31 Mayıs 2017 Çarşamba

Bir Yoga Günlüğü: Gün 2 - İş bırakmak


Dünkü yazımı açmak istiyorum biraz. Şöyle yazmıştım: 

Yoga hayatıma eğitmenlik eğitimi ile gerçek anlamıyla girdiğinden beri çok arkadaş yitirdim. İş, “eş”, yıkıcı alışkanlık gibi bir sürü yükü bırakırken yitip giden arkadaşlarım oldu etrafımdan. Buna sebep, koyamadığım sınırlar ya da kişinin gerçekten artık benim yolculuğumda yerinin kalmamış olduğunu görmek olabiliyor (ve daha bir sürü sebep). Ama bir o kadar da saygı duyduğum, sevdiğim insan giriyor hayatıma. 

“İş, eş, yıkıcı alışkanlık” çok genel ve havada kalmış, anlaşılmamış. Eş burada aşka tekabül ediyor. Yan yana kulağa güzel geldiği için kullanıyorum. Yoksa evli değilim, evlenmedim de:)). Yıkıcı alışkanlığı da açacağım. Ama bugünün konusu kurumsal hayatı bırakma yıl dönümüme üç kala, olsun..

Yoga yapmaya dört yıl önce iş yerinde verilen derslere katılarak başladım. Sonra dışarıda damlama usulü sınıflara giderek devam ettim. Geçen yıl Şubat ayında eğitmenlik eğitimi almak üzere kursa başladım. Ancak o zaman gerçek yoganın nasıl bir şey olduğu ile ilgili fikrim olmaya başladı. Çünkü yoga, beden, zihin ve nefes farkındalığı olmadan yapıldığında sadece fiziksel bir aktivite oluyor. Geri kalan bütün fiziksel aktivitelerle ortak noktası da bedeni kullanıyor oluşu ve belki iyi hissettirmesi. (Bu arada farkındalık dolu bir yoga için ille de eğitmenlik eğitimi almak gerekmiyor. Sizi bilen, tek bir hoca ile çalışmak ve bunu sürdürmek de aynı şifayı sağlar. )

Yoga sadece bedensel bir aktivite değil, bedende gizli kalmış bir sürü duyguyu da su yüzüne çıkarıyor. Kendimizin bir sürü hali ile çıplak bir şekilde yüzleşiyoruz. (ya da yüzleşmemeyi seçiyoruz) Benim için en önemli yüzleşmelerden biri yükler oldu.

Öğrendim ki hepimizin hayatında üstlendiğimiz roller var. Benim hayatımda aldığım rollerin tamamında, kocaman yükler taşıyan ve altında ezilen bir Burçe vardı. Çekirdek ailedeki (anne-baba-çocuk, anne-abi-kardeş, baba-kardeş-anne vs) üçlü ilişkilerde nasıl roller aldıysak, bu rolü aşkta, arkadaşlıkta, iş yerinde ve tüm sosyal ilişkilerde kendimize göre bir benzerini kurup, onu yaşıyoruz..

İşyerinde haddinden fazla sorumluluk üstleniyor, işimi de iyi yapıyordum. Üstümdeki insanlar yerine olası riskler için endişelenip, onların yüklerinden alıp kendi sırtıma yığıyordum. Ve başka insanları parlatıyordum. Sevgili için de geçerliydi benzerdi durumlar. Aile desen, bırak çekirdek aileyi büyük resimdeki kimlerin ne sorumluluklarıyla meşguldüm. Ne haddime!

Sonra hayatımdaki yükler o kadar üst üste geldi ki “Ben niye çekiyorum bunu ya?” diyip dört senedir çalıştığım işimi bıraktım. İki ay sonra iş bakmaya başlarım diye düşünüyordum. O arada “CV’ni şuradan bulduk, görüşmeye gelir misini?” diye çağrıldığım görüşmelere gitmeye başladım. Gittikçe çalışma fikrine kapılıyor, bir yandan “Of, ya işe alınırsam, ben daha şunu yapacaktım, şuraya gidecektim” diyerek gidiyorum. Güzel de pozisyonlar, iyi şirketler. Derken olmadı işte. Eylül 11’de teyzemi kaybettim. Cenaze işleri bitince peş peşe aldığım biletlerle bir ayı aşan yolculuklarım başladı. Kasım’da Norveç’teyken katıldığım eğitimler sırasında dedim ki: “Ya ben bilmem ne şirketinde, bilmem kimin paralarının yönetildiği, bana ait olmayan işleri yapmak istemiyorum! Ben insanla çalışmak istiyorum, kendimle çalışmak istiyorum. Ben böyle eğitimlere katılmayı seviyorum. İnsanlara da anlatayım istiyorum.” 

İstanbul’a döndüğümde artık “Ee Burçe iş aramıyor musun?” “Ne iş yapacaksın?” “Ne zaman çalışacaksın?” “Bak bizim şirkette şu pozisyon var, düşünür müsün?” soruları beni ürkütmüyordu. Ailem, çevrem, pek sevgili büyüklerimden bunu her duyduğumda panikleyip “iş bulmam lazım” moduna giriyordum zira. 

Sonradan anladım ki işi, kurumsallığı bir kimlik olarak giymişim üzerime. O kimlik olmadan neyim, kimim acaba? O paniklerim biraz da bundandı belki. Sahi sorsanıza kendinize şu soruyu, o işin, hobin, uğraşın vs hayatını dolduran şeyler olmadan sen kimsin? Bunu gerçekten olduğun yerden cevaplamak zor. Çırılçıplak kalmak, kimliksiz olmak çok zormuş. Evet iş kimliğini atmak uzun sürdü. İnsanın kendisinden özgürleşmesi gerekiyor önce. Hatta sadece kendinden. Sonra bir kere kimliksiz kaldıktan sonra o kadar özgürsün ki. Her şeyi yapabilirsin, herkes olabilirsin.

Şunu demiyorum asla: Herkes kurumsal işini bıraksın, yoga yapsın. Kurumsal iş kötüdür. Herkes özgürlük namına aylaklık yapsın. Değil! Kendi adıma da artık sadece belirli bir dönem için, bir hedef için, belirli miktarda para biriktirmek için bir kurumsal işte çalışırım diyorum. Dahası önceden olduğu gibi kişiselleştirmeler yapmamam gerektiğinin daha bir farkındayım. Kendimi ait hissettiğim işte çalışırım diyorum bazen, ama o da değil. Her hangi bir anlam yüklemeden. Önceden n’olduğunu hatırlayarak. Temennim bu yönde. Bakalım göreceğiz. Bunu başarabilen insanlar var. Yani var di mi? :)

Peki iş kimliğini attım da, kimliksiz kaldım mı gerçek anlamda? Orası da biraz kaygan zemin. Kendimi eğitimlerle meşgul ettim. Aslında çalışırken hayal ettiğim şeyleri yapıyordum. “Şu an evde oturup hiç bir şey yapmak istemiyorum.” “Şu an evde sadece kitap okumak istiyorum.” “Bir şeyler yazmak, yaratmak, ellerimle bir şeyler yapmak istiyorum” gibi hayallerim gerçek olmuştu. Yapmak isteyip de enerji ve motivasyonu bulamadığım şeyleri gerçekliyordum. Kendimi gerçekliyordum.

Kimliklerden tek tek sıyrılırken bir yandan da hiç bir şey yapmayıp, 
“Yazıyor olmam lazım”
“Blogumu güncel tutmalıyım”
“Blogumu artık bir düzenlemem lazım, ilk günkü template ile duruyor”
“Yoga dersi veriyor olmam lazım” 
gibi düşüncelere de takıldım zaman zaman. Niye bunları yapmıyorum, niye hiç bir şey yapmak istemiyorum diye hayıflanırken hocam imdadıma yetişti: “Yapmazsan nolur? O zaman kim olursun, ne olursun?”

İşte bir şeyi hayatından çıkarıken yerine neyi koyduğun çok önemli. Kurumsal kimliği çıkardım hayatımdan ama yerine ne koydum? Zorlamayla mı, eforsuz mu? Burada iyi ya da kötü diye karar vermek gerekmiyor da sadece iyi izlemek gerekiyor. Farkında olmak lazım. 

Buradan da yıkıcı alışkanlıklara zıplarım artık. 

Bu sabah yogamı yaparken müthiş geveze bir zihnim vardı. Bitsin, bitecek mi diye kendimle çekişme hallerim yoktu. Sakince ilerleyen hareketler arasında susmayan zihin. Kıtırdayan dizler. “Şunu yazarım bak.” diyorum, yapmam gereken işleri sıralıyorum, vır vır vır.

Bir de dünkü yazımdan sonra arkadaşlarımla konuştukça, onlardan yorumlar geldikçe çok hassas buldum kendimi. Bir yandan çok iyi hissettiriyor yazdıklarıma zaman ayrılması, yorum yapılması. (Lütfen devam edin :) ) Bir yandan da niye öyle dedi acaba? diye açılmaktan korkan ben işte. :)

İki gündür modum yüksek, enerjik ve huzurluyum. Ama acaba yazdıklarım çok  mu polyanna geliyor kulağa diye endişelendim. Niyeyse? Sanki iyi hissettiğim için özür dilemek ister gibi. Asıl nedeni bende yerleşmiş olan yoga, çiçek, böcek, Good vibes only!, haydi kendine güven! Enerjik ol, koş-coşlara inanmıyor oluşum. Bu konu da geveze zihnimin başka zaman tartışmak istediği bir konu. Şurada dursun:)

30 Mayıs 2017 Salı

Bir Yoga Günlüğü: Gün 1 - İnanç



Dün akşam ve bu sabah Gün 0 ve Gün 1 pratiklerini yaptım. 

Akşam Savaş ile eş zamanlı yaptık yogamızı. Sabahları da genelde diğer shadow yoga sınıfı arkadaşlarımla aynı anda yaptığımı düşünüp, sonunda namaste derken o grubun parçası olmaktan dolayı mutluluk dolduğum olur. 

Geçtiğimiz kış boyu süren Yoga Felsefesi derslerinden birinde Defne Hocam, inanç konusunu anlatmıştı bize. Rasyonellik ve lineer düşünce sisteminin yüceltildiği günümüzde kendimi öyle paketlerle sarmaladım ki yıllarca; inanç sistemleri, içi boşaltılmış “ruhani, mistik, spirituel” kelimeleri bile beni itiyordu artık. 

Yanlış ifade etmekten imtina ederim ama şöyle bir şeydi: “Bir bütüne aidiz, örümcek ağı gibi örülmüş bu bütündeki ağlardan, ipliklerden biriyiz. Ve biz olmaz isek bu ağ, bu evren aynı evren olmazdı. Ve bu inanç olmadan yaptığımız yoganın jimnastikten ibaret olacağıydı. Biz bu bütünün kıymetli birer parçalarıyız ve evrendeki yerimiz çok önemli ve eşsiz.“

Nasıl ya? Ne inancı şimdi? Ohhooo evreeeennn, bütüüüünnn... diye camdan dışarı bakıp hafiften yağmaya başlamış karı izleyip düşündüğümü hatırlıyorum. Şimdi değil ama belki bir gün gelir bu inanç diye koydum kenara. Ama şimdi niye jimnastik oldu ki benim yogam? da diyorum içten:)

Hala da tam olarak anladığımdan emin değilim ama inanç damlaları birikmeye başladı içimde. Baktım da “hah evet bu o evrendeki yerime işaret herhalde” diyip inanç kutusunun içine bir sürü şey biriktirmişim. 

En güzel birikimim de insan sanıyorum. 

Yoga hayatıma eğitmenlik eğitimi ile gerçek anlamıyla girdiğinden beri çok arkadaş yitirdim. İş, “eş”, yıkıcı alışkanlık gibi bir sürü yükü bırakırken yitip giden arkadaşlarım oldu etrafımdan. Buna sebep koyamadığım sınırlar ya da kişinin gerçekten artık benim yolculuğunda yerinin kalmamış olduğunu görmek olabiliyor (ve daha bir sürü sebep). Ama bir o kadar da saygı duyduğum, sevdiğim insan giriyor hayatıma. 

Bugün pratiğimde şükrettiğim dost mesela. Benzer süreçlerden geçtiğimizi bildiğim, aynı dili konuşabileceğimizi, derdimi anlayabileceği ve bana güzel noktalara dikkat çekebileceğini karnımın içinde hissettiğim Simge. Canım sıkkın, kafam karışık, fazla düşünürken, fazla anlamlandırırken benimle düşünüp, üzülüp, kızan, soran, sorgulayan saatlerce telefonda konuşup uzakları yakın eden kadın. 

Hayatımda hiç İstanbul dışında yaşamadım. Çoçukluğumdan beri çok ve sık seyahat etmeme rağmen 25-30 günden fazla uzak kalmadım İstanbul’dan. Kaş’tayım. Ailem ve tüm arkadaşlarımdan uzak. Tek başımayım ama hiç yalnız hissetmiyorum. 

“Benim bir derdim var” diye daha önce çok paylaşımım olmamış insanlarla, derdimi paylaşmak için adım atmayı öğrenmişim bak. Onlar da beni kucaklıyor. Ne büyük şans.  

Yine aynı felsefe dersinde hocam çaba (Abhyasa) ve teslimiyetten (vairagram) bahsetmişti. Öğrenmek için, oldurmak için uğraşıyoruz, araştırıyoruz, didiniyoruz ve bir noktada da bırakmak, teslim olmak gerekiyor. 

“Hocam ben teslim olamıyorum. Zaten otorite ile çatışıyorum ben hep. Birine, hele bir otoriteye teslim olma fikri bana çok zor geliyor.” gibi bir şeyler söyledim. Çünkü inanca ek iki korkutucu kavramın daha adı geçiyordu: teslimiyet, otorite.

“Türkiye’de otorite ile çatışmıyorum diyen kimseyi görmedim zaten. Ayrıca bana teslim oluyorsun bak.” Dedi ve evet yalnız değildim. Bu bir kusur değil. Bana ait bir kusur da değil. Şimdi görüyorum ki yeri geldiğinde bir adama, eşe-dosta da teslim olabiliyorum. Olabildiğince:)

Demem o ki bu çaba-teslimiyet kutusunda da bir şeyler biriktiriyorum. Öğrenmeye, görmeye, yenisini bulmaya çalıştığım kavramlar için düşünüp taşındıktan sonra da bırakıyorum kendimi ööylece oluruna. 

Hepsinin bir zamanı geliyor. Buna güveniyorum ve inanıyorum(!). Kaş’ta yaşamak için bile benim için en uygun zaman buymuş. Bunu iliklerimde hissediyorum. (Yoo kaderci hiç değilim)

Geçen sene de tam bu zamanlar işi bıraktığımda Haziran ortalarında buraya geldiğimde sorup, soruşturuyordum: “Yaşayabilir miyim? Burada napılır? Olur mu?” diye. Şimdi görüyorum ki ilk ayda geri dönermişim o zaman.:) (bilemiyorum)  Halbuki şimdi her şey tıkır tıkır, eforsuz bir şekilde oldu da geldim, yerime kondum, evrenin bu köşesinde. 

Dün akşam pratiğimi yaparken vücudum ne kadar serbest, açık, esnek, rahattı. Hiç katılık yok, müthiş bir his. Sadece dizlerim fazla kıtırdıyor iki gündür. Buzlu badem yapmıştım. Yemeyi azaltsam iyi:) Kurumuşum belli ki güneşin altında. Akşam sebze haşladım o yüzden, bol sıvı tüketiyorum. Susam yağı sür diyen hocamı duyar gibiyim. Mesela insdirastanada sol el üstte, sağ el alttan ilk defa eforsuz şekilde kavuştular dün. Dahası on dakika gibi geçti tüm pratik. 

Bu sabah da Fatma’nın notlarını okuyup yaptım pratiğimi. Ne güzel tutmuş notları, yerim. Evet uzuun uuzuuun parantezleriyle yaptığım bir seri oldu. Sadece sondaki supta padangusthasana ‘yı atladım. Ama bitsin diye de telaşım yoktu. Mis. 

“Ne yazcam şimdi, yogada bu oldu şu oldu mu yazcam.” diye düşünürken Pınar’ın yazısını bekledim. İlham oldu, bunlar döküldü. 

Parçası olmaktan gurur ve mutluluk duyduğum shadow yoga ailesi, Pınar ve tabi ki Defne Hocam iyi ki var. 


29 Mayıs 2017 Pazartesi

Bir Yoga Günlüğü: Gün 0 - Yarım Kalan İşler


Pınar Üstün tam da zamanında #28günyoga pratiğimizi yapıp, yazmamız için bir "dayanak ve destek mekanizması" süreci başlattı. Detayları hemen şurada. Pratiğimi aksatmaya meylettiğim, yazıp yazıp bozduğum yazılar ile kişisel sürecime dair hissiyatımı şöyle anlatmaya çalışayım. 

Dün akşam oturdum Defne Hocama mail yazacağım. Kafamdakileri en öz şekilde nasıl anlatsam, bilemiyorum. Kısaltamıyorum, dönüp dolanıyorum. Belki de asıl mevzuya varmamak için bilemiyorum. Açıp bloguna göz atayım, belki cevabımı bulurum yine, hep olduğu gibi dedim. Açtım okuyorum. Hashtag: #sevgi, #aşk . Acaba nedir, nasıldır? Gündemim bu:) Gözleri kalpli emojilerimi şuralara serpiştireyim istiyorum. 

Yok baktım dallanıp budaklanıyor. Eh bloga koyayım bunu bari dedim. Yok, o da olmadı. Sonuna varamadım yazının.

Dağınık. Kalabalık. Karışık yazılar. 

Dahası asıl derdimi anlatabildiğimden emin değilim. Anladığımdan da. 

Murat Gülsoy’un Yaratıcı Yazarlık derslerine giderken yazdığım öykü ödevlerinden birini bir arkadaşıma attım gece bahsi açılınca. “Çok öznel olmuş. Senin hissettiğin hallerin bizde de halihazırda olduğunu düşünmüşsün.” dedi.

Bu bir neden olabilir. Daha doğrusu böyle bir durumum var. Ne demek istediğimi tam anlatabiliyor muyum, emin değilim. Geçtim onu. Tüm kurs süresinde tamamlayıp gönderdiğim tek öykü o olmuştu. Ondan sonra yazıp çizip gönderemedim bir türlü. Toparlayamadım. İstanbul’da günlerim deneme, günlük, öykü yazma çalışmalarıyla geçiyor ama günlük dışında nihayete eren ya da paylaştığım elle tutulur bir şey yok ortada. Mesela Amsterdam’a gidip fotoğraflı, yazılı post hazırlayıp koyamadım niyeyse. Bir yerlere geliyor, orada kalıyorum bu dışa vurum esnasında. 

Peki yoga? 

Normalde hayatıma shadow yoganın girişiyle birlikte her gün sürdürmeye çalıştığım yoga pratiğimi, yeme- içme düzenimi Nisan ayında iyice aksattım. Hatta bir elin parmaklarını geçmedi son sınıf derslerimizden sonra kendi başıma yaptığım pratik. Kaş’a gelip ev tuttuğumdan itibaren de izin verdim kendime. Hatta iki üç gün alkolden uzak durmuşumdur bir aya yakın bir sürede. Glüten, tatlı, alkol, yogasız günler ancak Şirince’deki bitirme kursu sonrasında duruldu ve artık yolculuklarım da bittiği için kendime o tarihe kadar izin vermiştim ya da bahane etmiştim işte. 

Şirince’den 21’inde döndüm Kaş’a. Yoga pratiğime yeni ay ve bir gün izin dışında devam ettim. İstisnasız her yoga yapışımda bir hissiyat var. Aşkla başlıyorum. Tam kurmastana’da zihnim başlıyor: “Tamam ya bence bırak. Sonraki günlerde düzgünce yaparsın zaten. Kaç gündür de düzenli gidiyorsun. Bence bırak şimdi.” Vahni’ye geçiyorum. “Tamam bence soğumalara geç artık ve bitir. Off soğumalar da ne kadar uzun. Zaten bir yoga süresi gibi." Atıyorum adımımı virastana için. Neyse ondan sonrası geliyor güzelce, tatmin tamamlıyorum. 

Benzer şey, hatta bunun en iddialısını Şirince’de bir sabah dersimizde yaşadım. Birinci savaşçıda “Tamam daha fazla devam etmek istemiyorum. Bu ders nasıl bitecek? Geçtim onu kamp nasıl bitecek? Bırakayım bence ben. Yapamayacağım herhalde.” 

Evet bunların vrittiler, beynin anlattığı masallar olduğunu biliyorum. Ha gayret devam ediyorum. Ama niye bu savaş, çekişme bilmiyorum. Henüz. 

Derken o gün mayurasana’yı ilk kez öğrenmeye başladık. Beni müthiş ateşleyen, enerjimi yükselten bir şey oldu. Bitmez gibi gelen pratik de kamp da bitti gitti. Müthiş ayrıldım oradan. 

Eh buradaki pratiklerimde de mayurasana bana enerji vermeye devam ediyor. İlk yapmayı denediğimde” ayaklarım kalkar herhalde” diyen yapabileceğim gibi bir hissiyata, korku eşlik ediyordu. Pınar’a sorup durdum: “deneyeyim mi, nasıl yapayım” 

Şimdi deniyorum korkmadan. Henüz değil ama bir gün belki:)

Bir de tüm sene takip ettiğim derslerin aksine Şirince’de prelüdlerin sırasını, adını vs not etmedim hiç deftere. Dur aklıma not edeyim. Sonra alırım kızlardan dedim. Bir haftadır atladığım asanalar ya da noktalar gelip çarpıyor şu an yüzüme.  Ben de Fatma’dan istedim şimdi notları. Biraz çalışıp öyle yapayım yogamı. Özensizlik gibi ama değil gibi de. İçinden geldiği gibi. Bakalım ne alabilmişim, önce onunla bir kendimi göreyim gibi. Notlara obsesif gibi bakmadan. 

Bir diğer konu işte bu yoganın tüm hayatıma ayna tutması. Tüm süreçlerle paralellik göstermesi. Bu gidip-gelişler, durduran noktalar ne ola ki? Göreceğim. Belki.

Biri diğerindeki tıkanıklıkları açıyor zaman zaman. Ya da o tıkanıklıklara sebep oluyor. 

Yoganın ezber bozan doğası sağolsun, bir sürü değişim süreciyle ve sonucuyla belki geldim Kaş'a. Bir yandan aile ağacı - psikodrama ve bireysel terapi sürecinin de doğal sonucu olan bilinçli ve istekli bozulmuş gerçeklik, yıkılmış inançlar, yoganın alışkanlıkları kıran etkilerini hala üzerimde taşıyorum. Değişim rüzgarları vücudumda esmeye son sürat devam ediyor. Öyle ya regl düzenim bile değişmişti, değişmeye, iyileşmeye devam ediyor. 

Bu kadar yer yurt, huy su değişimi varken dün düşündüm bir sabite ihtiyacım var. Kim o, ne o? Aile değil. Öyle her arkadaş, ya da arkadaş çevresi, içine doğup büyüdüğüm insanlar ve onların inanışları, sevme anlayışları, görüşleri, düşünceleri değil. Orası kesin. 

Aklıma bir Defne Hocam geldi, bir de dost. O yüzden dün de hocamın şu söyleşisini de okuyunca sarıldım dosta, ve koyuldum hocaya mail yazmaya. E-maili tamamlayamadım işte.:)  Olsun hangi düzlemde olduğumu hatırlamak, o eksende dolanmak iyi geldi. Şu yazısı da "Sevginin tersi nefret değil, aslında korku." diye başlayarak çarkların tıkanıklığına bir nebze olsun yağ sürdü. Bu sabah da Pınar’ın #28günyoga yapıp, yazma önerisini okuyunca evet dedim. Yaşasın shadow yoga. Ayaklarımı yere bastıran sabitim bir, iki değilmiş işte. 

İlk pratiği akşam yapıyorum bugüne özel. Sabah pilates dersim vardı 9:00'da. Daha öncesinde kalkıp da yapamadım yogamı. Sonraki pilates saatlerini düzenleyeceğim artık yogayı engellemeyecek şekilde. Çünkü en çok sabah aç karnına yapmayı seviyorum. 

Bakalım sevgi, aşk, yoga, yazı, özen, Kaş, eş, dostluğa, içtenliğe dair beni neler bekliyor. 

Aşkla, yazı ve yogayla kalınız:)

 
Take The Fake Cake