve tüm arkadaşlarımdan uzak. Tek başımayım ama hiç yalnız hissetmiyorum. 

“Benim bir derdim var” diye daha önce çok paylaşımım olmamış insanlarla, derdimi paylaşmak için adım atmayı öğrenmişim bak. Onlar da beni kucaklıyor. Ne büyük şans.  

Yine aynı felsefe dersinde hocam çaba (Abhyasa) ve teslimiyetten (vairagram) bahsetmişti. Öğrenmek için, oldurmak için uğraşıyoruz, araştırıyoruz, didiniyoruz ve bir noktada da bırakmak, teslim olmak gerekiyor. 

“Hocam ben teslim olamıyorum. Zaten otorite ile çatışıyorum ben hep. Birine, hele bir otoriteye teslim olma fikri bana çok zor geliyor.” gibi bir şeyler söyledim. Çünkü inanca ek iki korkutucu kavramın daha adı geçiyordu: teslimiyet, otorite.

“Türkiye’de otorite ile çatışmıyorum diyen kimseyi görmedim zaten. Ayrıca bana teslim oluyorsun bak.” Dedi ve evet yalnız değildim. Bu bir kusur değil. Bana ait bir kusur da değil. Şimdi görüyorum ki yeri geldiğinde bir adama, eşe-dosta da teslim olabiliyorum. Olabildiğince:)

Demem o ki bu çaba-teslimiyet kutusunda da bir şeyler biriktiriyorum. Öğrenmeye, görmeye, yenisini bulmaya çalıştığım kavramlar için düşünüp taşındıktan sonra da bırakıyorum kendimi ööylece oluruna. 

Hepsinin bir zamanı geliyor. Buna güveniyorum ve inanıyorum(!). Kaş’ta yaşamak için bile benim için en uygun zaman buymuş. Bunu iliklerimde hissediyorum. (Yoo kaderci hiç değilim)

Geçen sene de tam bu zamanlar işi bıraktığımda Haziran ortalarında buraya geldiğimde sorup, soruşturuyordum: “Yaşayabilir miyim? Burada napılır? Olur mu?” diye. Şimdi görüyorum ki ilk ayda geri dönermişim o zaman.:) (bilemiyorum)  Halbuki şimdi her şey tıkır tıkır, eforsuz bir şekilde oldu da geldim, yerime kondum, evrenin bu köşesinde. 

Dün akşam pratiğimi yaparken vücudum ne kadar serbest, açık, esnek, rahattı. Hiç katılık yok, müthiş bir his. Sadece dizlerim fazla kıtırdıyor iki gündür. Buzlu badem yapmıştım. Yemeyi azaltsam iyi:) Kurumuşum belli ki güneşin altında. Akşam sebze haşladım o yüzden, bol sıvı tüketiyorum. Susam yağı sür diyen hocamı duyar gibiyim. Mesela insdirastanada sol el üstte, sağ el alttan ilk defa eforsuz şekilde kavuştular dün. Dahası on dakika gibi geçti tüm pratik. 

Bu sabah da Fatma’nın notlarını okuyup yaptım pratiğimi. Ne güzel tutmuş notları, yerim. Evet uzuun uuzuuun parantezleriyle yaptığım bir seri oldu. Sadece sondaki supta padangusthasana ‘yı atladım. Ama bitsin diye de telaşım yoktu. Mis. 

“Ne yazcam şimdi, yogada bu oldu şu oldu mu yazcam.” diye düşünürken Pınar’ın yazısını bekledim. İlham oldu, bunlar döküldü. 

Parçası olmaktan gurur ve mutluluk duyduğum shadow yoga ailesi, Pınar ve tabi ki Defne Hocam iyi ki var. 


2 yorum:

  1. Sen de iyi ki varsın Burçe! Yazmayı hiç bırakma. Ne güzel okunuyor, su gibi. Bir atıyorsun suya ve dalga dalga yayılıyor, siz oluyorsunuz... Biz oluyoruz.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim Hocam. Bunu sizden duymak ne güzel. Çok mutlu oldum. :)

      Sil

 
Take The Fake Cake