19 Ağustos 2017 Cumartesi

Gün 27: Oh be

Blue Cave-Meis Island
Ben kendimi yeni şeylere zor adapte edebiliyorum. Bakma sen böyle değişim, gelişim mavraları atıyorum ama o kadar kolay değil o işter. Bana göre yeniliğe, değişen şartlara uyum kolay olmalı. Evrim sürecinden en micro düzeye in. Tam orası işte. Bir tatile gittin, şartlar böyle mi. Boşver adapte ol, maksimum mutluluk senin olsun!

Gel gör ki, bir bana göre olanlar var, bir de benim olmalı dediklerim, kalbimin aktıkları. Hep yapmam gerekenler var;  bir de canımın çektikleri, kanımın fingirdedikleri..

Dün kitap okuyamadım, dikkatim dağınık diye yazdım. Nedenini gece yanıma aldığım kitaplardan birini çekip okumaya koyulduğumda söyleyebildim kendime. Çünkü Lüsyen’in yarısına geldim ve devam etmekte zorlanıyorum. Benim maymun iştahım yeni aldığım kitaplara atlamak istiyor. Ayrıca dün Murat Gülsoy’un Büyübozumu’ndan okumak istediğim (okumam gerektiğini düşündüğüm!) yerler vardı.  Öyle olunca önce kafamda okuma sırasına giriyor bunlar. Keşke aynı anda beş tane kitabı okuyor olabilsem. Böyle damardan verseler serum gibi. Çünkü benim okumam gerektiğini düşündelkfnawlnglrng. Yoruldum.

Açtım Ozan Önen’in Babam Beni Şahdamarımdan Öptü’sünü. Bir bölüm okuyup, okumam gerekene geçeceğim diye düşünürken daha ilk bölümde aldı beni! Oturduğumda  00:00 gibiydi. 3ü geçmişti ben uyurken. Okuyorum. Duruyorum. Duruyorum bildiğin. Sindiriyorum. Çok sevdiğim romanlarda da böyle olur. Hem çabucak okuyup yutmak istiyorum hepsini, hem bitmesin. 4-5 bölüm okudum toplamda, üç saatte. 

Dün blogu yazarken aslında silmeye meylettiğim yerler vardı. Kesip, sonra amaan diye ekledim tekrar. Daha ilk bölümü okumuştum ki “oh be” dedim. Doğru yerdeyim. Napıyorsam iyi yapıyorum. Nereye gidecekse bu yol da iyi gidiyor. Hayır diyordum bunu zaten kendime. Ama bu madalyonun iki yüzü var. Birine ben diyordum ama diğerine de birinin demesi lazım. Ozan demiş işte. İki taraf perçinlendi birbirine oh.

Baya bizim sanghadan gibi. Okusanıza? .(Balkonda yazarken aşağılardan deniz kenarından Barış Manço’nun Alla Beni Pulla Beni’si duyuluyor. Ne güzel. )

Sonra sabah yine kuzenlerle dalışa gittim. Reglimin dördüncü gününde hala kırmızı çadırdayım ve yoga çalışmasız başladım güne. Dalıp, yüzmüyorum da. Sabah kurmacastana’mızı okudum teknede, yazayım dediysem de başaramadım.

Sonra eve geldiğimde artık yine o tek başıma kalmam gereken, can depolamam gereken vakit geldi çattı. Geriliyorum ve yedek canlardan yemeye başlıyorum uzun süre, günlerce sosyalliğe maruz kaldığımda. Bir haftadır da kuzenler olduğu için biraz sorumluluk hissediyorum. Tamamen “hath çocuklar siz halledin ben kapandım içime” diyemiyorum.

Neyse yolladım onları öğleden sonra dalışa, ben evde oturdum kaldığım yerden yoga okumaya. Hocamın “Yoga ve Ben” yazı dizisindeki anlattığı eski Defne Suman’da hep kendimi gördüm. “Kibirli insan kendinin bir şekilde ötekinden daha özel olduğuna inanır.” diyor yine hocam.

Benim pek çok halim, inancım cidden böyle mesela. Sinsi bir mikrobum ben. Bunu da güzel paketleyip, yogik bir şekilde sattığıma inanıyorum. Ama başkalarının inanmadığının da farkındayım. Kibirli olduğumu söyleyip duran annemin de mesela ilk kez haklı olduğunu kışın yaşadığım bir yenilgi sonucunda farketmiştim. Kibirli de olmamam gerekiyor ama daha yolun başı, bakalım.

Ben mesela kibir, alçak gönüllülük, kendini bilme arasına pek hakim olmadığımı düşünüyorum şu an. Ben kibir bombasıydım ve hala öyleyim bence.

(Aşağısı saçma bir “allaaaahım bitmesiiin bitmesin bu rüyaaa”ya bağladı. Bozdu. Hayır yarımadanın burasında şarkı duyduğumuz görülmemiş şey. Sevindim az önceki allanıp pullanmaya da bu ne? Yok efendim yok adapte olamayacağım. İdare edemem.)

Başka neyde böyle yapıyorum acaba? Aklıma gelen cevapları gün batımında kırmızı şarapla yutuyorum. Alkolde çözülsün. Havaya da iki güzel kelime savuruyorum.


Oh be.


PS: Şimdi comfortably numb çalıyor. Dj benim uzun yol araba yolculuklarımdaki kafaya girmiş. J

18 Ağustos 2017 Cuma

Gün 26: Evrenle Uyumlu

Bu sabah 6:30da uyandım kendiliğimden. Baktım erken uyanma takımı diye kurduğumuz bülbüller whatsapp’ta şakımaya başlamış. Attım ben de kendimi balkona. Oturdum laptopun başına. Yine canım öyküye eklemeler yapmak istiyor, yoga okumak yerine. Aslında aklımda sürekli o var bugünlerde. Hatta yaratıcı yazarlık atölyelerine devam etmek. Daha önce yazdıklarımın sonunu getiremiyor, paylaşamıyordum. Üç aydır neler neler paylaştım, paylaştık. Yazıp yazıp kendime saklıyordum. Şimdi arada of fazla mı açtım yahu desem de geçip gidiyor.

Yoganın hayatımı disipline etmesinin ekmeğini yiyorum. Paylaşabiliyorum ya da o pratiği yapma güdüsü uyandı, bir nehir gibi akmak istiyor bir şekilde. Neyin çıktığının bir önemi yok. Sanghanın oluşturduğu güven ve destek ortamının da payı büyük tabii. Paylaşımlarımın devamını getiremezdim yoksa.

Sonra mesela dünkü yazımdaki mevzulara kendimden bolca örnek verebilirim ama Ayça’nın öyküsünden bir karakteri örnek göstermek gelip durdu dilimin ucuna. Biraz şizofrenik bir durum kurgu yazmaya çalışmak. Karakterler ile ropörtaj yapmakJ Onların gelip hayatımıza yerleşivermesi. Okuduğum kişilerden bu karakter benim hayatımın bir parçası işte.

Sabah sonra baktım vakit gelmiş, kuzenleri dalışa yetiştirdim. Kırmızı çadırda üçüncü gün. Günün yogasızlığından mı, kırmızı çadırdan mı. Street fighter Blanka halliceyim. On beş yaşındaki kuzen beye, Ayça’nın “çocuklara dalacam” demesi gibi tersleniyorum. “Yavrum valla durum böyle, kusuruma bakma, özür dilerim tersleyip durduğum için” dedim. Sorun yokmuş.
Geçen gün bir mevzuya "Buna uygun karikatürün yok mu?" diyen Ayça'ya gelsin bu karikatür de. Haha. Ne çok Ayça dedim:)

Teknede de ağrı, mide bulantısıyla uğraştım. Bazen birinin “git eve dinlen” demesi lazım. Böyle deli dana gibi çırpınırken dışardan bir sesin, birinin senle ilgilenmesi kadar güzel bir şey yok. Bırak aklın iplerini, itaat et, mis.

Bazen de neyi nasıl söyleyeceğimi bilemem. Basit bir şeye çözüm gelmez aklıma. Sheldon Cooper gibi robotlaşırım. Birinin fıt diye söylediği şey kapılara anahtar olur. Yardım istemeyi, kendim için bir şey istemeyi zaten bilemem diyeceğim ama müthiş bir destek, dayanışma grubu bu sangha işte. Öğretiyor bana bir sürü şeyi.

Nasıl hissediyorum biliyor musun sangha? Evrenle uyumlu. Ne söyletiyor bunu bilmiyorum. Ne demek olduğunu da. (Başlığı en son ekledim:) )

Eve döndüğümde okumakta çok zorlandım. Dikkatim çok dağınıktı. Bu ara unutkanım bir de. Bikinileri suya koyup musluğu açtım geçen gün. O arada başka bir şeylere dalıp bir gelip bakıyorum ki, sular taşmış, küvet dolmuş, küvet de taşmak üzere. B12, sen misin canım? Ya da ocakta bir şey unuttum unutacağım, son dakika yetişmeleri.

Günün sonunda iyiyim. Sanki büyük kötü şeyler yaşamışım gibi yazıp duruyorum ama alles klar! Her şey yolunda. Bir de hayatımın bir döneminin parçası olmuş Bon Jovi’nin Jon’u gelsin size. Çok uzun zamandır duymadığın şarkıyı dinlemek kadar keyifli bir şey var mı?

Size Kaş’ın pofidik parçalı bulutlarına bakarak, gün batırırken yazdım. 


17 Ağustos 2017 Perşembe

Gün25: Yoga, Hastalık Korelasyonu

Kaş Liman
Canım sangha, burada ya da dışında iyi ki varsın. 

Bak bu fotoğrafı bugün çektim, gün batımında. Ben hala her gün batımında Kaş'a aşık oluyorum. Şansıma şükrediyorum.

Bugün erken denmeyecek bir saatte, 10’a doğru kalktım. Gece hiç uyuyamadım. Önce sıcak, sonra açılan uyku. Hadi izlenilen Game Of Thrones’un son bölüm heyecanı vs derken. Sabah 6yı gördüm uyurken. Sonra kalkıp kahve eşliğinde laptop önüne oturduğumda bugün yoga okumak yerine(kırmızı çadırda gün iki) öyküye ekleme yapmak geldi içimden. Oturduğumda iyice cheezy bir aşk hikayesi, bu ne ya dedim, yazasım yoktu. Sonra gati yine işe yaradı, bir şeyler yazdım. Gün içinde yine bir bölüm ekledim. Günlük hayattan kopasım var. 

Şunu söyleyeyim. Ne yapmak istiyorum değil de, neden yapmak istiyorum, onu çok iyi anladığım dönemler. Evde geçirebildiğim şöyle vakitler o kadar kıymetli ki! Daha yapmak istediğim bir sürü şeye hizmet etmeli ve alan tanımalı benim işim, uğraşım, “ekmek param”.

Bu aralar annemin bitmek bitmeyen ağrıları beni yine aralıksız hastalık, yoga ekseninde düşüncelere sevkediyor. Bunların korelasyonu eksi bir olmalı. Zıt yönlü! Yazmak istediğim konulardan biri bu uzun zamandır. Şimdi büyük laflar edip, ahmaklık yapmak istemiyorum. Size sanrılarımı anlatayım azıcık. Baya korkuyorum hatta büyük konuşmaktan. 

Şimdi bizler yoga yaparak daha bir iç görü sahibi olmaya başladık. Vücudumuza karşı daha hassas, kendimizi, bedenimizi, nefesimizi daha bir net hissetmeye, daha farkında olmaya başladık. Ya da başlıyoruz. Önceden bana söylesen anlamama imkan yoktu, o dönem içinde bulunduğum ruh halinden dolayı griple, ateşle yattığımı.

Ben çalışırken sürekli hastaydım. Ama sürekli. Tatil yaparken bile yanımda soğuk algınlığı için vitamin,nurofen, sandozlar; bağırsak bozma ihtimalime karşı reflor; midem için nexium vs vs ilaçlar taşırdım. Ofiste çekmecemde de hazır bulunurdu. O zaman söylesen, bu gripler, yükselmeyen enerji, cansızlık hali, sırt ağrıları.. anlamazdım işte duygusal karşıkları olduğunu.

Zaten eğitmenlik eğitimi alırken ve sonrasında da uzun süre omuz, boyun ve üst sırt bölgemdeki ağrılarla cebelleştim. Daha önceden orada olmasına alıştığım ağrılar çözülüyor, ben de yüklerimden azade oluyordum. Taşıdığım ve altında ezildiğim iş, arkadaşlar, ailedeki gereksiz sorumluluklar vs vs.
Dönüşüm birbirini tetikledikçe, bedenimde derinlere girdikçe hayatın yükleri, o yüklerle uzlaşma sağlandıkça beden değişti, gelişti. (Tabi her vakit geçtikçe eh daha çok yol var diyorum, orası baki)

Eh peki madem hal böyle, e biz yoga yapanlar hep sağlıklı mı olacağız? D. Hoca buradayken de gündemimdeki bir soruydu bu ve ona da sordum.

Tekrar haddimi aşmaktan, cehaletimden imtina ederek, kimseyi kırıp, incitmeden yinelemek isterim.
Mesela çok “iyi yoga yapan” biri öyleyse hiç kanser olmazmış gibi geliyor. Saçma bir önerme ama..
D. Hoca’ya mesela sizin hasta olduğunuzu duysam hayal kırıklığı yaşarım diye özetlemiştim tüm bu anlattıklarımı en sonunda. 

Çünkü yaşadığım şeyler, etrafımdaki insanlarda gözlemlediklerim bana insanların hastalıklarını, bazen kazaları, hatta ölümlerini bile seçtiklerini düşündürmek için güçlü kanıtlar sundu. Ya da bunları benim algılayış, kabulleniş biçimim bu yönde.

Ama bu bahsi geçen kişiler bizim meraklı, gerçekle yüzleşmeye hevesli bakışlardan uzak, uykuda hayat süren kimseler. O hastalık neye yarıyor mesela? Kimi, ne şekilde etrafında tutabiliyor? Ona ne sağlıyor? Ya da onu nelerden azade hale getiriyor? Neler hoş görülüyor bu sayede. Vsvs 

Eh böyle olunca da hocalar sanki hastalanmaz, çünkü onlar böyle yüzleşmelerden kaçmayacak, görmek isteyecek, ya da kendi bedenine duyarlılığı olan kişilerdir gibi geliyor. 

D. Hocamız da hak verdi dediklerime ama tüm şefkatiyle bana bir sürü örnekten bahsetti. Çok sevdiği bir arkadaşını, hayata bağlılığına rağmen, çok bilge biri olmasına rağmen, yüksek bir merdivenden düşüp, yanındayken bir kaza sonucu kaybettiğini söyledi. Bu şekilde, benim dediğim gibi olmayabilir yani mevzular. Ya da kanser gibi bir hastalığa yakalanmak bile mümkün.

Bu sorgular benim hem kaybetme korkumdan, hem de ölüm korkumdan kaynaklanıyor bir yandan. Hatta hastalanan anneme sinirleniyorum bile. Önemli bir şeyi yok çok şükür, şimdilik. Ama onun hastalığından beslenmesini istemiyorum işte. Defne Hocanın yazılarından bana işlemiş bir bilgi. O öfkenin bir arka perdesinde ne var? Korku mu? 

Konu üzerinde diyeceğim birkaç şey daha vardı, ama konu zaten nasıl buraya geldi anlamadım bile. Her seferinde düşünüyorum böyle bağlantı gördüğüm birine nasıl bahsetsem diye. Annem olunca da iş daha değişik tabi. Dün okuduğum shadow yoga notlarında da bilgiyi basitinden başlayarak verin diyordu. Daha önce ders verirken gördüğümde de böyleydi. Hassas konular. Ben düşüneyim. Ama siz de yorumlarınızı, sorularınızı eksik etmeyin. Kafam daha bir toparlanır. 

Bu arada bugün yoga okumadım ama yapılacaklar listemde fena gitmiyorum. Thanks to yoga and beloved sangha! 

26. günde görüşürüz. Ayı karatıp, güneşin tutulmasına az kaldı. 

16 Ağustos 2017 Çarşamba

Gün24: Önemlililililili Yar

Photo: Adrian C Murray
Instagram: @adraiancmurray
Kırmızı çadırdan merhaba!

Size bunu yazarken benim eşek arım geldi. Kaş’ta değişik tipte bir arım var. Evcil hayvanım bir arı evet. Geliyor. Eve girip, turlayıp gidiyor sonra. Ben de çırpınmıyorum. Doğayla uyumlu yaşayacağım ben!

Bazen acaba minik bir drone mu bu? Biri beni izlemeye evime her gün gönderiyor mu diyorum. Manyaklığa bak.

Bugün JP Sear’ın How to MakeEverything About You videosunu izledim. Bu sarkazma bayılıyorum ben. “Nasıl her şeyi bizle ilgili hale getiririz?” Her şeyin benim hatam olmasını sağlarım, kötü şeylerin bile. Çünkü eğer benim hatam ise, benle ilgilidir. Benimle ilgiliyse de önemli hissederim. Tüm ilgiyi kendime geri çevirip, kendimi kurban gibi göstermeyi severim. Kelimenin tam anlamıyla kendimi suçlu konumuna düşüremeyeceğim pek şey yoktur.

Bak dur dur yazdıkça neler geliyor aklıma.
Şimdi yanlış bir şey mi yaptım, yanlış bir şey mi söyledim durumlarım vardır. Bende bunlar içimden geldiği gibi davrandığım zamanlarda çok olur. Eğer içimden geldiğince davranıp, pek de kendimden emin olamazsam, üzerime yakışmadı gibi bir arafta kalırsa, başlar bu plak. Bazen bir yerde kalkıp yürüyemeyeceğimi hissettiğim zamanlar olur. Ta ki ben gerçekten ben gibi hissedene kadar.

Niye her şey seninle alakalı olsun ki Burçe’cim? Kendini böylesine önemli hissetme ihtiyacı nereden geliyor? Niye doymamış orası? Ya da kim öğretti sana önemli hissedilmesi gerekliliğini?

Mesela şöyle bir çocukluk anım var. Hatırlamıyorum tabii ama duyarak büyüdüm.

Şimdi kurmaca okurları/yazarları rica edicem gülmek yok bak!

Ben daha küçükmüşüm, böyle konuşmayı bilmiyor henüz ama yürüyorum sağda solda. (Ne acayipmiş o da?) Annemin bir arkadaşı bizde, salonda oturuyorlar. Bana sorular soruyor. (Balerin diyelim.) “Aman da balerin mi olcan sen büyüyünce” gibi bir şey soruyor. Hoş beş ediliyor bilmem ne. Ben sonra gitmişim. İçerideki dergilerden birini tutup getirmişim. “Türkiye’nin İş Kadınları” gibi bir şey. Ih demişim. Ben iş kadını olcam. Ahahaha. Öyle sıradan bir şey olamam di mi. Kocaman bir şey olcam. Annem anlatsın bunu size. Annem daha heyecanlı ve abartarak anlatıyor. Canım yaJ

Şimdi böyle bir hikayesi olan Burçe başka bir şey olabilir mi. Olur inşallah. Bugün instagramda takı sayfalarında kaybolmuşken yine içimden geçirdim. Yah keşke tasarım okusaydım diye. Yaş 27. Okullar okunup bitirilmiş, çalışılıp bırakılmış. Sar başa. Ne olsam, ne yapsamJ

Bir yandan müthiş özgürlük. Havadaki ihtimallerin kokusunu çok seviyorum. Bir yandan komik de. Proje makinası gibiyim. Rock FM’de Rabarba programı ile tanıdığımız canım Mesut Süre’nin bir jingle’ı vardı. Boza Shot! Sonunda da off 6bin lira lazım fln diyordu. Buldum twitlerini de ahaha.

Durun arkadaşlar nereye gidiyorsunuz?

Serbest çağrışım ile yaptığım konuşmada çıkanlara gülüyorum. Napayım gülmeyip? Kendimi mi keseyim? Alındığım şeylere bakıyorum, dönüp çuvaldızımı kendime saplıyorum. Yoluma devam ediyorum. Glutensiz ve şekersiz hem de. Zordu önceki haftalarda. Bütün gün bir şey yiyesim var. En kötü sakız ciğnemeliyim. Bitmeyen bir oral tatmin arzusu. Gören 20 yıl sigara içip yeni bıraktım sanır.

Sonra bugün regl’den ötürü yoga yapamıyorsam, yoga okuyayım dedim. Hoca’nın Şirince’de bize attığı, derlenmiş shadow yoga notlarında kaldığım yerden devam ettim. Bazılarını okudum ama tekrar okuyorum. Kaçıncı kez bilmiyorum ama orada hep parlayan paragraflar oluyor benim için. Öğrenip, öğrendiğimi sandığım, öğrenip unuttuğum, artık uygulamadığımı farkettiğim bir sürü noktayı görmek çok iyi oluyor.

Ama bu henüz napacağını bilmeyen, ama şu aralar yaptığını seven ben sizle hocamın alıntıladığı bir alıntıyı paylaşayım. (Kızım bize ne senden yazısında bulabilirsiniz.)

Ruhumuzun ele avuca sığmayan akışını gözlemek, onun karanlık derinliklerine kadar inmek, türlü hallerindeki bunca incelikleri ayırdedip yazmak, zannedildiğinden çok daha zahmetli bir iştir. Sonra bir taraftan bu işin o kadar başka, o kadar garip bir zevki de vardır ki insanı dünya işlerinden, hem de en değerli dünya işlerinden çekip alıyor.(Montaigne)

Bir de yazmaya niyetli biz kurmacastana’cılar için ve daha neyle uğraşıyorssak, ona ilham olması için şu linki de paylaşayım:


15 Ağustos 2017 Salı

Gün23: Olacak Olacak

Bir sürü fikirle doluyum. Ne yapsam ne etsem’e dair. Ama sonra bir an geliyor ve tüm hevesim kaçıyor. Korkuyorum. “Tutmazsa. Aman kim napsın. Olur mu, olmaz mı.” Asıl içime sinen şeyi bulduğumda umarım bunların bir önemi kalmaz ve her şey yolunda gider. Beyin fırtınasına ek bir de fizibilite çalışmaları yapmam lazım. Kendime söz verdiğim üzere dün iki gatilik ar-ge çalışmamı yaptım yani. Bir de kumpir yaptımJ Çok güzel oldu benceJYemek yapmak konusunda hiç pratik olmadığım ve üşendiğim için bende durumlar böyle.. Hayır çıkan bulaşık vs aşırı yorucu değil mi ya.
Tabi bu tutar tutmaz kaygılarıma ek bir de “yanlış mı anlaşıldım, ay şöyle mi düşünüldü, yanlış bir şey mi söyledim”ler başlayınca akşam artık dayanamayıp son kalmış yarım rulo katı gömdüm. Bir kutu rulo kattan evde bir tek o kalmış allahtanJ Markete de gitmeye üşendiğimden iyi oldu. Bu sabahki böreklere direnmem de büyük bir adım oldu. Günlerdir gluten ve şekerli ne varsa yiyorum. Bu yeniaydan sonra mini ödül artık şekerli glutenli beslenmeye döndü çünkü. Duygusal açılımları malumumuz. Endişe ve kaygı arttıkça yiyorum da yiyorum. Tamamen yemeyeceğim demiyorum ama şu hunharca yeme silsilesinin dışına çıkmam şart.

Evdekileri denize yolladım ve yazmaya 14:30 sularında oturabildim. J Sabah yogamı geniş ve uzun tuttum. Bence yine listeye işaret koyar gibi bir yoga oldu benimki. Ama geniş zamanda tüm balakramayı yaptım işte. Dizlerimden gelen sesler de efsane. Yolda yürürken bile duyuluyor şu an. Susama bulanayım tekrar. Kuruyemiş de yemiyorum. Neyseki ağrısız çıtırtılar diye üzerine düşmedim.

Virastanalar’da tutun kollarımdan düşerim şimdi diyecek haldeydim. Dünden daha iyiydi ama. Dün bükülüyordu dizlerim istemsizce?

Sonra dün kurmacadaki karakterim küfürlü konuştuğu için utandım biraz. Aklıma geldikçe gülüyorum ama. Yoga yaparken bile geldi aklıma güldüm. Napayım, otosansür uygulamayayım dedim. O değil de çok uzun zamandır hatırlamadığım yüzler geliyor aklıma. Hocamın şu yazı dizisi çok iyi açıklıyor.

Son günlerdeki yoga çalışmalarım çok yüksek sesle ve çok konuşan zihinle gidiyor. Gelecek planları, ay nolmuştu. Baya kendimle sohbet havasında. Kaptırmış oluyorum.

Çok yazıp hiç bir şey söylemedim gibi hissediyorum. Ama kendimi rutine oturtup, gelen gidenle dağılmayıp, 31’inde Burçe’ye söyleyebilecek şeylerim olsun istiyorum. Verimli zaman geçirmek istiyorum aslında. Hocamın bir yazısında okuyup hemen hayatıma, yogama yerleştirdiğim cümleler şöyle: “Sahip olduğum şeyler için şükürler olsun. (Şans, sağlık, dostlar, aile, vs vs) Yapmak istediklerimi yapmak için (bazen bulmak için) bana ilham, şans, cesaret, güç ve heyecan ver. İhtiyacım olan neyse onu almaya hazırım. Bilmem gerekn bir şey var mı?”

Dün sabah mesela benim kalp kırmama neden olma diye dua ettim. Kırdıklarım varsa, düzeltmek için fırsat ver bana. Nereden geldi bilemiyorum.


Geçen gün eski yazılarındanbirini okudum Defne Hocamın. Her gün bizi besleyen şeyleri yapmak fikri ve tüm yazı çok iyi geldi bana. Biraz onu yapmaya çalışıyorum. Çünkü ucunu bırakırsam geçen bahardaki İstanbul’daki karadeliğime saplamamın çok da uzak olmadığı hisseder haldeyim. O yüzden de sangha’nın paçasına yapıştım ve çekiştiriyorumJ Bana "hadi evet koşuyoruz, coşuyoruz arkadaşlar” durumu gerektiğinden değil. Hepimizin gün içerisinde ne gibi duygulardan geçtiğini, bir sürü şey yaşayıp devam edildiğini görmek gerçekten güç ve ilham veriyor. Gerçek ve samimi duygular. O zaman yalnız olmadığımı görmek, hep söylediğim, söylediğimiz gibi. Bir şeyler bir şeyler.

14 Ağustos 2017 Pazartesi

Gün22: Kendime Not: Neyi Beslediğine Dikkat Et


Merhaba sangha!

Son yazımı yazıp İstanbul’a doğru yollara düştüm. Cenazemiz vardı. Önce İzmir’e uğrayıp anneannemi aldım. Sonra iki üç saat uyuyup (uyuyamadan) İstanbul’a. Dolunay etkisiydi herhalde, ya da yola çıkarken içtiğim kahveler. Bunun ayrımını yapabildiğimi söylesem yalan olur:)

Gitmişken de aklımdakiler için kalışımı uzattım. Görülecek eş-dost, kutlanacak doğum günleri, içilecek rakılar, edilecek kelamlar. Ne yapmak istiyorum ya da ne yapmak istemiyorum için de güzel bir hafta oldu diyebilirim. Küçük de olsa adımlar iyidir iyi.

Bir süredir, bir ayağımız da artık İzmir’de ailecek. Ege ve Akdeniz açılımı yaptık böyle bu sene.

Dün gece Kaş’a geldim. Bugün disipline girip, bu ayı öyle geçirmek istiyorum.

Disiplin nedir?

Bu ay dolunayda yoga yapmadım. O gün gece yoldaydım. Ay tutulurken, yolda olmak çok etkileyiciydi. Virajalarda dönüp ayı kaybettikçe, heyecanla görebilmeye çalıştım.1:30 gibi İzmir’de uyumaya çalıştıysam da başaramadım. Sabah 4te kalktım. Hala dolunaya çok yakın saatler diye yapmadım yogamı. Ve yola çıktım. Cenazeydi vs derken o gün akşam eve uğradığımda yapasım yoktu. Yani bir fire verdim uzun zaman sonra. Ertesi gün kalktığımda o kadar yapasım yoktu ki. Neyse yaptım bir şekilde.

Neyi beslersem o büyüyor gerçekten. Cumartesi sabahı da İzmir için yola çıkacağım. 9-10 gibi kalktım ve ısınmalar, sonra oturup “kapanışa” geçtim. Çünkü soğuma denmezdi ona. Ama yol boyu aşırı gergindim. Yok yereJ Bir ara Defne Hocailk başlarda soğumadan yogayı bitiren Fatoş’a yazmıştı. Soğuma yapmadan kalktığında elektirikli bir gün geçirirsin diye. (Bu kelimelerle değildi sanıyorumJ) Ama o minicik ısınmanın öyle etkisi olabilir miydi cidden.

Bugün sabah 8de uyanmış, yoga yapabilecek haldeysem de, bir buçuk saat daha uzattım uykuyu. Uzun, yavaş bir balakrama yaptım. Udiyanalar ve mayurayı da orta karar şekilde dahil ediyorum artık çalışmama. Kaburgamdaki ağrı sanırım yok gibi, azaldı. Sol ayak bileği ağrım da geçti gibi. Ama zaman zaman kütük gibi hissiyatıyla geri geliyor.

Asıl boyun ve omuzlarımı ısınmalarda güzelce yoğurmam gerekiyor. Katılaşmaya çok müsait, çoğu zaman ağrılı buluyorum. Dayanılmaz değil, minik ağrılar. Sol ayak bileğim de böyle istediği olmayınca başı tutan, nabzı, tansiyonu fırlayan teyzeler olur ya. “Ay bak başım tuttu yine” der gibi gösteriyor kendini. Yani istekle alakası yok ama. Bazen var, bazen yok durumunda. Ama terliklerle alakalı olabilir bu durum cidden. İstanbul ve İzmir’deyken gidip terlik almak da aşırı zor geldi.

Ne diyordum, neyi beslersem... Bir gün yapmasam yapmamaya daha meyilli oluyor. Pis şeyler yediğimde, nasıl olsa dün yedim diye yemeye, saldıysam salmaya ama disipline devam ediyorsam, o kadar geldim, şunları yaptım,şimdi bırakmayayım diyorum. Bu yazma işi, ya da 28günyoga takvimi beni zinde tutuyor. Buraya bağlılık. Yani geçtiğimiz tüm süreçte yoga pratiğimi yaptım ama artık bırak tamamen hissederek yapmayı, tembelliğe meylediyorum. Oturup şunu yazacak olmak, kendime o vakti ayırıp, etrafımdakilere dur demek bana çok faydalı oluyormuş meğer.

Şimdi bütçe kısıtından evde yemek yapmak, evde yemek gibi bir hedefim varJ Bir de her gün oturup kendimce AR-GE çalışması yapacağım 2 gatilik (24dkX2).

Bu arada kurmaca yazarken dakika tutuyorum. Mesela karakterim bir mail atacak. Ne yazcak bu diye, tüm gün aklımda dolaşıyorum. 24 dakika kurmasam başka şeye 10. Dakikada atlamış olacağım. Ama dur, hadi bırak telefonu dön bak daha şu kadar var, ay üç dakika kalmış yaz hadi diye uğraştıkça bir şeyler geliyor aklıma. Müthiş parlak fikirler çıkmıyor ama olsun. Uzaktan (laptopa uzakken) düşünüp de karar vermeye çalıştığım şeylerden farklı bir durum, oturup, o işe odaklanmak. Odaklanmayı öğrenememiş ben!

Canım sangha, senin varlığını bilmek çok güzel oluyor. Lost'u izleyenler şu görseli iyi bilir. Geri dönmemiz lazım:)

22. Günde görüşmek üzere.



7 Ağustos 2017 Pazartesi

Sevgili 31 Ağustos'taki Burçe

Add caption

Sevgili 31 Ağustos’taki Burçe,

Sana bu mektubu 41 derece sıcakta Kaş’taki güzel balkonunda yazıyorum. Sen okuduğunda bir arife günü olacak. Ertesi gün kira ödemen var.

Kim bilir nerede olacaksın. Kaş, İstanbul, İzmir? Kıyılardan herhangi biri?

Bu süre içinde kimlere aşık olmaya meyletmiş, kimlerle tanışmış, hangi arkadaşınla ilişkini derinleştirmiş, kimleri sığ sulara çekmiş olacaksın Allah bilir.

Acaba yaşıyor olacak mısın? Bu sabah göçüp giden, sana yine göçenleri hatırlatan Hüseyin Dayı biliyor muydu dün, bugün burada olmayacağını. Geriye çocukluk anılarını bırakacağını. Ben de bilmiyorum, sen “ol”acak mısın.

Asıl heyecanımı kabartan konu, kim bilir ne gibi yeni kararlar almış olacaksın. Olacak mısın? Hareketsizlik diye bir şey yok di mi? Bugünlerde hissettiğin şeyleri unutma. Hem üç ay öncesinden çok uzakta, hem de tam olarak üç ay öncesiyle aynı noktada hissediyorsun.

Kaş’a doğru yola çıkmadan bir on gün önce yazmıştın Kaş’ta bildiğin üç tanıdığa, gözünüz kulağınız açık olsun, Kaş’ta ev bakıyorum diye. Bilebilir miydin, tam bir sene öncesinde, tam da kıyısından açılıp açılıp “Şu evlerden hangisi benim olacak” oyunu oynadığın yerlerden birinde oturup bunları yazacağını? Oraya ektiğin dilek tohumu bir yılda yeşermiş. Üç ay önce yine Kaş’la birlikte izini sürdüğün diğer üç dört alternatiften buna yakın hissettin, atlayıp geldin. Olmadı tatil yapar dönerim dediğin eve ait hissettin ve tuttun evi. Tuttuğun gibi kaldın da.

Şimdi de kafan da bir sürü olasılık, bir sürü fikir uçuşuyor. Safi para kazanmak için yapabileceklerin var, en olası göründüğü için yapmaya meylettiklerin var, bir de “Napmak istiyorum, acaba bu benim yapmak istediğim şey olabilir mi?” dediklerin var. Umarım bunların arasına kurumsal hayatla ilgili opsiyonlar girmez.

Zaten seni bu düşünme sürecine sevkeden şeylerden birinin aldığın son görüşme teklifi olabilceğini iyi biliyoruz. Ne güzel hayır dedin. Bu üç ayda Linkedinden, oradan buradan seni arayan head hunter şirketlerine, firmalara verdiğin ilk hayır cevabı değildi. Umuyorum hep aynı cesarette uzak kalmaya devam edersin kurumsal zıkkımlardan. Remember why you started diyeceğim!

Yine atlayıp Kaş’a gelmeden iki hafta öncesinde hiç bilmiyordun olacakları. Yaşayacağın güzellikleri, duyacağın heyecanları, üzüntüleri, karşına çıkacak şansları, alacağın dersleri.. Bugüne dair (7 ağust), son üç aydır her gün evine dönerken ne kadar şanslı olduğunu düşündüğün anları hatırla. İşten çıkmadan bir hafta önce de bilmiyordun o Çarşamba günü istifanı imzalayacağın ve Cuma günü ayrılacağını. Altı ay öncesinde biliyordun ayrılacağını ama bir önemi yok, görüyorsun ya. İlk departman değiştirirken o sikko panoya astığın şu yazıyı da hatırla: “Take risks. If you win, you will be happy; if you lose, you will be wise.” Kimse pek inanmamıştı mutlu olacağına di mi? Sen kendine inanmıştın. Şimdi o inancı koru. Bul karnının içinde bir yerlerde, giy tekrar üstüne. Unutmazsın ama söyleyeyim yine de: Anneni babanı dinlemeJ İçinden geleni duyduğuna, dinlediğine kesin ve kesinlikle emin ol! Hep yaptığın gibi sor. Bir sürü kişiye sor, fikir al, dinle. Sonra bildiğini oku. Aklına yatanı, içini kıpırdatanı yap.

Kim bilir bu arada neler okumuş, görmüş, öğrenmiş olacaksın. Umarım karşına doğru zamanda doğru yerde çıkar hepsi ve sana yol gösterici olur.

Umarım cesaretle ve kendini hep yenileyen bir yaratıcılıkla, kendine rağmen kendin için en güzel adımları atıyorsundur. Ve bunun için ilham, şans, motivasyon ve güç bulabilmişsindir kendinde.

Karşına doğru yerde, doğru kişiler çıksın. Kalbinden, içinden geçenleri umarım takip edebilmişsindir ve bu senin kendini gerçekleyebilmek için doğru yere götürüyordur.

Neden oldu, neler oldu değil de, o gün oradasn ve o gün olanlarla uğraşıyorsun! Bunu unutma.

D. Hocanın dediklerini unutma sakın! Aklından geçen düşünceler, hissettiğin duygular.. Hepsi ama hepsi geçici. Sen bir nehirin kenarında bir banka oturup onları geçişini seyret. Ama onlar asla senin gerçek anlamda bir parçan değil. Ve o nehir de asla aynı nehir olmayacak. Bir sinema perdesinde tüm aksiyonun, filmin akışı izle. Ama makineyi durdurduğunda beyaz bir perde kalacak orada, unutma!

Kızdığın, küstüğün kimseler; korktuğun  fikirlerin akıp gidecek. İki gün önce çılgınlar gibi çalışarak yattığın zihnin, seni aynı şekilde uyandırıp yerinde durduramayacak kuvvetli argümanlar sunarken durabildiğin gibi dur. Ama yeri geldiğinde atla arabana sür yine nereye istiyorsan. Yeter ki kaçma, korkma.

Hiç olmayacak bir anda bir dostun sana sarılacak kolları, ihtiyacın olan vakti, ihtiyaç duyduğun ilgiyi, dinlemesini istediğin kulakları sunar belki. Paraya, yere, yurda ihtiyaç duyduğunda buradayım diyen, ağlanacak omza, gülünecek ana, kadeh tokuşturulacak tüm kalplere...

Of Burçe şu an sen de sıkıldın bu edebiyattan. Anladın dediklerimi. Hala bir şey olmamışsa da dursun bu yazı burada. Sen yenisini yaz, yeniden belirleyeceğin bir tarihe. Ama sorularıma içten cevaplar vermiş olarak. 

Yüksel ve neyin üstesinden geldiğine bak!
Ha bir de yeni bir öykü daha yazmış olursun umarım. Öpdüm. Bye.

2 Ağustos 2017 Çarşamba

Pardon Rahatsız Ettim


Korsan Mağarası
Benim bu sol ayak bileğimdeki ağrı geçti derken dün geri geldi. Akşam da iyice cozuttu. Yokuş aşağı yürürken ayak parmaklarım kaval kemiğime yaklaştıkça canım yanıyor, kaçınmak için topallayacağım neredeyse. Sağ alt kaburgalar da kendini hissettirmeye devam ediyor. Normalmiş, ben de hocamın dediği üzere yumuşak ilerliyorum yogada. Udiyaları yumuşatıp azalttım. Mayura yapmıyorum üç gündür.

Dün dalışa gittik. Burçin de ikna ettim dalmaya, ilk dalışı.. Güvercin Ada’daydık. Kendi dalışımdan önce maske değiştirdim, maskenin bir yerini düzeltiyoruz derken, harala gürele de ben maskeyi tükürüklemeyi unuttum ve öyle daldık! (Maske buhar olmasın diye tükürükleyip, bir güzel ovalıyoruz) 40 dakika boyunca buharlı maskemle uğraştım. Önümde dev bir kamplumbağa duruyor, ben kışın buhulanan araba camlarından yolu göremeyen yaşlı amcanın önce gözlüğünü, sonra elindeki bezle araba camını silmesi gibi uğraşıp duruyorumJ Uzattım neyse. İki tane kocaman caretta gördük. Ama kocamaaan. Biz el sallamış yanından geçerken birileri daha geldi ve hayvana sokuldu. O da kumda öylece takılırken rahatsız olup, kalktı ağır ağır yüzerek uzaklaşmaya başladı. (geldi yine tipini diyen Yiğit Özgür karikatürü gibi) Rahatsız oldu hayvan, üzüldüm. Buna pek hakkımız yok bence. Çıkınca sordum, Tansel’in dediği diğer grubun rahatsız ettiğiydi.

Sonra kayaların, deniz yeşilliklerinin arasında iki ayrı müren gördük. Bir tanesi bir orfozla birlikteydi. Dip dibe. O naparsa, orfoz onu takip ediyor, kuyruğunda hemen. Çok güzeldiJ Acaba müreni de rahatsız ettik mi biraz? Belki onlar da seviniyordur, aranmayı ve evine gelinmesini bekleyen anneanne, dedeler gibi. Bilemiyorum. Onlarla gidip dans etmemiz hoşlarına gidiyor olabilir bu balıkların.  

Bir yandan BC diye adlandırdığımız yüzerlik dengeleyici yeleğe kamçıyı(tüpten havayı yeleğe aktaran alet) düzgün bağlayamamış olacağım ki, arada yeleği şişirirken sıkıntı yaşıyorum. İki ayağıma birden girip duran kramplar da eh be dedirtse de genel iç sesim şöyle: Olsun, bu da böyle bir dalış. Güzelliklerin tadını çıkar, hep deneyim bunlar deneyim.

Dalış güncesine dönmek üzere artık notlarJ Ama değil. Aksiliklere ya da öğrenme/yapıyor olma sürecindeki tutum yogada nasılsa diğerinde de öyle oluyor. Ya da tam tersi.

Çıktığımda iyice yorgundum artık. Teknede son bir yılda yemediğim kadar bisküvi yedim bir da açlıklaJ Hazır dün glutene düşmüşken akşam rakıda da bulaştım yine.

Bu sabah yogamı yapana kadar bir saat mayışık geçirdim yine. Ayılmam için. Arada telefon kurcalamalı bir saat. Evet ayılmama yarıyor ama zihin doluluğunu hissettim yoga yaparken. Seçmek lazım işte. Bir de aşırı yorgundum. Sonlara doğru sanıyorum alkolün etkisi! ile yanmaya başlamıştım. Ama çöküşlü yanış. Sarpayı ve güneşe selamı üçer kez yaptım ama bittim artık.

Şimdi ben bunları niye anlattım.

Hayat işte böyledir, karşına ne çıkacağını bilemiyorsun, sürprizlerle dolu. Bazen olumsuzluklar da çıkar, takılma, devam et diye bağlayabilirim di mi. Halbuki size kıskançlıktan ve kıskanma duygusundan bahsedebilirdim. Her duygu gibi, aydınlatılmayı bekleyen bir yanımız da bu. Ya da şundan bahsetmek isteyebilirdim bugün: yoga ile insanın kendini tanıdıkça, etraftaki insanları gerçekten görmeye başlamasını, okumaya başlamasını anlatabilirdim. O zaman insanlar iyi ya da kötü olmuyor da, bu da böyle bir şey oluyor. Senin ona nasıl bir cevap, tepki verdiğin önemli oluyor. Bir yandan da yoga genel kanının aksine insanları “gevşek” yapmıyor. Ona hocamızın tabiri ile olgun şeftali kıvamını verirse ala! Hem pozlarda hem tutumda. Ne pörsük, yani çok gevşek, çiçek böcek kıvamı. Ne de kaskatı, ham, olmamış bir şeftali! David’in de derse bir ara bahsettiği üzere, kendini iyi anlatabilmek ve vermek istediğin mesajı net bir şekilde vermek de yoganın çıktılarından biri. Gel suratıma tokat at, ben sana diğerini de döneceğim demek değil. Şarvada elleriniz düz, diri olsun net olsun demişti Defne Hocamız. En sevdiğim yanlarından biri de budur hocamın, net. 

Serbest çağrışımlarımı okudunuz. Şimdi olaysız dağılalım. 




30 Temmuz 2017 Pazar

Aidiyet, Kökler..Nerdesin Sangha?

Heybeli Ada, Kaş
Photo: Tansel Kahvecioğlu
Dün kurmaca yazarken laptopun restart sorusunu ertele yerine evet dedim yanlışlıkla. Sonsuzluk başladı. Ben de deftere geçtim hemen. Sonra onu geçiremedim hala bizim kapalı devre kurmacastana’mıza.

Yine dün 6:30da başlayan maceram, öğlen kitap okurken artık yarım günü devirdiğim için uyku ile molaya girdi. Öyle olunca uyanıp dalışa gitmek zora girdi. Son iki gündür tatlı ve ara ara glutenli besleniyorum. Hocamızın ikinci 28günyoga döngüsü bitişinde kendinizi ödüllendirin demesi, bende bitmeyen şenliklere neden oldu. Tatlı ve gluten mevzusunda kendime rota çizmemem, bir dalıp bir çıktığım sularda bakalım beni nereye götürecek. 

Sabahları da alarm kurmuyorum. Bu sabah yine 8:30da uyandım. 10da dalış için teknede olmam gerekiyor. Kalkmam, ayılmam derken sanırım 8:45te yogaya başlayabilecektim. Hayır akşam üzerine, günün başka saatine bırakmak istemiyorum yogayı. Şimdi küçük şeylerle, meditasyon, bir takım ısınmalar, vs ile geçiştirmek istemiyorum. Çünkü gerçekten o ayarların yapılmasına ihtiyaç duyuyorum ben yoga yapmadığım günlerde, misal kırmızı çadır günleri.

Saat kurdum 9:20’ye. Böylece bir şeyler atıştırığ, evden çıkıp, yetişme şansım olacak. Parantezsiz, birer (sağ, sol) sarpalı ve birer güneşe selamlı balakramayı yaptım. Soğumaların son aşamalarında çalan aralamı kapatıp döndüm hemen.

10’da maviliklere doğru teknedeydim yine. Heybeli Ada’daydık bugün. Bir yıldızlarla grup dalışı yaptım. Şu goproma (Hero5 black) 10 metreden sonrası için housing almam lazım. O olsaydı keşke. Ne çok foto ve video çekmek istedim.

Küçükken, ne bileyim biraz küçükken, çok eski değil.. Hep belgeselci olmayı hayal ediyordum. Böyle safarilere gideyim, suyun altında çekimler yapayım. Suyun altında aklıma bunlar geldiJ Tamam abartmaya gerek yok da, etraf çok güzel yahu. Yosunların üzerinde yavaşça salınarak ilerlerken soldaki gümüş balığı sürüsüne mi dönüp dönüp baksam; önümdekilerin saygı duruşunda bekleyerek izlediği iki adet trompet balığını mı takip etsem..Evet evet onları takip edeyim. Sağımıza geçtiler, sonra arkamıza doğru yay çizdiler. O arada badim sürekli yukarı seviyelerde kalıyor, azcık daha aşağı inmesi lazım. J Ona da göz kulak olmam lazım, di mi? Clifflerin etrafından dolanırken gördüğümüz vatoz peki? Çok tatlı ya. Ve gemi iskeleti(baya uyduruk bir şey, batık falan değil)...o kadar güzel ışık vardı ki dipte. O iskeleti çekmek lazımdı mesela.

Bu arada sabah sol ayak bileğimdeki ağrı gitmişti. Şimdi çook derinlerde, çok inceleyip aradığımda hissedebiliyorum. O dolaşan ağrılardan herhalde. Bir bakıp çıktı sanırım. Ama sağ alt kaburgalarımdaki ağrı gece yatarken sağ tarafta uyutmuyor. Belki de udiyanalardan bilmiyorum. Dozu artırdığım içindir belki.

Sangha niye yazmıyorsunuz kuzum? Bak ben Kaş’ta bir gruba, bir yere, bir kimseye ait hissetmiyorum ama bu gruba ait hissediyorum. Sayarken, ah bak 3 gün oldu yazmayalı, yazayım motivasyonu oluyordu da şimdi olmuyor mu, niye? Ben sizin hissiyatlarınızda aa aynısı eveet kaynımda da var, bende de evveett diye kendimi bulup; Aa ne güzel demiş, düşüneyim bunu, bak aklıma gelmemişti vs vs geçiriyordum günlerimi? Nere gittiniz? Evet daha okumak istediğim tonla kurmacastana var ama 28günyoga başka yahu.

Bugün eve geldiğimde şunlar geçti, bizim sabah bülbüllerine döküldüm hatta. Kaş’ta ait hissettiğim, parçası olduğum bir grup yok. Bile isteye. Sevdiğim insanlar, yüzler var o ayrı. Ama ille de birine ait olayım, bir grubun parçası olayım diye olmadık işlere kalkışma işgüzarlığında olamıyorum zira. İşin garibi dışarıdaki bağlarım da epey kuvvetlendi buraya geldiğimden beri. Dolayısıyla o aidiyet hep Kaş dışındaki insanlara hissediliyor şu aralar tarafımdan.

Pınar köklenmeye dem vurdu. Kendi kendime, kendi içime salıp duruyorum köklerimi. Evim, kendimim. Ama bugün vrittiler şunu fısıldayıp kaçtı: Kaş’ta sana sahip çıkacak, bir şey olursa seni savunup, kollayacak kimse var mı? Yok mu? 

Ayol gerek var mı?

Ay döngüsünün, regl döngümün bilmem kaçıncı günü mü düşündürüyor bunu bana. Her neyse artıkJ

Bak geçen sene hocalık eğitimi sonunda kampa gittiğimizde şunu yaşadım: buradan yine Kaş’tan atlayıp gittik. Ben tekim. Öylece bir odaya yerleştim. Herkes gitmeden eşini seçmiş. A a? Acaba biriyle konuşmam mı lazımdıJ Yani ben o kadar alışığım ki “bağımsızlık” bayrağını sallamaya. Niye kimseyle konuşmadım birlikte kalalım diye. Evlenmiyoruz ya, biriyle kalcaz alt tarafı. Böyle kim çıkarsa bahtıma cesur bir şey. Ama olmasa da olur. Şimdi Leros için durum başka tabii deJ Ali ve Fatoş’un evlatlığıyımJ

Neyse birine, birilerine yapışmayı hiç öğrenemedim ben. Zoraki yapışma. Ama belki de öğrenmeli miyim. Köklenmek öyle mi oluyor. İçimden bir ses iki uçta salınma da azcık durul diyor. Yeri ve zamanı, insanı, insanları gelir diyor. Sen ne diyorsun sangha? Bana benim olan yeter mi? Kaş dışındakiler?

Bu arada Kaş’ı çok seviyorum ya. Baksana 
Kaş
Bu arada şu şarkı sana gelsin sangha. ahahah


29 Temmuz 2017 Cumartesi

Halinden Memnun

Sardelaki, Kaş
Dün Lüsyen’e (Can Dündar) başladım. Bu blogu yazmayı bitirince de devam edeceğim. Ayşe Kulin’in Sevdalinka’sını bitirmedim. İkinci kez başlayıp yüz üstü bıraktım onu İstanbul’da, geldim. Halbuki çok severim ben Kulin’i. Başka zaman.

Evde çöpleri ayrıştırmaya başladım. Benim burada çöp ayrıştırmak diye bir şey yok ama Kaş merkezde ambalaj atığı diye dev çöp alanı gördüm. Plastik, kağıt, cam ve geri kalanlar diye ayırıyorum artık. Dün birikenleri oraya götürüp attım. Arkadaş İstanbul’da evden çıkarken şişeleri taa aşağıdaki cam atığı kumbarasına kadar taşımıştı, emsal oldu banaJ

Susam yağımı da aldım, gece yatmadan ovaladım dizlerimi. Kokusunu sevmiyorum. Su tuttum ama baskın kokusu geçmedi. Bu sabah da hemen etkisini gördüğümü söyleyemeyeceğim.

Sonra evdeki minik örümceklere alıştım. Onları artık öldürmüyorum. Peçeteyi yumak yapıp, yakalayıp, balkondan aşağı silkeliyorum. Bazen sıkışıp ölmüş oluyorlar, üzülüyorum. Aylin söyledi, dün kırk ayakları ikna yoluyla dışarı alışını. Benim için oraya daha var. Ama aklımda hep doğa ile uyumlu olmak, öyle yaşayabilmek var. İnşallah bir gün.

Bu sabah 6:30da kalktım kendiliğimden. Ayılmam için telefonla biraz vakit geçirmek iyi geliyor bana. Umarım bir saat önceye çeker, bünyemin saatiyle uyanırım. Kendi halinde kalkmak da en güzeli benim için. Alarmsız. Yine de yogaya istemeye istemeye başladım. Yorgunum. Bu günlerde çok yorgunum. Gece uyku arasında yüz üstü yatarken ayağımı dümdüz uzatamadığımda, sol ayak bileğimin ağrısını duydum. Isınmalarda sol ayağıma napmış olabileceğimi düşünüyorum. Haliyle ağrıyor. Sonra boyun, omuzlar derken zaten aşırı yorulmuş halde buluyorum kendimi. Yine de devam! Sırtım, boynum hep ağrılı. Açılma ağrısı gibi, David hocanın dersinden beri var. Ayak bileği sonraki hareketlerde nasıl olacak diye bakınırken hareketleri yapabildim. Hayalet ağrı mı bu diye düşündüm. Beni korkutmak için gelmiş. Yok, bir mandukasana’da otururken acıyor bir tek. Ayağımı düz uzattığımda onun dışında.

Sonra mayura var. Birkaç gündür karnımın içinde yolculuğa çıkıyorum. Ayak parmak uçlarım süpürgeliklerde. Artık yerden kalkacak mı derdinden azade, karnım yumuşayacak mı ona bakıyorum. Workshoptaki karın içine dalışlarımız bana bir kez daha gösterdi sert karnımı. Kastan ya da güçten değil, ama sert işte. Böyle rahat, gevşek olsa. Yeni bir alan. Kanda, hara.. Her şeyin merkezi. Yahu çizgifilmi var, bildim bildim!

Sonra mayura ve güneşe selamların beni niye çok yükselttiği, niye en çok sevdiğim kısımlar olduğunu anlıyorum. Ateşli, hızlı, yüksek. Asıl zor olan yavaşlamak. Stabil kalmak.

Sağ kaburgalarımın altlarına doğru da bir ağrı var ama dalıştan o. Artık ağırlıktan mı, yelekten mi bakacağım. Dalışta da yıllar geçmesiyle bazı kitabi bilgileri sorsan mesela bir hatırlatma sonrasında bilebiliyorum. Ama bedenimle öğrendiğim, deneyimlediğim şeyleri unutmuyorum. Yogada da böyledir belki. Hatta böyle okuyup, duyup çok öğrendiğim cümleler, kavramlar var. Hemen benim olamıyor. Onları tekrar tekrar duyup etkilenmeye devam ediyorum. Ancak deneyimlediğimde evet diyorum. Ya da ayağını şöyle bas, ağırlığını buraya ver gibi şeylerde de tam yapabildiğim(i düşündüğüm) noktada heh buydu heralde söylenen diyorum. Gidilecek yol uzun. Hep yoldayım hep. Sadece öğrenme haritamı görüyorum böyle dalıştaki gibi anlarda.

Kurmaca yazdım yogadan sonra. Bir de okumak istiyorum ama çok dağınık dikkatimi yazar yazar okumaya adadım. Kitap okurken bile elli tane şey sokuşturuyorum araya. Dikkati tutmayı öğrensem iyi olacak. Defne Hocamın 24dakikalık gati yöntemini deniyorum bol bol. Hah bak biraz daha kalmış, yazmaya devam diyorum. Arada bölsem de ay dur şurayı da okuyayım da öyle geçeyim diğer işe diyorum. Güzel yöntem.


Bir gün böyle geçti işte. Kaş'la bolca aşk yaşayarak. Velhasıl, küçük ve basit şeylerin tadını çıkarabilmeyi sürdürülebilir kıldığımız hayatlarımız olması dileğiyle diyor ve noktalıyorum.




28 Temmuz 2017 Cuma

Mavi Huydur Bende

Sizde nasıl bilmem ama, ben uzun zamandır Defne Hoca’nın yazılarını okuyarak şuna aşina hale geldim. Kimse aslında beni incitmek istemiyor, herkes kendi yarasını korumaya çalışıyor?


Öyle mi?

İlk başta öyle görünmese de, kızsam da, korksam da, bozulsam, üzülsem de, biraz zaman geçip bakınca diyorum ki, evet öyle. Benim canımı acıtmak, kızdırmak için yapıldığında mesela izliyorum. Önce kızıp, üzülmeye düşüyorum. Sonra diyorum ki ben bilmeden, ya da kendimi “korumaya” çalışırken ya da “ben olurken” naptım bu insana da acaba böyle bir şey yapma ihtiyacı içinde? Cidden. Yapmak olmasa da ne hissetti acaba da böyle yapıyor? Önem verdiğim insanlardan bahsediyorum.

Sonra görebiliyorum o haritayı mesela. Hah çok canını acıttım herhalde, üzüldü ki, ya da kıskanmış olmalı ki, onu şöyle kırmış olabilirim ki, bunları yapıyor.

Böyle zihin dalgalarında surf yaptığım sürede hocamın Ego ile ilgiliyazısı çıktı karşıma. Bu aynı zamanda sosyal medyadan eli ayağı çeksem mi, ya da çekmesem de onunla ilişkimi yeniden gözden geçirsem deyişime de cevap oldu kendi içimde.

Şimdi kimse beni incitmek istemiyor da, yeri geldiğinde kendi duygularının sorumluluğunu almalı, almalıyım da! Defne Hocam ne güzel özetlemiş. O zamandan beri kulağıma küpe bu sözler!

<“Sen beni üzdün, kızdırdın, mutlu ettin, terk ettin”lerle değil, BEN ile başlayan cümlelerle yaşar. Duygularını da -hayatta başına gelen şeylerin sorumluluğunu aldığı gibi- müdahale edemeyeceği durumları da sakin bir şekilde kabul eder. Etrafında olup bitenler, sağlam egolu kişinin benliğine ilişkin bir anlam ifade etmez.>>

Denizim şöyle bir laf etmişti: Sana sen olduğun için değer vermeyen ve seni sana rağmen savunmayan kimse için bence kendini sorgulama!

Beni bana rağmen savunmak! Ben o kadar çok yapıyorum ki bunu, hocamın “kimse seni incitmek istemiyor...” deyişini içselleştirmeye başladığımdan beri. Kimsenin bana yapması, yapabileceğini durumunu hesaba katmamışım bile son zamanda. Hayır bunu küskün bir tonda söylemiyorum. Sadece kendimin nerede bitip, bir sonrakinin nerede başladığını anlamak için söylüyorum. Yazılı düşünüyorum. 

Tüm bunlar bünyede ağırlığını bulan ve gidip yerine oturan taşlar gibi. Yapboz parçaları gibi. Dişlilerin birbirini bulup, oturup, işlemeye devam etmesi gibi oldu.

Evet mini içsel, içinden geçme, duygunun içinde kalma niyetimi fevkalade yerine getiriyorum. Getirdim bence.

Üç gündür yoga maceralarım da şöyle ilerliyor. Udiyana’larda geçtiğimiz iki gün nefes nefese kalıyordum. Üçüncüde simha, dördüncü de udiyanayı çekip, tamamen tek seferde serbest bırak, tekrar çek gibi gibi çeşitli varyasyonlarla 6-7 sefer yapmaya çalıştığımda en sona doğru artık udiyana daha güçlü, daha eforsuz ve nefes tutulabilmiş ya da erkenden bırakma hissiyatına gömülmemiş halde oluyor. Ama hep nefeste zorlanmayla başlıyordu. Virastanalarda katırtılı dizler. Dün ağrılı virastanaya dönüştü. Ama içten güçlü kalkış inişler olduğunda gayet iyi. Bugün artık susam yağı alcam dizlerim için!

Çarşamba günü verdiğim erken kalkma savaşını 8de yogaya başlayarak sonuçlandırdım. 5:30’dan 8’e epey zaman var tabi! Dalışa gidecek olmak ve yogayı kesin yapmam gerektiği kısıtları sağladı 8de yapabilmemi de. Yoksa nasıl yorgunum, uyurum yani.

Yıllar sonra dalışa döndüm. 28günyoga yazılarına ilk başladığımızda diyordum dalmak istiyorum tekrar diye. Kuzenim Doruk bendeydi. O dalmak istemese sanırım bir süre daha sallardım. Çarşamba günü ilk hatırlama dalışımdayım. Aman tanrım! O kadar güzeldi ki, o kadar şanslıydım ki. Beş tane ayrı kaplumbağa gördük. Bir tanesi annesi ile yüzden yavru kapluş. (Aylin ile Rüzgar olsun onlarJ) Annenin sırtında deniz canlıları yaşıyordu, tüh keşke fotoğraflayabilseydim. Ama hareket edişleri, görüntüleri hala gözümün önünde. İki tane vatoz gördük. İlk gördüğümüz daha minik, bir sonraki kocamandı. En son kaplumbağanın biri tek başına, minik bir şeydi. Gözlerimden kulaklarımdan kalpler fışkırıyordu tüm dalışta. O kadar güzel ki. Bomboş deniz tabanında gezinmek bile öyle mutluluk verici ki. Mavi, yeşil, turkuaz, lacivert.. Hepsinin sonsuzluğa uzanan renk geçişleri ve birbirleri içindeki dansı. Harikaydı.

Zaman kavramı tamamen yok oluyor bu arada bende. Ve o kadar zihin boşaltıcı ki. Suyun üzerinde bir tek Doruk dalarken yanında olsam diye düşündümJ Onun dışında hiç bir şey yok. Chitta vrtitta nirodaha.

Evet böyleydi işte dalmak. Nasıl özlemişim! Ne kadar seviyormuşum ben dalmayı hatırladım. Tansel'in (shadow yoga'dan Tansel:) ) sanghayı sevgiliye benzetmeleri var yaJ Dalış da öyle benim için. Çok uzun zamandır görmediğim eski sevgili. Görünce aslında nelerini seviyordum ve bana nasıl hissettiriyordu. Onu görmemek, ona olan aşkımı hiç azaltmamış, onun sevdiğim yanlarını hiç değiştirmemiş. Bundan sonra baktım bol vrittili gün, atıyorum kendimi sulara!

Bugün artık sabah alarm kurmadım. Dün öğleden sonra yazmak için kendimi zorlamadım da. Önceki sabah on dakika öyküye ekleme yapıp kalktım. Dün Dodom gittiğinden beri kendime izin verdim. Biraz pislik yiyip, yazmadan, erken kalkmadan kendi halimde yapayım diye. Sabah 4te uyandım kendiliğimden ya da dışardan gelen bir sesle. 5:30ta uyanıktım ama uykuya bıraktım kendimi. Sabah da nasıl mırıltılar kafamda. Yapmayacağım diyor.

Hadi dedim samapada! Sonra oturur musun naparsın. Yaptım yine balakramayı. Parantezsiz. Günlerdir niyet ettiğim üzere hakkını vererek yapıyor muyum, sıkılıyorum?, o zaman bir şeylere daha iyi bakmak, daha iyi yapmam lazım diyorum. Üç gündeki özenim azalış trendinde ama, her kaçışta hop  dedektif yakalıyor, bak kaçtın farkında mısın? Yahu her hareketi cidden o en ince ayrıntısıyla yapmak mümkün mü? Olmalı. Denemeye devam.

Bir de roman okuyayım azıcık. Dolunay gelecek, öyküyü de tamama erdirsem artık. Nasıl bağlanacak bilmiyorum. Yazmaya devam edersem bağlarım umuyorum


Niyet etmedim de açık kaldı sanki buralar gibi. Her sabah kendimle 5:30da yaptığım pazarlıklar çok yorucuJ Öyleyse: sabah erken kalkmak, roman okumak, yogayı özveriyle, özenle yapmak, öyküyü tamamlamak. Niyet ettim niyet eyledim.


25 Temmuz 2017 Salı

Ben Buna Bir Bakayım

via Kemrasa
"Hikayeni sahiplenmek zor olabilir ama hayatımızı ondan kaçarak harcamak kadar zor olamaz. Kırılganlıklarımızı kucaklamak risklidir ama sevgi, aşk, aidiyet ve neşeden vazgeçmek kadar tehlikeli değildir. Asıl bizi kırılgan yapan bu vazgeçiştir. Ancak karanlığı araştıracak kadar cesur olduğumuzda kendi ışığımızın sonsuz gücünü keşfedeceğiz." Brene Brown  (Yaşasın gelişine çeviri. Anıl'cım? )

Pazar günü Petra’da blog yazdıktan sonra bir iştah öyküye giriştim. O kadar heyecanla yazdım ki. Vata’m azdı:P Midem kıpır kıpır oldu. (Zaten öyle olmaya müsait miydi?) Sonra koşturmaktan yükleyemedim. 

Dün havaalanında yazdım bu notları. Tamamlayamadığım için bugüne kaldı. Daha yazacaklarım vardı. Bu sefer de uçağa koşturdum. Koşturmak diyorum da gayet sakin, tatlı tatlı yollanmak diyeyim. Zaman kısıtları ya da sosyalleşme anları bunlar. Telaşsız tatlılıkta. Bana bıraksan uzuuun uzuun yazacağım çünkü.

Bilemiyorum öykünün yeni bölümü nasıl oldu, ama bir önemi de yok şu noktada. Durmadan yazmaktı amacım. D. Hocamız günlerce tekrar edip durduğu, final pozlar değil de o pozlar arasındaki süreçle, değişimlerle bizim işimiz. Defne Hocam hep söyler iki nefes (nefes alma ve verme) arasında yoga olur diye. Buna güveniyorum. Benimseyip, 100% uyguladığımı iddia edemesem de aklımın köşesinde. Yazmak benim için çok çok yeni bir alan. Yoga gibi. Olmamışsa bile, oturup hop diye kitap yazan ne kadar var, var mı?

Dostoyevski varmış mesela. Kumar borçlarını ödemek için kitap sözleşmesi yapar, avansını alır, daha ortada kitap yokken, parayı yine kumarda yermişJ Bir süre sonra o kadar üretken ki, oturduğu yerden, söylerek, konuşur gibi birine yazdırırmış kitaplarını.

Dün sabah ezan sesiyle uyandım. Daha beş olmamıştı saat. Hadi uyuyayım derken 5:30ta uyanığım hala. Bakıyorum telefona sabah bülbüllerinden işaret görecek miyim diye. Akşamın şaraplarının etkisini hissediyorum. Kafama üşüşen taklacı güvercinleri savuşturdum. Saat altı oldu artık, o an midem uçuş uçuş, hayır şaraptan değil. Buruluyor, fıtır fıtır hareketler halinde. En kötü kalkıp oturayım şu yere, meditasyon yapayım dedim. Duygu dolu bir mide. Hiç olmadı, oturup onu izlerim dedim. Neymiş bu bir bakarım, içinde dururum. Kaçıyordum zira.

Gece de değişik bir rüya gördüm. Pazar hocamızın yazdığı bir şeyi üzerime alındım ben yine. Alper’in bu hali tanımlaması çok iyi oldu önceki yazılarında. Olduğunu bilip, adını koyamamışım bak. Öyle olunca insanın üzerindeki etkisi daha fazla oluyor böyle şeylerin. Adını koyunca, onu tanımlayınca durum değişiyor biraz, sanki. Hocam bilgiyi gösteriş için değil de, iç görü kazandıracaksa yazın diyordu. Hemen bakındım napıyorum diye. Onun etkisinden mi artık, rüyamda Shandor Remete Kaş’a gelmiş. Hiç görüp bilmediğim bir ortam. Bir pansiyonun ya da benim evimmiş? Oranın avlusundayız. Shandor genç halinde ve yüzü de değişik biraz. Avlunun ortasında bir leğen var ve bir kadını yıkıyorlar mı, yıkacaklar mı ne. Sonra ben de yıkanacağım herhalde. Ama ben Shandor’la göz göze gelmeye çalışıyorum. “Ben Defne’nin öğrencisiyim" demek için can atıyorum. Sonunda göz göze geldiğimizde bakıyor bana. Kimin çocuğuysa yazık der gibi. Şaka şaka. Ben alınıyorum ama yine. Zaten nedir bu görülme isteği? Geleceğiz oraya.

Kalkıp samapadaya varana kadar ayıldım zaten ve yaptım balakramayı. Güzeeel güzeeel ısınıp, stanaları vs. Hissede hissede yaptım. Parantezler, mayura, hanuman yapmadım, güneşe selamı bir kere yapıp geçtim asanalara. Son kakilerden önce bir bulantı geldi. Alkolden mi? Bilmiyorum. Ben taktım zaten bu kusma işine. Kusamıyorum ya normalde, kalkıp gittim tuvalete. Bu fırsatı değerlendireyim diye. (Manyak mıyım ne) D. Hoca’nın(!) gösterdiği yöntemleri kendimi kusturabilmek için kullandım. Biraz safra dışında yok bir şey. Duygu kuscam! Takığım dediğim gibi. Ama öyle de bakmamak lazım Burçecim. Tekrar gittim yoga köşeme, tamamlamak için. Soğumalar ve kapanış.

Sonra 28günyoga’da sangamı okumaya koyuldum. Tansel’in yazısıyla kenarında dolaştığım “sosyal medyadan uzak durma” planımı daha gerçekçi bir noktaya çekme vakti midir diye düşündüm. Gün boyu tarttım bunu. Sonra ne güzel dedi: bu sosyal ağlar değil de bizim onları nasıl konumlandırdığımız asıl mesele. Ben de fazla vaktimi alan bu sosyal medya trafiğini kurmaca ya da 28günyoga ile doldurayım istiyorum Tansel gibi. Kendime düşünmelik soru: “Bu tülün ardında asıl olan ne var, ihtiyaç duyduğun şey nedir? Bizi like ve tık sevdalısı yapan şey, tamamen kendimiz ve çevremiz ile kurduğumuz ilişkinin özündeki sorun.”

Bu görülmek, beğenilmek hatta sevilmek, arzulanmak isteyen yanım ne ola ki? Bu ikili ilişkilerimde nasıl ortaya çıkıyor acaba cidden? Bir bakayım buna. Bu konu da çalışsın arka plandaJ

Bu düşüncelerle dün gün boyu instagram ve facebooku silsem mi diye kurguladım kafamda. Öğlen evdeyim. Yine vritti dolu bir an. Kafayı sıyırmaya beş var. Elimde telefon. Şimdi hazır olun, size çok etkili bir chitta vritti nirodaha yöntemi (zihin dalgalarını düzletirici yöntem diyeyim) söyleyeceğim: instagramda takı sayfalarını dolaşmak. Fotoğraflarda gezinirken, bir diğerine sıçramak. Başka bir hesabın fotoları arasında kaybolup gitmek. Bir baktım azcık susmuş zihnim. Sonra dedim ki: Burçe sakin ol, bunlar senin kafanda olup bitti. Kimse duymadı, gerçeklik payı da yok. Zaten muhtemelen hiç bir şey bu kurdukların gibi olmayacak. Geleceği modellemiştim de küçük dünyamda. Şaka bir yana. Instagram güzel bir oyalayıcı. Kendime dönüp bakmadıkça hala görülmek isteyen kişi kalacak ertesi güne, ve ertesi güne.

Bizim bu kolektif blogun ayrı güzelliği de burada. Takip etmenizde fayda var, çünkü yazıların altındaki yorumlar da bir arada bulunuyor ve onlar da ayrı kapılar açıyor. Ben okuduğum bir yazının altına tekrar tekrar gidip bakıyorum, orada yorum sayısı artmış görünceJ Bizim sanghanın canımlığı oradan geliyor işte. Like’tan değilJ

Akşam da Kaş’a ayak bastım sonunda. Sabah 5:30 alarmını takiben ancak 7de koyulabildim yogaya. Vaişaka’da 16 nefes duracağım dedim. Teslim olma vakti. Yarın da daha fazla çök kalk yaparım. Virastanada büzüşük şeftali gibiydim. Dizlerim de kıtır kıtır yine. Yarın daha eksiksiz bir seri yapayım. Chakri, şarva, virabadrastanayı unutmuşum mesela şimdi geldi aklıma yazarken, hayret. Hanumanı da rock n roll yapayım dedim onca zaman sonra. Ayağı nasıldı, onu hatırlayıp yarın öyle deneyeyim. Olmadı orası da. Bugün asıl udiyanaları yaparken nefesim yetmemeye başladı. Simha benim yetmeyen nefesimi uzatmama çok yardımcı oluyor (belki de amacı o zaten?). Simhayı yapıp, sonra birkaç defa daha udiyana yaptım. En son kuvvetlenmişti artık o vakum. Sarpada da, nefes nefese kalmıyordum çook uzun zamandır. Yürümeye devam ettim ben de! (Pınaaar) 

Kurmacastana'ya da öyküye eklemeler yapıp yeni taslağımı koydum az önce. Oh mis. Bugün dünkü uçuşuk zihnimden uzağım. İçinde kalmakta, duyguyu yaşamakta fayda varmış. Sonrasını bilemem ama şimdi böyle. Tam bu postu atmadan Fatma'cım yetişti. Şu şarkıyı hatırlattı. Daha iyi gelebilir miydi? 

Sevgiyle canım sangha. İyi ki varsın. Çok ama çok şanslıyım parçan olduğum için. 
 
Take The Fake Cake